top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Fantastik edebiyatın içinden 'kaçış dersleri'

Fantastik edebiyat olmasaydı eğer; mitler, masallar, efsaneler… Özgür, gerçekten özgür bir edebiyattan da söz edemezdik… Çünkü hayal kurmak ne kadar özgürleştiriyorsa benliğimizi, fantezi de o ölçüde özgürlüğün peşindedir. Hayal kurmak ne denli uzaklaştırıyorsa bizi gerçeklerden ve hayattan, işte fantezi de ancak o denli kaçış edebiyatı yapıyor demektir. Oylum Yılmaz, fantastik edebiyatın içinden ‘kaçış dersleri’ni yazdı.

Fantastik edebiyata duyduğu ilgiyle Tzvetan Todorov’un “Fantastik” kitabını eline alanlar, kısa süre içinde ciddi bir hayal kırıklığına uğrarlar. Çünkü Todorov, yapısalcı bir yaklaşımla bu edebi türü incelerken, her şeyden öte onun alegorik ve şiirsel okumaya kapalı olduğunu belirler. Ve türü ortaya koyan ilk eserleri ele alır: Maupassant’ın, Henry James’in, Hoffmann’ın öyküleri, Balzac, Nerval gibi yazarların bu türe giren romanlarıdır bunlar ve günümüzün fantastik anlatılarıyla hiç ilgileri yoktur. Çalışmanın nihayetinde ise fantastik edebiyatın Kafka’yla birlikte bittiğini belirtir Todorov. Çünkü, fantastik anlatılar doğal bir olaydan yola çıkarak doğaüstüne varırken, Kafka (Dönüşüm’ü masaya yatırarak)doğaüstü bir olaydan yola çıkarak anlatı boyunca bu doğaüstü hali doğallaştırmıştır. Yani “türün sorunlaştırdığı karşıtlığı Kafka askıya almış” ve fantastiğe son vermiştir.

Oysa ki malumunuz, fantastik için her şey daha yeni başlıyordur. J.R.R. Tolkien “Yüzüklerin Efendisi”nde görkemle, Ursula LeGuin “Yerdeniz Beşlemesi”’nde zarafetle giriş yaparlar fantastik edebiyatın tam içine. Üstelik alegorik (her ne kadar Tolkien bunu reddetse de) ve şiirsel okumanın kapılarını açarlar türe. Yanlarında birisi daha var dır: Mervyn Peake. Bu eksantrik yazar, “Gormenghast Üçlemesi”yle fantezi edebiyata onun en lirik-satirik ürününü armağan eder. Fantastik kurgu ile bilimkurgu arasındaki sınırlar bellidir belli olmasına ama fantezinin tarihine göz atarken Frank Herbert’ın “Dune Serisi” ile Asimov’un “Vakıf Serisi” de içimizden geçer ister istemez. Özellikle Dune serisinde fantastik kurgunun izleri çok belirgindir. C.S. Lewis her ne kadar masal türüne daha çok yaklaşsa da “Narnia Günlükleri”yle, Anne McCafreyy “Pern Serisi” ile türün temelini atanlar arasında yer alırlar. 80’li yıllara geldiğimizde fantastik edebiyata Tery Prancet adının ve Disk Dünya kitaplarının damgasını vurduğunu görürüz. Son yıllarda ise Fantastik edebiyat okurlarının gönlüne iki büyük isim kazınacaktır: Robert Jordan ve George R.R.Martin… Jordan, dünya üzerindeki en uzun fantastik seriye imzasını atmıştır çünkü “Zaman Çarkı” ile ve George R.R. Martin Tolkien’le yarışacak denli bir fenomene dönüşmüştür “Buz ve Ateşin Şarkısı” ile. “Unutulmuş Diyarlar Serisi”nin yazarı R.A.Salvatore’nin, “Elenium Üçlemesi” ile David Eddings’in ve “Kralkatili Güncesi” ile Patrick Rothfuss’un isimlerini son yılların fantastik edebiyat hanesine yazmadan geçmememiz gerekir.

Fantastik, ama niçin?

