top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Kılavuz’unu takip et İstasyon’da bekle!

Yavuz Arkın, Bilge Karasu'nun Kılavuz, Birgül Oğuz'un İstasyon adlı kitaplarını karşılaştırarak, Literaedebiyat için kaleme aldı: "Her ikisinin de koyduğu sınırlarını kırmak için bir fırsat çıkıyor karşılarına; ikisi de iş teklifi alıyor ve yaşadıkları şehirden başka bir şehre gitmeleri gerekiyor. Bulundukları güvenli ortamı terk etmeleri bir nevi kendi sınırlarını bir kenara bırakıp adım atmaları anlamına geliyor."


Eski Yunan’dan günümüze Ethos ve Pathos kavramlarıyla hatipler, izleyicileri yaptıkları konuşmaya ikna etmek için çaba göstermişler. Günümüzde bu, daha çok yazıyla olmakta ; Ethos zihinlere, Pathos yüreklere seslenir. Yazarlar için Pathos daha büyüleyici bir hal alır; hedefte duygular vardır nasıl olsa, karşıtlıkları kullanarak sürece katkı sağlarlar. Yazmak büyülüdür; sözcükler, duygular, düşünceler uçuşur.


Pathos, Homeros'un İlyada'sında yer alır; Truva kralı, Priam’ın oğlu Hektor’un cesedini vermesi için duygulara başvurmuş, Aşil’i ikna etmiş, Hektor’un cesedini teslim etmesini sağlamıştır. Yazımın konusu olan Bilge Karasu’nun“Kılavuz” ve Birgül Oğuz’un “İstasyon” kitapları, buna benzer bir tavır sergiler.


George Campbell, arzuları harekete geçiren yedi durum üzerinde durur, bu iki kitap için de geçerlidir

1- Olasılığı artırmak

2- Eylemin olmakta veya olmuş olduğuna dair akla yakınlık

3- Tehlikeli olan şeyin abartılması

4- Zamanın yakınlaşmasının yarattığı aciliyet duygusunun ve stresin arttırılması

5- Okuyucuyu mekâna bağlama

6- Yazar ve okuyucunun bu etkilerini ilişkilendirmek

7- Tehlikede olma hissiyatını artırmak


Birgül Oğuz “İstasyon” adlı romanında bilinmez bir kapı açıyor bize; aklımıza birçok olasılık getiriyor. Karakterin ismini bile sonraları söylüyor, mekanların da kısmen distopik olduğunu belirtelim. Yaşadığı ve iş bulup taşındığı ülkenin ya da şehrin ismini bilmiyoruz, bir başkentten bahsediyor yazar. Bu ülkenin bir adasında bulunan, kadınları korumak üzerine kurulmuş, ismine İstasyon denilen yerde buluyoruz kendimizi. Puslu bir atmosferi var kitabın, atmosfere karakterler ve olaylar da hizmet ediyor ve bir de dinmeyen kar. Diğer taraftan Bilge Karasu’nun “Kılavuz” romanı,benzer şekilde olasılıkları oldukça fazla bir açılış yapıyor ve bu belirsizlik roman boyunca devam ediyor. Kılavuz’da, iş arayan Uğur fazla kolay bir şekilde iş bulur, ve o da bu iş için, evini bırakıp başka bir evde yere taşınmalıdır. .



Toplumda kadın olmak ile bir derdi var İstasyon’daki karekterlerin, zaten kitaptaki karakterlerin hepsi kadın, öyle ki Arkadaş isimli köpek bile dişi. Kılavuz’da ise karakterler erkeklerden oluşuyor, kitap da ağırlıklı olarak toplumsal cinsiyet temeli üzerinde ilerliyor. Queer edebiyatın ülkemizdeki ilk örneklerinden olduğunu söyleyebiliriz.


Uğur da, Deniz de kendilerini var etmek hatta dönüştürmek için toplumsal engelleri aşmak zorunda kalıyor. Tek bir kitap gibi düşünebilirsek bu iki kitabı; ülkemizde kadınların ve eşcinsel bireylerin İstanbul Sözleşmesi ile kazandığı hakların kazanımı / kaybı açısından da okuyabiliriz. Kitaplar vasıtasıyla dünyalarına girip neleri hangi zorlu şekillerde yaşadıklarını gözlemleyebiliriz.


