Ara
  • Litera

Bir Oyun: İsim, Şehir, Hayvan, Bitki, Eşya; Bir Yazar: Elena Ferrante

Evcilleşmiş bir canavar olan insan, denizden gelen bir şeyden korkmuş gibi duran çam gövdeleri, metamorfozu simgeleyen böcekler, façayı bozmamak için küçük rezilliklere hazır Napoli şehri, tılsımlı bilezikler, bedensiz giysiler, tekinsiz oyuncak bebekler ve psikanalitik edebiyat eleştirisini merkeze koyan bir yazar Elena Ferrante... Nilay Kaya, geldiğimiz noktada bir edebiyat olayına dönüşen Elena Ferrante'nin edebiyatını ve bu "olay"ı yaratan sebepleri onun için belirleyici olan kavramlar üzerinden alıyor. Ve bizi ders niteliğinde edebi bir oyuna davet ediyor: İsim, şehir, hayvan, bitki, eşya ve yazar: Elena Ferrante!


Nilay Kaya


İsim:


Elena. Hem yazarın müstear ismi hem de Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım ile başlayan Napoli Romanları dörtlüsünün kahramanlarından biri. Yazarların kahramanları ile kendi hayatları arasında kurduğu pamuk ipliğine dayalı dinamiği işleten bir isim seçimi. Bir Yazarın Yolculuğu: Frantumaglia, Elena Ferrante'nin 1990'larda başlayan yazın serüvenine son derece "içeriden" tanıklık etmemize izin veren, kurmaca yaratının dinamikleri ve feminist edebiyat konulu derslerde başlıca kaynaklar arasında yer alması gereken bir yapıt. Yazarımız kimliğini saklıyor olabilir, ne var ki onun düşünce dünyasını ve imgelemini şekillendiren unsurları, edebiyat ve hayat ile ilgili sormaya devam ettiği her türlü soruyu bu kitapla öğreniyoruz. Ferrante, bizatihi romanları haricinde, aslında yapabileceğinin en anlamlı, işe yarar ve zarif şekliyle biz okurlarına, bir yazar olarak kendini sunuyor. Günümüzde sürekli sosyal medyada arz-ı endam eden, fotoğraf vermeyi ve kendini anlatmayı seven, her konuda fikri olan ve bunu paylaşma ihtiyacı duyan, okuyucularıyla ve edebiyat dünyasıyla mütemadiyen iletişim halinde olan yazar profili daha sorunlu geliyor bana. Bir okuyucu olarak, o yazar için "Keşke bunun yerine daha çok okusa ve yazsa," deyiveriyorum içimden. Hele de gerçek kimliği ortaya çıktığı anda sevimsizleşen, "Tanımasak daha iyiydi," dedirten çağdaşımız yazarları düşününce, münzevi yazarların inziva isteği ve tercihi çok daha mantıklı bir hal alıyor, saygı uyandırıyor. Frantumaglia, Elena Ferrante'nin hiç göndermediği mektuplarına, kitaplarından çıkardığı bölümlere, senaryo düzeltmelerine yer verir. Yazar hiç yayımlanmayan romanlarından bahsediyor, daha ne yapsın. Kamuya açılan bu hazineden daha kıymetli ne olabilir?