Todorov’un yanılgıları ile yapısal çözümlemelerini bir yana bırakırsak, düşünürün fantastiğe dair belli bazı yargılarının günümüz anlatılarını da kapsayabildiğini görürüz. Ona göre fantastik, yazarın ve edebiyatın bir anlamda elini kolunu bağlayan iki tür sansür biçimini aşmıştır: Yazarın gerçekçi bir dille aşmayı başaramayacağı bazı izlekler doğaüstü anlatı yoluyla aşılır: Ensest, eşcinsellik, çoklu birleşme, ölüsevicilik, vampirizm ve aşırı şehvet gibi toplumsal olarak sansürlenmiş sen izlekleridir bunlar. Diğer bir sansür biçimi ise yazarın kendi kendine uyguladığı sansür biçimidir; yani ben izlekleri. Her türlü taşkınlık biçimi, şeytanın, karanlık tarafın hesabına yazıldığı sürece dile getirilebilir olur. “Doğaüstünün işlevi, yasanın kıskacından kurtararak metnin yasayı delmesini sağlamaktır”, Todorov’a göre.

Dolayısıyla hiç şüphesiz bir karşı çıkıştır fantastik edebiyat. Edebiyat zaten başlı başına bir muhalefet etme biçimiyse eğer, fantastik anlatı da onun en muhalif kollarından biridir. Hayal kurmak ne kadar özgürleştiriyorsa benliğimizi, fantezi de o ölçüde özgürlüğün peşindedir. Hayal kurmak ne denli uzaklaştırıyorsa bizi gerçeklerden ve hayattan işte fantezi de ancak o denli kaçış edebiyatı yapıyor demektir.

Düşünürün bir başka saptaması ise dile dairdir. Ona göre, “Doğaüstü, dilden kaynaklanır, aynı zamanda hem sonucu hem de bir kanıtıdır: Şeytanlar ve vampirler yalnızca sözcüklerden ibaret olmakla kalmaz; dil, aynı zamanda hiçbir zaman olmayanı, “doğaüstü” yü algılamamızı sağlar”. Öyleyse fantastik anlatıya karşı duyduğumuz yoğun ilginin sebeplerinden biri de açık seçik ortada demektir: En başta yarattığımız dilin doğasındadır, doğaüstü. Biz onu kim bilir belki de hiç olmayacak hikayelerimizi anlatabilmek için icat etmişizdir! O zaman fantastik anlatılardan kaçmak, onu kaçmakla suçlamak, edebiyatın kötü çocuğu ilan etmek niye?

Kim korkar ejderhalardan?

Ursula K. Le Guin, “Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar” adı altında topladığı seçme yazılarından birinde bu sorunun cevabını incelikle verir. “Amerikalılar Ejderhalardan Niye Korkar?”, diye sorar önce ve sonra bu korkunun sadece Amerikalılara ait olmadığını, teknolojik olarak ilerlemiş tüm toplumların az ya da çok fanteziye karşı olduğunu belirler. Hatta sadece fanteziye değil, kurmacaya da karşıdırlar. LeGuin’e göre bunun temelinde püritenlik, çalışma ahlakı, her şeyden kar etme zihniyeti ve hatta cinsel eğilimlerimiz yatar. Daha doğrusu bugün dünyayı yöneten otuz yaşını geçmiş beyaz-erkeklerin eğilimleri… İş adamlarının dünyasında “Savaş ve Barış”ı da “Yüzüklerin Efendisi”ni de okumak -eğer bu edime bir eğitim ya da kendini geliştirme değeri yakıştırılmıyorsa- “iş” değildir. Ve dolayısıyla da bunları okuyanlar ya kendi içlerine kapanıyorlardır sapkın bir biçimde ya da kaçıyorlardır, tabii eğer bir edebiyat öğretmeni ya da eleştirmen falan değillerse. Le Guin, zamanımızın asıl kaçış edebiyatının “sahte gerçekçilik” olduğunu söyler. Bunun en başarılı örneğininse, “o bütünüyle gerçekdışı şaheseri, günlük borsa raporlarını okumaktır.” Oysa fantezi ile para birbirleriyle ters orantılı olarak gelişirler. Hayat anlayışınız sadece gündelik dertlerden, maddi başarılarınızdan ve iş, para, ev gibi onun türlü göstergelerinden ibaretse, bir hobbitin sihirli bir yüzüğü bir yanardağın derinliklerine atmak için gösterdiği çaba elbette ki sizi ilgilendirmez, tıpkı iktidara ve hırsa karşı gösterilen tüm insani çabaların ilgilendirmediği gibi… “Fantezi elbette hakikidir. Olgulara dayanmaz, ama hakikidir. Çocuklar bilir bunu. Yetişkinler de bilir, zaten çoğu bu yüzden fanteziden korkar. Fantezideki hakikatin, yaşamaya mecbur edildikleri ve kabullendikleri hayatın sahteliğine, kofluğuna, gereksizliğine, sıradanlığına karşı bir meydan okuma, hatta tehdit oluşturduğunu bilirler. Ejderhalardan korkarlar, çünkü özgürlükten korkarlar.” Yerdeniz Beşlemesinin dördüncü kitabı Tehanu, yazarın bu görüşlerinin en etkileyici alegorisidir belki de. Başına kötü, çok kötü şeyler gelmiş bir kız çocuğunun etkileyici bir ejderhaya dönüşümünü anlattığı bu hikayede, ruhumuzdaki özgürlük arayışını, ejderhalar ve dolayısıyla olağanüstü anlatıyı yansılar Le Guin. Dünyanın cümle kötülüklerine karşın, içimizde yaşattığımız ejderhaları uyandırmaya çağırır gibidir bizleri…

