top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Aşk dediğin roman olmalı!

“Aşk romanı diye bir şey yoktur, çünkü aşk aslında romanın tür özelliğidir. İçinde aşk olmayan roman yoktur, buna roman yazmaya ve okumaya duyulan aşkı da dahil ediyorum” Oylum Yılmaz, aşkla edebiyatın kesişim noktalarına odaklanıyor.


Oylum Yılmaz


Çok sevilen, çok romantik, dinleyene iç geçirtme garantili popüler bir şarkı var. Şarkının en can alıcı yerinde kahramanımız söyle sesleniyor sevdiğine: “İki kelime yetiyor seni seven kalbi kırmaya, sonra roman yazsan ne fayda!”


Lakin kahramanımız çok ama çok yanılıyor. Çünkü aşkın veremediği faydayı sadece roman verebilir insana… Karşılıksız kaldığı yerde, inceldiği yerden koptuğu halde, alnına bir veda busesi kondurduğunda, yüreğine kesik attığında, yani bütün faydalar faydasız, imkanlar imkansızken, bir hikâye döner durur başımızda... Aşk kaybetmektir ve bu kaybedişin tek tesellisi roman gibi bir aşk yaşadığını umut etmektir. Yani en azından son üç yüzyıldır böyle.

Şimdi öncelikle aşk romanlarından bahsettiğim zannedilebilir. Ama hayır. Aşkın, tarih, polisiye, fantastik vs. gibi bir roman alt türü olmadığını düşünüyorum kesinlikle. Yani aşk romanı diye bir şey yoktur, diyorum. Çünkü aşk aslında romanın genel tür özelliğidir. Biliyoruz ki romanı diğer edebi türlerden ayıran en önemli özelliklerinden biri insanı merkeze koymasıdır. Roman insanı arar, bunu yaparken de konuyu genellikle fiziksel ya da bilişsel özelliklerimiz gibi sıkıcı bir yerden ele almaz; insanı arzusuyla arar, onu arzusundan tanımaya, anlamaya çalışır. Arzuyu merkeze koydukça, kendisi de giderek bir arzuya dönüşür. Hem bir arzu nesnesi hem de bir arzu öznesidir roman. İçinde aşkın zerresi bile olmayan bir hikâye bile en azından yazarının yazma eylemine karşı duyduğu istek ve arzu nedeniyle aşkı taşıyacaktır. Konusu aşk olmasa bile romanın kendisi aşk olacaktır.

Aşkla birlikte çorap söküğü gibi başka türsel ve hayati sorgulamalar da peşi sıra gelir elbette. Cinsellik, seks, cinsiyet, toplumsal cinsiyet, eşcinsellik, gelenekler, toplumsal yargılar, baskılar, bastırılmışlıklar, önyargılar…Bunların hepsi aşkın başının altından çıkmaktadır.

Aşk romanı ibaresi bir popüler kültür pazarlama tekniğinden ibarettir. Ana akım edebiyat da “aşk romanı” ibaresine mesafeli durur. Bu mesafeli duruşun temelinde, ta en başında romanın tür olarak doğduğu ilk metnin, Cervantes’in Don Kişot’unun romans dediğimiz aşk ve şövalyelik hikayeleriyle dalga geçmesi, neredeyse aşka ve romansa karşı durarak roman türünü ortaya koyması yatar. Devamında ise elden ele dolaşan ucuz aşk romanlarının günümüzde bir pazarlama tekniğine dönüşmesi bu mesafeli duruşun altını çizer. Ama yine de bütün bunlara rağmen aşkı romanın kalbinden söküp atamayız. Aşkla derdi vardır romanın ama öyle ama böyle, aşkı kafaya takmıştır, aşkı yazmayı ya da yazmamayı, yazarsa nasıl yazacağını, eleştirirse nasıl eleştireceğini, insan kalbini ortaya koyarken aşkı alıp nereye koyması gerektiğini, düşünür, düşünür, düşünür. Aşkla birlikte çorap söküğü gibi başka türsel ve hayati sorgulamalar da peşi sıra gelir elbette. Cinsellik, seks, cinsiyet, toplumsal cinsiyet, eşcinsellik, gelenekler, toplumsal yargılar, baskılar, bastırılmışlıklar, önyargılar… Bunların hepsi aşkın başının altından çıkmaktadır. Ya da romanın mı demeliyim?


İştee en güzel aşk romanları!


Bugün edebiyatın temel taşları arasına girmiş modern, klasik, modern-klasik, postmodern bütün başyapıtlar, ne kadar katmanlı olurlarsa olsunlar, neyi mesele ederlerse etsinler aslında temelde aşk romanıdırlar, aşkı anlatan romanlardır. Anna Karenina’dan Huzur’a, Aşk-ı Memnu’dan Jane Eyre’ye, Uğultulu Tepeler’den Aşk ve Gurur’a, Sevgili’den, Yürümek’e, Bir Gün Tek Başına’dan Raziye’ye, Fransız Teğmenin Kadını’ndan Çalıkuşu’na, Aşk İşaretleri’ne, Madam Bovary’ye, Kürk Mantolu Madonna’ya, İnce Memet’e, Kara Kitap’a, Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği’ne… Liste öyle çok uzamaktadır ki… Aşk denince aklınıza ilk gelecek bu romanlar, kuşkusuz edebiyat tarihinin de en iyi romanları olarak anılmaktadır. Ama bu kadar genel bir yerden bakınca işin içinden çıkmak zorlaşır. Aşk ve romanı, roman aşkını, aşkın romanını düşünürken “İşte en güzel…”, “İşte en iyi…”, “İşte en dokunaklı…” diye başlayan listelere ihtiyaç duyarız. Bu listeleri aramızda evirip çevirir, aşkı da roman sanatını da kategorize etme yoluna gideriz. Söz konusu aşk olunca kolektif bir hafıza ve beğeni silsilesi oluşuyor ve gelip kendini bize dayatıyor ister istemez. Peki aşk romanları denizinde boğulmadan romansal hakikatin ve arzu üçgenlerinin üstesinden bir okur ve eleştirmen olarak gelebilmek mümkün müdür? Deneyelim.