Kendi adıma, Elena Ferrante'nin kimliğini ifşa etmemeye devam etmesini dileyen okurlarındanım. Frantumaglia'daki röportajlarda (istisnasız her birinde!) ona hâlâ bu konuda soru soran gazetecileri görünce insan, o gazeteciler için "başkaları adına utanma" duygusu yaşamadan edemiyor. Ferrante'nin insanı hayrete düşüren bir sabırla bu sorulara verdiği yanıtlardan biri, aslında başka soruya yer bırakmıyor: "Kitapların, bir kez yazıldıktan sonra yazarlarına gereksinmeleri yoktur. Bununla ilgili yeterince örnek vardır. Antik döneme ait ya da çağdaş, belli bir yazarı olmayan ama kendi başlarına yoğun bir hayat yaşayan o çok gizemli kitaplara bayılıyorum. Bana bir tür gece mucizelerini anımsatıyorlar, Befana'nın hediyeleri gibi," (Frantumaglia 11). Ferrante'de kesinlikle sanatçının esere imzasını atma ihtiyacı duyduğu “modern” zamanlar öncesine dair bir duruş var. Romanlarında hem içerik hem de üslupta karşımıza çıkan antikite eserler bu kanıyı destekler nitelikte. Ferrante iyi bir hikâyenin başlı başına, her zaman haber değeri taşıdığına inananlardan. "Okumaya değer bir kitap çıktı!" Edebiyatsever için neden bu haber yeterli olmaz? O kitabı yazan kişinin kim olduğu neden bizi bu kadar ilgilendiriyor? Yine Ferrante'nin sözlerine kulak verelim: "[b]ir kitap okuduğum zaman asla onu kimin yazdığını düşünmem, sanki ben kendim yazıyormuşum gibi hissederim. Küçük bir kızken yazar adlarını bilmezdim, benim için her kitap kendi başına yazılmış gibiydi, başlıyor ve bitiyor, beni sarıyor ya da sarmıyor, ağlatıyor ya da güldürüyordu. Gustave Flaubert adındaki Fransız daha sonra ortaya çıktı," (Frantumaglia 201). Ferrante, tavan arasına atılan oyuncak kutularını yeniden açarak, edebiyat yapıtını estetik mesafeyle değerlendirme gerekliliği ve deneyimine bir tür çocuk-saf okuyucu bakışını da ekleyelim, demek istiyor. Devam edelim: "Biyografiden geçen yol bizi bir yapıtın kalbine götürmez, o sadece minik bir öykü çeşnisi yaratır. Ya da Northrop Frye gibi söyleyecek olursak, Kral Lear'ın yıkıcı yaratıcı enerjisi, Shakespeare'den bize sadece bir iki imza, bir vasiyet, bir vaftiz belgesi ve bön bakışlı bir adamın portresinden başka bir şey kalmamış olmasıyla hiçbir şekilde zedelenmez. Shakespeare'in canlı bedeni (hayal gücü, yaratıcılığı, dürtüleri, kaygıları, hatta ses tınısı, ruh hali, sinirsel tepkileri) sonsuza dek Kral Lear'ın içinde yaşayacaktır. Geri kalanı ilginçlikler, akademik hiyerarşi adına yayınlar, kültür pazarında görünürlük adına küçük, büyük savaşlardır," (Frantumaglia 184). Elena Ferrante, metinlerin mitlerle ve kalıplarla, tekrarlanan arketiplerle oluştuğuna yönelik argümanlarıyla edebiyatın anatomisini çıkaran Northrop Frye'dan alıntı yapıyor, sanat eserinin içkin değerini esas alan Yeni Eleştiri'yi yeniden gün yüzüne çıkarıyor. Psikanalitik edebiyat eleştirisini, yazarın kendisine yöneltilen, içimizdeki paparazziyi doyurmaya yönelik anlayışı acilen tasfiye edelim diyor verdiği her cevapta, nezaketle ve anlayana.


Sonuç olarak, ona her zaman sorulan başka bir soruya cevap olarak, hayır, Elena Ferrante bu geri çekilişle gizemine gizem katıp bundan kâr sağlamıyor, "ben üzerime düşüp kitaplarımı yazdım," diyor ve Elena ismi yeterli kalıyor.

“Elena Ferrante (…) psikanalitik edebiyat eleştirisini, yazarın kendisine yöneltilen, içimizdeki paparazziyi doyurmaya yönelik anlayışı acilen tasfiye edelim diyor verdiği her cevapta, nezaketle ve anlayana.”