Hal böyleyken, tüm bu korkulara ve toplumsal dışlamalara rağmen, fantezi anlatıya karşı çılgınlığa varan toplu ilginin kaynağında ciddi bir karşı çıkış olduğunu görmemek mümkün değil. Kimi eleştirmenler, bu karşı çıkışın temelinde artık tamamen çökmüş olan modernizm projesini görürler. Teorik olarak akıl çağıyla bağdaşan, bilime ve teknolojiye büyük bir inanç ve hayranlık besleyen insan zihni, tüm bunların kültürel karşılığı olan modernizmle uyum sağlayamamış, bu uyumsuzluk postmodernizmi doğurmuş ve bu doğum ise beraberinde kocaman ruhsal kara delikler yaratmıştır gönüllerimizde. Fantezi anlatılar, postmodern yaşamın kara delikleri içinde, gönlümüzü umutla dolduran, küçük, oyuncu ışık toplarıdır öyleyse.


Fantastik Edebiyatın Başyapıtları


Yüklerin Efendisi-En büyük kaçış destanı

İngiliz edebiyatı profesörü ve dilbilimci J.R.R. Tolkien’in, çocuklarına güzel bir masal yazmak için kalemi kağıdı ilk eline aldığı an, edebiyat tarihinde yepyeni bir dönemin açıldığı ana denk düşer. Bugün

kabul ettiğimiz anlamda fantastik edebiyatın kurucusudur Tolkien ve yine kabul etmek gerekirse henüz onun yapıtını gölgede bırakacak, onu aşacak bir eser verilmemiştir. Ama açılan yol öylesine geniş öylesine zengindir ki, pek çok farklı bakış açısını, türü kucaklar ister istemez. Tolkien’in Hobbit’le başlayıp Yüzüklerin Efendi’siyle süren, Silmarillon ve Güç Yüzüklerine Dair adlı kitaplarıyla derinleşen anlatısının en belirleyici özelliklerinden biri, normal bir dünyada baş gösteren olağanüstülükleri anlatmak yerine tamamen olağanüstü bir dünyaya ve o dünyada geçen olaylara dair olmasıdır. Günümüzde fantastik anlatıları tanımlamak için konulmuş genel geçer bir kural haline gelen bu özellik yine bugün bize pek sıra dışı gelmese de eserin yayımlandığı 1950’li yıllar için kendi çapında bir sansasyon anlamına da gelir. Yapıtın ikinci başat özelliği ise insanı bir “tür” olarak ele alması ve hikaye içinde ona ikincil hatta daha da aşağı sıralarda bir yerlerde yer vermesidir. Yüzüklerin Efendisi’nin başkahramanları tartışmasız hobbitler ve Orta Dünya’yı terk ettikleri için hüzünlendiğimiz elflerdir. Tolkien, insanı, “türlerden, bir tür” olarak ele alırken, varoluşumuzdan bu yana aklımızı ve yüreğimizi kurcalayan, evrendeki başka akıllı varlıklara olan özlemimizi, ihtiyacımızı vurgular. Diğer yandan d