• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara
  • Litera

Bir Oyun: İsim, Şehir, Hayvan, Bitki, Eşya; Bir Yazar: Elena Ferrante

Evcilleşmiş bir canavar olan insan, denizden gelen bir şeyden korkmuş gibi duran çam gövdeleri, metamorfozu simgeleyen böcekler, façayı bozmamak için küçük rezilliklere hazır Napoli şehri, tılsımlı bilezikler, bedensiz giysiler, tekinsiz oyuncak bebekler ve psikanalitik edebiyat eleştirisini merkeze koyan bir yazar Elena Ferrante... Nilay Kaya, geldiğimiz noktada bir edebiyat olayına dönüşen Elena Ferrante'nin edebiyatını ve bu "olay"ı yaratan sebepleri onun için belirleyici olan kavramlar üzerinden alıyor. Ve bizi ders niteliğinde edebi bir oyuna davet ediyor: İsim, şehir, hayvan, bitki, eşya ve yazar: Elena Ferrante!


Nilay Kaya


İsim:


Elena. Hem yazarın müstear ismi hem de Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım ile başlayan Napoli Romanları dörtlüsünün kahramanlarından biri. Yazarların kahramanları ile kendi hayatları arasında kurduğu pamuk ipliğine dayalı dinamiği işleten bir isim seçimi. Bir Yazarın Yolculuğu: Frantumaglia, Elena Ferrante'nin 1990'larda başlayan yazın serüvenine son derece "içeriden" tanıklık etmemize izin veren, kurmaca yaratının dinamikleri ve feminist edebiyat konulu derslerde başlıca kaynaklar arasında yer alması gereken bir yapıt. Yazarımız kimliğini saklıyor olabilir, ne var ki onun düşünce dünyasını ve imgelemini şekillendiren unsurları, edebiyat ve hayat ile ilgili sormaya devam ettiği her türlü soruyu bu kitapla öğreniyoruz. Ferrante, bizatihi romanları haricinde, aslında yapabileceğinin en anlamlı, işe yarar ve zarif şekliyle biz okurlarına, bir yazar olarak kendini sunuyor. Günümüzde sürekli sosyal medyada arz-ı endam eden, fotoğraf vermeyi ve kendini anlatmayı seven, her konuda fikri olan ve bunu paylaşma ihtiyacı duyan, okuyucularıyla ve edebiyat dünyasıyla mütemadiyen iletişim halinde olan yazar profili daha sorunlu geliyor bana. Bir okuyucu olarak, o yazar için "Keşke bunun yerine daha çok okusa ve yazsa," deyiveriyorum içimden. Hele de gerçek kimliği ortaya çıktığı anda sevimsizleşen, "Tanımasak daha iyiydi," dedirten çağdaşımız yazarları düşününce, münzevi yazarların inziva isteği ve tercihi çok daha mantıklı bir hal alıyor, saygı uyandırıyor. Frantumaglia, Elena Ferrante'nin hiç göndermediği mektuplarına, kitaplarından çıkardığı bölümlere, senaryo düzeltmelerine yer verir. Yazar hiç yayımlanmayan romanlarından bahsediyor, daha ne yapsın. Kamuya açılan bu hazineden daha kıymetli ne olabilir?


Kendi adıma, Elena Ferrante'nin kimliğini ifşa etmemeye devam etmesini dileyen okurlarındanım. Frantumaglia'daki röportajlarda (istisnasız her birinde!) ona hâlâ bu konuda soru soran gazetecileri görünce insan, o gazeteciler için "başkaları adına utanma" duygusu yaşamadan edemiyor. Ferrante'nin insanı hayrete düşüren bir sabırla bu sorulara verdiği yanıtlardan biri, aslında başka soruya yer bırakmıyor: "Kitapların, bir kez yazıldıktan sonra yazarlarına gereksinmeleri yoktur. Bununla ilgili yeterince örnek vardır. Antik döneme ait ya da çağdaş, belli bir yazarı olmayan ama kendi başlarına yoğun bir hayat yaşayan o çok gizemli kitaplara bayılıyorum. Bana bir tür gece mucizelerini anımsatıyorlar, Befana'nın hediyeleri gibi," (Frantumaglia 11). Ferrante'de kesinlikle sanatçının esere imzasını atma ihtiyacı duyduğu “modern” zamanlar öncesine dair bir duruş var. Romanlarında hem içerik hem de üslupta karşımıza çıkan antikite eserler bu kanıyı destekler nitelikte. Ferrante iyi bir hikâyenin başlı başına, her zaman haber değeri taşıdığına inananlardan. "Okumaya değer bir kitap çıktı!" Edebiyatsever için neden bu haber yeterli olmaz? O kitabı yazan kişinin kim olduğu neden bizi bu kadar ilgilendiriyor? Yine Ferrante'nin sözlerine kulak verelim: "[b]ir kitap okuduğum zaman asla onu kimin yazdığını düşünmem, sanki ben kendim yazıyormuşum gibi hissederim. Küçük bir kızken yazar adlarını bilmezdim, benim için her kitap kendi başına yazılmış gibiydi, başlıyor ve bitiyor, beni sarıyor ya da sarmıyor, ağlatıyor ya da güldürüyordu. Gustave Flaubert adındaki Fransız daha sonra ortaya çıktı," (Frantumaglia 201). Ferrante, tavan arasına atılan oyuncak kutularını yeniden açarak, edebiyat yapıtını estetik mesafeyle değerlendirme gerekliliği ve deneyimine bir tür çocuk-saf okuyucu bakışını da ekleyelim, demek istiyor. Devam edelim: "Biyografiden geçen yol bizi bir yapıtın kalbine götürmez, o sadece minik bir öykü çeşnisi yaratır. Ya da Northrop Frye gibi söyleyecek olursak, Kral Lear'ın yıkıcı yaratıcı enerjisi, Shakespeare'den bize sadece bir iki imza, bir vasiyet, bir vaftiz belgesi ve bön bakışlı bir adamın portresinden başka bir şey kalmamış olmasıyla hiçbir şekilde zedelenmez. Shakespeare'in canlı bedeni (hayal gücü, yaratıcılığı, dürtüleri, kaygıları, hatta ses tınısı, ruh hali, sinirsel tepkileri) sonsuza dek Kral Lear'ın içinde yaşayacaktır. Geri kalanı ilginçlikler, akademik hiyerarşi adına yayınlar, kültür pazarında görünürlük adına küçük, büyük savaşlardır," (Frantumaglia 184). Elena Ferrante, metinlerin mitlerle ve kalıplarla, tekrarlanan arketiplerle oluştuğuna yönelik argümanlarıyla edebiyatın anatomisini çıkaran Northrop Frye'dan alıntı yapıyor, sanat eserinin içkin değerini esas alan Yeni Eleştiri'yi yeniden gün yüzüne çıkarıyor. Psikanalitik edebiyat eleştirisini, yazarın kendisine yöneltilen, içimizdeki paparazziyi doyurmaya yönelik anlayışı acilen tasfiye edelim diyor verdiği her cevapta, nezaketle ve anlayana.


Sonuç olarak, ona her zaman sorulan başka bir soruya cevap olarak, hayır, Elena Ferrante bu geri çekilişle gizemine gizem katıp bundan kâr sağlamıyor, "ben üzerime düşüp kitaplarımı yazdım," diyor ve Elena ismi yeterli kalıyor.

“Elena Ferrante (…) psikanalitik edebiyat eleştirisini, yazarın kendisine yöneltilen, içimizdeki paparazziyi doyurmaya yönelik anlayışı acilen tasfiye edelim diyor verdiği her cevapta, nezaketle ve anlayana.”