Şehir:


Napoli. Hem sevilen, hem nefret edilen. Hem ev, hem hapishane. Hem aidiyet, hem yabancılık. Hem tutkulu ve anaç kadın, hem testesteronu yüksek maço erkek. Şehrin karmaşık ve hasarlı cinsiyet rollerini, aile modellerini, şehirden kaçmanın ve onunla yüzleşmenin zorlu dinamiklerini şöyle anlatır Ferrante: "O şehirde doğup büyümüş bazı annelerin nasıl olduklarını bilirim. Neşeli ve ağzı bozuk, şiddet kurbanı, erkeklerine ve oğullarına çaresizce sevdalı, kendilerini ezseler ve parçalasalar bile onlara hizmet etmeye ve korumaya amade, gene de anna fa l'uommoene / erkektir yapar demeye hazır, ve kendilerine karşı yapılanı bile kabul etmekten aciz oldukları için adamlarını daha da hayvanlaşmaya iten kadınlardır. Bu annelerin kız evlatları olmak geçmişte de, bugün de kolay olmamıştır. Onların canlı, görgüsüz, ıstıraplı, sonradan boşa çıkan isyan girişimleriyle dolu ezikliği, hem özdeşleşmeyi hem de şefkatsiz tiksintiyi zorlaştırır. Onlardan kaçmak için de Napoli'den kaçmak gerekir. Kadınların çektiği azabı görmek, eril kentin ağırlığını onların varlığı üzerinde hissetmek, onları terk etmiş olmanın pişmanlığını duymak ve onları sevmeyi öğrenmek, sizin dediğiniz gibi, onların gizli cinsiyetlerini özgürlüğe kavuşturmak için bir kaldıraç noktası bulmak, ancak o şehirden ayrılmakla mümkün olur," (Frantumaglia 225-6). Şehir bir labirent ise önce onda kaybolmak, sonra ondan çıkmak gerekir. Ferrante'nin kendisinin de andığı, Walter Benjamin'in önce hayvanat bahçesinde kaybolup sonra yolunu bulduğu anısındaki "şehirde kaybolma sanatı"nı öğrenmek gerekir. "Bir şehirde yolunu bulamamak pek bir şey ifade etmez. Bir şehirde, ormanda kaybolur gibi kaybolmak ise eğitim ister," (Benjamin 12). Benjamin'in bu sözlerini alıntılar Ferrante. Benjamin'in bu sanatla kendi frantumaglia kavramına benzer bir şekilde, ifade edilmesi zor olana yaklaşabilen, "çağıltılı" bir yazı imkânı doğurduğunu düşünür (Frantumaglia 145). Ne diyordu frantumaglia için? "[y]aşarken sesimizi onunla yükselttiğimiz ve sonunda onun içinde kaybolması mukadder heterojen kalabalığı çok sancılı bir kaygıyla algılamaktır," (Frantumaglia 99). Şehiri anlatırken de Benjamin'in, Minotaur'un, Borges'in labirentlerini ödünç alır; o labirentlerde kaybolmanın, başkalarının kalabalığı olmanın içinden çıkan nimet değerinde edebiyata işaret eder. Ona göre, şehirle hesaplaşmayı tamamlayabilmek için (ne kadar tamamlanabilirse) mutlaka başka şehirlerde yaşamak gerekir. Bedenin bir uzvu haline gelen o şehir, gidilen her yerde algıları örseler, insanı bir siren gibi sürekli çağırdığı için mutlaka ona dönülür.


Elena Ferrante'nin ilk romanı Belalı Aşk'ın Delia'sı da annesinin ölüm haberini alınca yıllar sonra doğup büyüdüğü şehre, Napoli'ye döner. Delia'nın Napoli'nin sokaklarıyla doğru orantıda boğucu ve karanlık geçmişiyle karşı karşıya gelişi, romanın temel gerilimidir. Ferrante, içinde büyüdüğü şehri uzun süre boyunca tehlike hissiyle anmıştır: "Bir anda çıkan kavgaların, dövüşmelerin, kolay gözyaşlarının, küfürleşmeyle biten küçük çatışmaların, ağza alınmayacak edepsizliklerin, iyileşmek bilmeyen kırıkların, aşırı yapaylıkta sergilenen muhabbetlerin şehriydi. Benim Napoli'm, yerleşmiş de olsa hâlâ gününü geçici işlerle kazanmak zorunda kalma korkusuyla yaşayan gelişmemiş Napoli insanlarından oluşuyordu; gösterişli bir şekilde namuslu ama olaylarda, façayı bozmamak için küçük rezilliklere hazır, gürültücü, yüksek sesli, palavracı, belirli kanatlarda Stalinci, en köşeli diyalekte boğulmuş, adi ve kösnül, küçük kentsoylu havasına bürünemese de en azından yüzeysel işaretlerini vermeye heves eden, namuslu ama potansiyel suçlu, fırsat doğduğunda ya da gerektiğinde başkalarından aptal görünmemek için kendini feda etmeye hazır insanların şehriydi," (Frantumaglia 63).