İstanbul Sözleşmesi deyince otoriteyi anmadan olmaz; İstasyon’da sürekli devriye gezen polislerle otoritenin varlığını bulanık olsa da hissediyoruz; o hep orada ve bizi gözetliyor ve asla yalnız bırakmıyor. Kılavuz’da ise otoritenin tam içindeyiz; hep olduğu gibi eril bir beden bu. Emreden, gücünü sınamak isteyen, itiraza asla tahammül göstermeyen otorite, elbette ki insanların nasıl ki zihinlerine kadar girmeyi kendine hak kabul ediyorsa, cinselliklerine neden girmesin.


Modern öncesi iktidar, erk için otorite olmaya ve hiyerarşiye ihtiyaç duyardı. Modern iktidar ise hiyerarşi olmasına rağmen illüzyon yaratmak zorunda. Kitaplardaki karakterler de böyle bir illüzyon içerisinde kendilerine bir üçgen yaratıyorlar; bir köşesinde sınır çizmek bir köşesinde bunun sonucu olan iletişimsizlik, son köşede nihai varış noktası; yalnızlık.


Deniz, -İstasyon'un baş karakteri-İstasyon’a gitmeden önce koyduğu katı ve aşılmaz sınırlara rağmen iş teklifini kabul eder ama kendini dışarıdan korumak adına ördüğü duvarların ilerde alanını daraltacağını bilmez. Kılavuz’daki Uğur’un sınırları tam tersi, kendisi ile ilgili, içe doğru tanımlanır. Bu iki karakterin koyduğu sınırların neticesinde Deniz dışarıya karşı iletişimsizlik içine girerken, Uğur da bunu kendine karşı yapıyor, kendi kimliğinden uzaklaşıp inkâr ediyor da diyebiliriz.


Bunlara rağmen her ikisinin de koyduğu sınırlarını kırmak için bir fırsat çıkıyor karşılarına; ikisi de iş teklifi alıyor ve yaşadıkları şehirden başka bir şehre gitmeleri gerekiyor. Bulundukları güvenli ortamı terk etmeleri bir nevi kendi sınırlarını bir kenara bırakıp adım atmaları anlamına geliyor. İkisinin de yaşadığı iki büyük travma var; birisi üniversiteden atılıyor diğeri ise sevgilisinin intiharını yaşıyor. İkisi de yaralı ikisi de kendi varlıklarını tamamlamak için çare arıyor, güvendikleri ortamlarından ayrılış bunun ilk aşaması oluyor.


İstasyon'da Deniz aynı zamanda Uğur’un yaşadığına benzer bir terk ediliş yaşamış; önce babası sonra annesi tarafından. Bu da kendisinde öncelikle anne olma duygusuyla ilgili ağır bir baskı oluşturuyor; romanda annesinden görmediği yakınlığı başkalarında görüp bu sorunu atlatmaya çalışıyor kendince. Gittiği ada bir nevi test merkezi onun için ve oradaki yaşam; önce Arkadaş isimli köpek ile yakınlık kurmaya çalışıyor. Onun yerine kendini, kendini de annesi yerine koymaya çalışıyor. Güvenli bir barınak veriyor köpeğe onun için, düzenli bir şekilde besliyor, birlikte yürüyüşe çıkıyorlar. Bu annelik testinin tek eksiği Arkadaş’ın onunla konuşamaması ki bu büyük eksiklik çünkü testi geçebilmek için onunla iletişime kurması, sorgulaması, yüzleşmesi gerek


Sevgilisinin intiharı da Uğur için bir tek ediliş, gerçek hayatta çözemeyeceği bir problem onun için. O da bunu gündüz gördüğü düşlerle dile getiriyor daha doğrusu getirmeye çalışıyor. Çünkü içinde bir pişmanlık taşıyor, ölümü seçmesinin nedenini bir türlü çözemiyor;


Onlarla birlikte beklemeğe başladım. “Öldürenler ölmeli, değil mi ama?” diyorlardı arada bir; değişik sesler, değişik vurgular arayan, deneyen oyuncular gibi. (Sayfa.10) diyerek burada da kendine pay biçiyor Uğur, çok sert bir soru sorarak.