Aşkı romanın türsel özelliği olarak ele aldığımızda ona temel birkaç kategori altında bakmak mümkün elbette. Herkesin listesi kendine elbette ama ben kendime ait başlıklarla, kendi okumalarımın izinden giden beş ana başlık çıkarıyorum aşk romanlarıyla ilgili olarak. İlk aklıma gelen “yasak aşk romanları” oluyor elbette ve Anna Karenina, Aşk-ı Memnu, Bir Gün Tek Başına, Huzur, Eylül, Madam Bovary, Fransız Teğmenin Kadını gibi romanlar. Diğer yanda “sınıf bilinçli, toplumsal cinsiyet ve cinsel özgürleşme üzerine kurulu aşk romanları” bekliyor beni; Yürümek, Ağır Roman, Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği, Bizim Büyük Çaresizliğimiz, Raziye bu liste için aklıma gelen ilk romanlar. “Aşkı bir takıntıya çeviren, bir aşk uğruna bütün bir hayatı mahvedenleri anlatan aşk romanları” diye bir başlık eklemek de kaçınılmaz tabii çünkü hemen her dönemde, her teknikte bu türden romanların ezici çoğunluğunu görmemek mümkün değil: Koleksiyoncu, Masumiyet Müzesi, Kara Kitap, Kürk Mantolu Madonna, Uğultulu Tepeler ilk akla gelenlerden oldu yine. Bunların haricinde aşk ve roman denince iki alt kategori daha geliyor aklıma Muazzez Tahsin Berkant’ların, beyaz ve pembe dizilerin elden ele dolaşan bugün Canan Tan, Danielle Steel gibi yazarlarda cisimleşen “Ayılmalı Bayılmalı, Ah’lı vah’lı aşk romanları” ve Çalıkuşu, Jane Eyre gibi kendini arayan kadın kahramanların başrolde olduğu “mutlu sonla biten aşk romanları”


Aşk, illa ki yasak aşk!


Önce yasak aşkla başlayalım:


“Korkunç bir rüzgâr istasyon binasının köşesinden olanca şiddetiyle saldırıyor, trenin tekerlekleri arasında, direklerde ıslık çalıyordu. Ortalıkta görünen her şeyin (vagonların, direklerin, insanların) bir yanı boydan boya karla örtülmüştü. Giderek de kalınlaşıyordu bu kar. Rüzgâr bir an durdu; ama sonra gene saldırdı. Bu öylesine bir saldırıştı ki, hiçbir şey ona karşı duramayacak sanıyordu Anna. Bu arada birtakım adamlar, aralarında neşeli neşeli konuşarak, peronun tahtalarını gıcırdatarak, sağa sola koşuşuyor, büyük kapıları açıp kapatıyorlardı, iki büklüm bir adam gölgesi kayarak geçti Anna'nın ayaklarının dibinden, bir çekicin demire vurduğu duyuldu. Fırtınalı karanlığın öte ucundan öfkeli bir ses geldi: "Telgraf çek!", "Yirmi sekiz numara, lütfen buraya!" diye bağıranlar oldu. Üstleri başları kar içinde istasyon görevlisi birtakım adamlar koşarak geçtiler. Ağızlarında sigara ateşi parlayan iki kişi Anna'nın yanından geçti. Anna temiz havayı ciğerlerine doldurmak için birkaç kez daha derin soluk aldı. Vagona girmeye hazırlanıp demiri tutmak için elini manşonundan çıkardı. Tam o anda, fenerin soluk ışığını kapayan, subay kaputu giymiş bir adam beliriverdi yanında. Anna dönüp bakar bakmaz tanıdı Vronski'yi. Genç adam elini kasketine götürüp saygıyla öne eğildi. Bir ihtiyacı olup olmadığını, ona bir hizmette bulunup bulunamayacağını sordu Anna'ya. Anna karşılık vermeden, oldukça uzun bir süre baktı Vronski'nin yüzüne.(…) Anna için Vronski'nin burada olmasının nedenini kendine sorması gereksizdi. Bunu Vronski, ona, onun bulunduğu yerde olmak için burada olduğunu söylemiş kadar kesin biliyordu.

Anna, demiri tutmak için kaldırdığı elini indirirken:

— Petersburg'a gitmek niyetinde olduğunuzu bilmiyordum, dedi. Niçin gidiyorsunuz?

Yüzünde büyük bir sevinç, bir canlılık parıltısı vardı.

Vronski, Anna'nın gözlerinin içine bakarak:

— Niçin mi? dedi. Siz neredeyseniz orada olmak için gittiğimi biliyorsunuz. Başka bir şey gelmez elimden.

O anda rüzgâr, önündeki engelleri yıkmış gibi saldırdı, vagonun damındaki karları yere indirdi, kopmuş bir sac levhayı tıkırdattı.