“Ona göre, şehirle hesaplaşmayı tamamlayabilmek için (ne kadar tamamlanabilirse) mutlaka başka şehirlerde yaşamak gerekir. Bedenin bir uzvu haline gelen o şehir, gidilen her yerde algıları örseler, insanı bir siren gibi sürekli çağırdığı için mutlaka ona dönülür.”

Yazarın Napoli'de geçmeyen romanlarına bile Napoli'nin gölgesi düşer. Feyyaz Kayacan'ın Londra'da yaşarken bilhassa İstanbul'un romanını yazmaya çalışan karakteri geliyor aklıma ya da Oylum Yılmaz'ın romanlarının kurgusuna musallat olan Büyükada hayaletleri. Italo Calvino, Görünmez Kentler'de Kubilay Han'la sohbet eden Venedikli seyyah Marco Polo'ya, "Ne zaman bir kent anlatsam Venedik'le ilgili bir şeyler söylüyorum," dedirtir (Calvino 132). Zira Marco Polo, diğer kentleri anlamak, farklılığını kavramak istiyorsa, gizli bir ilk kentten yola çıkmak zorundadır; kendi kentinden. Bu ilk kentler, her türlü yeni kent deneyiminin karşılaştırma ölçütü olurlar. Nitekim, Marco Polo'ya benzer bir şekilde, "Benim için kalıcı olarak anlam yaratan her şeyin senaryosunda Napoli vardır, onun yerel lehçesiyle konuşur," der Ferrante (Frantumaglia 62). Elena Ferrante'nin Napolili kahramanları da aslında Napoli'den uzakta Napoli'nin romanını yazar, kendiliklerini Napoli'yle kurgularlar. Sen Gittin Gideli'nin Olga'sı, Torino'da geçen orta sınıf konforundaki hayatına ayrılık darbesi yiyince, akıl sağlığını koruma sürecinde onu büyüten Napoli'yle yüzleşmek durumundadır. Kanımca Ferrante külliyatının tekinsizliği ölçüsünde en güçlü romanı olan Karanlık Kız'ın kahramanı Leda, orta yaşına ermiş, İngiliz edebiyatı profesörü olmuş, kızlarını büyütüp dünyaya salmıştır. Kuzeyde yaşayan "Beyaz İtalyan" Leda, bir yaz tatili için güney sahillerine indiğinde karşısına çıkan, sıradan hayatını değiştirecek olan aile Napolilidir, üstelik Napoli mafyası Camorra'dandır. Ama bu roman, Roberto Saviano imzalı, gazeteci-yazar elinden çıkma mafya romanı ya da sezon sezon sürecek bir ana-akım televizyon dizisinin hikâyesi değildir (Bakınız: Gomorra). Bu hikâyeye can veren unsur, o ailenin Napolili suç örgütü Camorra'dan olması değil, bir garip oyuncak bebekle tetiklenen ve gün yüzüne çıkan, bizatihi Leda'nın doğum lekesi misali, vücudunda, benliğinde, dilinde taşıdığı Napoliliği ve onun temsil ettiği her şeydir.


Son Ferrante romanı Yetişkinlerin Yalan Hayatı'nın ergen Giovanna'sının, yetişkinliğe adım atması için, burjuva ailesiyle yaşadığı Napoli sırtlarındaki hayatından, bir nevi Olimpos'tan yeryüzüne inmesi, Napoli'nin sanayi bölgelerine ve gecekondularına karışması gerekecektir. Napoli'nin "çirkin" yüzleri, yüzüne çirkinliği vurulan Giovanna'yı, ergenliğin içkin çirkinliğiyle yüzleşmesi gereken Giovanna'yı büyük bir çirkinlik sarmalına sokar ve büyütür. Başka bir büyüme hikâyesi olan ve dünyada Ferrante Humması yaratan Napoli romanları dörtlemesinin ana mekânı ise çoktan turistik bir cazibe merkezi haline geldi. Vezüv eteklerindeki bu şehir artık Güney İtalya sehayatlerinde sadece şatoları, Roma Yeraltı Şehri, Pompei antik kenti, Amalfi ve Capri adaları için ziyaret edilen şehirlerden biri değil; o meşhur iki kız arkadaşın, Lila ile Lenù'nun büyüdüğü şehir. Artık Napoli'de Ferrante turları yapan yerel turist rehberleri var. Kızların çocukluğunun geçtiği, hepsinin de aynı avluya açıldığı Faşist dönemden kalma dört katlı bloklardan oluşan, ev işlerinin arasında balkondan laflaşan ev kadınlarının, o balkon aralarından asılı çamaşırların, çığlık çığlığa top oynayan çocukların her tekmesiyle toz dumanın eksik olmadığı gecekondu bölgesi Rione Luzzatti. Lila ile Lenù'nun okulu asıp ilk kez denizi görmeye yeltendikleri sahnedeki eşik olan köprü altı için Via Gianturco. Gecekondu hayatının geride bırakıldığı bu eşikten sonra Napoli'yi sınıfsal olarak çok keskin bir şekilde ikiye ayıran uzun cadde Spaccanapoli. Mağazalarının parıltısının kızların gözünü kamaştırdığı kibar muhit Chiaia ve kaldırımlarında, kafelerinde zarifçe "piyasa yapılan" şehir merkezindeki Piazza dei Martiri. Ferrante'nin Napoli'si turunun başlıca durakları işte bunlardır.


Bu vesileyle, edebiyat turizmini desteklediğimi belirtip "edebi hac" anlatılarının başlı başına bir edebi janr olması gerektiğini de belirteyim. Hem edebiyatın kendisini, hem Elena Ferrante gibi yazarların metinlerinin damarlarını daha da ortaya çıkaracağı, onları zenginleştireceği için.


Hayvan:


Tek bir hayvan seçmek zor, hayvanlar demek daha yerinde olur, zira Elena Ferrante'nin romanları hayvansı enerjiyle dolup taşar. Ovid ve Kafka'dan el alan, yirmi ve yirmi birinci yüzyıla yakışır bedensel dönüşümler, insanın insan olmayanla kurduğu sorunlu ilişki ve tiksinti, bu tiksintinin aslında kendi bedenine dönük oluşu, bunu fark ediş ya da fark edemeyiş, yazarın deşmeyi sevdiği sorunlardır ve bu esnada duyulara yoğunlukla hitap eden bir estetik işler. Napoli Romanları'nın ilk kitabı Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım'da örümcek ağları her yerdedir, bodrumda, merdivenlerde, trabzanlarda, yatak başlıklarında... Ama tiksinti verici ve korkunç olan canavar-hayvan, ilk önce çocuklukta ve masal devi biçiminde belirir. Çocuk Lila ile Lenù'ya korkular salan komşu Don Achille, "belirsiz bir mineral-hayvan fizyonomisi içinde kötü bir yaratıktır," (BOAA 47). Don Achille’nin, "hakkındaki hakaretleri çok uzaktan da olsa duyabilecek kadar büyük kulakları" vardır (BOAA 46). Lenù, onu mahallelerine yayılan örümcekler, örümcek ağları, fareler ve türlü böceklere hükmeden bir üst canavar güç olarak düşler: "Don Achille örneğin, sadece en üst kattaki evinde oturmuyordu; aynı zamanda aşağıda örümcekler arasında bir örümcek, fareler arasında bir fare, bütün formlara bürünen bir formdu. Onu uzun hayvan pençeleriyle, camlaşmış, taş kesilmiş ve zehirli otlarla kaplı bedeniyle, yerdeki ızgara deliklerinden düşürdüğümüz her şeyi alıp koca kara çantasına atan bir canavar olarak hayal ediyordum," (BOAA 41). Lenù'nun, yetişkin dünyanın kodlarını çözmeye çalışırken yarattığı imgeler, roman kişilerinin psikolojik ve toplumsal boyuttaki temsillerini hayvanlar üzerinden güçlü bir şekilde sunar. Ferrante'nin Napoli'sinin "kadınsı" tarafına daha önce değinmiştik. Küçük Lenù, çevresindeki kadınların tükenmeyen öfkesine mitik bir başkalaşım hikâyesiyle nedensellik katar: "Kadınlar aralarında erkeklerden daha çok dövüşürlerdi; saç saça tutuşup birbirlerinin canını yakarlardı. Can yakmak bir marazdı. Küçüklüğümde gözle görünmeyecek kadar minik hayvancıkların geceleri mahalleye geldiklerini, durgun su birikintilerinden, toprak sekinin ötesindeki kullanılmayan vagonlardan, pis kokulu otlardan, kurbağalardan, semenderlerden, sineklerden, taşlardan, tozdan yayılarak suya, yiyeceklere ve havaya sızdıklarını, annelerimizi, ninelerimizi susamış dişi köpekler gibi öfkeli hale getirdiklerini zannederdim. Erkeklerden çok onlar zehirlenirdi sanki, çünkü adamlar sürekli öfkelenirlerdi ama sonunda sakinleşirlerdi, ancak görünürde sessiz olan, herkesle iyi geçinen kadınlar öfkelendiklerinde dur durak bilmeden kızgınlığı son raddesine vardırırlardı," (BOAA 48). Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım'ın 2014 yapımı, Elena Ferrante'nin de senaryoya elinin değdiği, Saverio Costanzo imzalı başarılı dizi uyarlamasında bu alıntı, yazıdaki imgenin gücüne güç katarak görselleştirilmiştir:


O gözle görünmeyecek boyuttaki böceksi hayvanlar, sadece kadınlara musallat olan bir salgın hastalık laneti, bir miasma gibi, geceleri mahalleyi basıp yavaş yavaş apartman merdivenlerinden çıkar, evlerin yatak odalarına, yataklarında kocalarının yanında uyuyan annelerin kulaklarına, saç diplerine, ağızlarına, vücutlarının tüm deliklerine dolar ve onlara öfke depolar.

“Elena Ferrante başka bir kadınlık hali olarak, "sınırsızlanma" vakasını önümüze koyar. Deneyimleyenin de tanımlamasının zor olduğu, kadın için evin duvarlarını Hitchcock'un Vertigo sekanslarına dönüştüren, yüzeylerin ve köşelerin, her türlü formun bozulduğu ve sınırsızlaştığı anlardır bunlar.”

Elena Ferrante başka bir kadınlık hali olarak, "sınırsızlanma" vakasını önümüze koyar. Deneyimleyenin de tanımlamasının zor olduğu, kadın için evin duvarlarını Hitchcock'un Vertigo sekanslarına dönüştüren, yüzeylerin ve köşelerin, her türlü formun bozulduğu ve sınırsızlaştığı anlardır bunlar. Ne var ki Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım'ın Lila'sı, tıpkı Lenù gibi (Lenù'ya göre ondan çok daha üstün), bir "yazardır" ve "sınırsızlanma" epizotları boyunca dünyanın hatlarını bozmaya gelen varlıkları, Hıristiyanlık öncesi Napoli'nin pagan tanrılarına karşılık gelen kırmızı tonlardaki hayvanlar olarak görür. Lila'nın "sınırsızlanma" betimlemeleri, merkezleri tutunamayan biçimlerin tüm detaylarını bütün yaratıcılığıyla göz önüne serer. Aslında metamorfoz, başkalaşımın yaratıcılığa ve sanata da dönüşme halidir. Hem iğrenç, hem güzel.


Bedenden duyulan rahatsızlık sahneleri, iğrenç olana doğru gider, onun doruğuna çıkar, sonra da bazen yaratının eşlik ettiği bir sağaltım yaşatır. Bu artık rahatlıkla Ferrantevari diyebileceğimiz, kusursuz bir anlatı özelliğidir. Karanlık Kız romanını sarıp sarmalayan türlü böcekler, kertenkeleler, sinekler, kurtçuklar, bizatihi insanın hayvansı doğasına gönderme yapan ve tiksinti uyandıran canlılar olarak geçit töreni yapar. Burada Ferrante'ye kulak verelim: "Böceklerle, sürünen varlıklarla, insan olmayan tüm canlı maddeyle kurduğumuz ilişki tümden çelişkilidir. Hayvanlar bizi korkuturlar, iğrendirirler, -bedenimizi ansızın değiştirerek bizi hayvani yanımıza çok yaklaştıran gebelikte olduğu gibi- hayatın yüklediği formların değişkenliğini anımsatırlar," (Frantumaglia 227-8). Karanlık Kız'da bir oyuncak bebeği ameliyat etme sahnesi vardır ki, bebeğin içinden çıkan türlü pislik, sıvı ve kurtçukla birlikte Leda ruhsal bir arınmaya doğru gider.


İnsan nedir? Ferrante'ye göre, "evcilleşmiş gibi görünen bir canavardır," (Frantumaglia 113). Sen Gittin Gideli'nin Olga'sı, onu terk eden kocası Mario'nun ardında bıraktığı köpek Otto'yu, terk edilme acısının getirdiği bir bencillikle, belki de içten içe isteyerek ihmal eder ve hayvanın ölümüne yol açar. Ferrante çocukluk anılarında, sandık odasının karanlığında canavarımsı, sarı bir hayvan hayal eder, böcek zehiri kokan, soğuk nefesini duyduğu bu hayvanı şöyle tarif eder: "Onun beni yemeye hazır, cırcır böceğinin sarımsı larvası gibi çirkin, büyük bir hayvanın nefesi olduğunu çok iyi bilirdim. [...] Canavar bekliyor, şimdi uzun ve saydam kanatları olan devasa bir sinek. Karnını doldurmayı açgözlülükle bekliyor, ama aynı zamanda öfkeli çünkü kendi de küçük odanın karanlık karnını dolduruyor. Uzun antenleri var ve çene kemiğini sürekli oynatıyor. Geniş karnında benim boyutlarımda iki küçük kızkardeşe yer var; ama bunun için ikisini de iyice çiğneyip öğütmeli," (Frantumaglia 112). Zamanla bu canavarla dost olur, ve zamanla bu canavarın aslında kendisi olduğunu keşfeder. Köpek Otto'yu ölüme terk eden Olga ya da canavarın kızkardeşini yuttuğunu hayal eden Elena, Ferrante'nin dünyasındaki hayvanlar ve canavarlar, kelimeleri de bedenleri de dönüştürürler.



Bitki:


Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım'da Lenù'nun kendi tabiriyle "çiçek açarcasına canlandığı" Ischia adasında bile etraftaki çiçekleri göstermez Elena Ferrante. Zira çok geçmeden, adada Lenù'nun bedenine derin yaralar bırakacak dikenler batacaktır. Öte yandan, Lenù ile Lila büyüdükçe mahalle ve çevresindeki yeşillik, kentsel dönüşüm adına giderek azalır. Çimen ve çiçek kokuları yerine mütemadiyen dökülen asfaltlardan yayılan zift kokusunu duyarlar. Mafyaya kafa tutup katil olan ve hapse giren komünist bir babanın oğlu olan arkadaşları Pasquale, bir gün şans eseri bir iş bulur: Napoli meydanlarında gece ağaç kesimi için gençler aranmaktadır. Babası hapiste olduğu için ailesine bakmak zorunda olan Pasquale'nin bu işi kabul etmekten başka şansı yoktur. O ve birtakım genç adamlar demiryolunun arkasındaki bitkileri kesmeye girişir. "Kim bilir ne çok kesti çünkü günlerce bu sesi işittik:" der Lenù, "ağaçlar sarsılıyor, taze odun kokusu yayıyor, havayı yarıp iç çekişi andıran uzun bir hışırtıdan sonra yere devriliyordu. O ve başkaları testereyle kesiyor, odunla yarıyor, kökleri söküyorlardı; işte o zaman havaya bir yeraltı kokusu yayılıyordu. Yeşillik yok oldu ve yerinde geniş ve sarımsı bir boşluk oluştu," (BOAA 122-3). Bitkilerin yokluğu ve yok olma süreçleri karakterlerin ruh halini ve yaşadıklarını yansıtmakla birlikte, toplumsal ve kentsel dönüşümün ironik bir şekilde şeceresini çıkar