• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

"Benim için aslolan yazmak. İhtiyaçtan öte bir şey, varlığımın tamamlayıcı unsuru."



Mahir Ünsal Eriş


Litera henüz bir fikirken, her aya bir “Ayın Yazarı” dosyası hazırlamak düşüncesiyle çok heyecanlandık. İlk yazarımızın Ayfer Tunç olmasını ben önerdim. Arkadaşlarım da büyük bir mutlulukla kabul ettiler. Etmeselerdi de ısrarcı olmaya çok hazırdım. Çünkü Ayfer Tunç’a duyduğum hayranlığı herkes bilir ve kendi evim olarak gördüğüm bu yeni mecrada, röportaj yaptığım ilk ismin Ayfer Tunç olması bu açıdan benim için önemliydi. Kendisi bu ricamı kabul etmekle beni onurlandırdı. Ben Ayfer Tunç’a, kulağa belki bencilce gelecek ama, yalnızca kendi merak ettiklerimi sordum. Yazarlık macerasını, yazmayla kurduğu ilişkiyi, yazma pratiklerini merak ediyordum. Öte yandan, katılıp katılmadığımdan bağımsız, ona yönelik kimi eleştirileri de paylaştım. O bunları da açık yüreklilikle cevapladı. Benim için keyifli, heyecanlı ve unutulmayacak bir söyleşi deneyimi oldu. Bir hata, bir kabahat olduysa o yalnızca bana aittir. Ayfer Tunç’a teşekkür ediyorum. Onunla aynı dili, aynı çağı, hatta aynı rafları paylaştığım için duyduğum sevinç ve onur tarifsizdir.




- Yazar olacağınızı biliyor muydunuz? Bu bir hayal miydi yoksa ihtiyaç mı? Tam olarak hangi noktada anladınız mesela?


- Benim yazmaya başlamam tam bir “sanat hayatıma çok küçük yaşlarda başladım” klişesidir. Okumayı öğrenince yazmaya başladım. 70’lerin başında, “yarım yüzyıl” önce. Hikayeleri ve evde olmayı çok seviyordum, bu nedenle okul dışındaki zamanımı evde kitap okuyarak geçiriyordum. Çocukça bir taklit arzusunun dışavurumu olarak ben de yazabilirim dedim ve ilkokul ikide bir roman yazmaya başladım. Müthiş zevk alıyordum yazmaktan, sokaktaki bütün oyunlardan çok daha fazla. Okuduğum kitapları birilerinin yazdığı bilincine sahip değildim o zamanlar, kitaplar sanki insan eli değmeden üretilmiş nesnelerdi, kimin yazdığıyla ilgilenmezdim. Ortaokulda yazar kimdir, necidir bilgisine fazlasıyla sahiptim artık, yine ara sıra yazıyordum ama yazar olmak gibi bir düşüncem yoktu. Lisede rasgele kitap okumaktan bilinçli bir şekilde edebiyat okumaya geçtim, Leyla Erbil’in, Sevim Burak’ın, Vüs’at O. Bener’in öyküleriyle, Kafka’nın romanlarıyla tanıştığım, William Faulkner’ın Ses ve Öfke’sini okuduğum ve hiçbir şey anlamadığım yıllar. Ateşe dokunmuşum gibi uzaklaştım yazmaktan, edebiyatın ciddi bir şey olduğunu anladım. Üniversitede biraz çekinerek düzyazı yazmaya başladım, yazılarım yayınlandıkça cesaretim arttı. Yunus Nadi Öykü Ödülü’nü kazandıktan ve ilk kitabım Saklı yayınlandıktan sonra yazar kelimesinin anlamı belirginleşti. Ama “yazar olmak” tanımı hala bir yabancılaşma duygusu yaratıyor bende, yazarlığı bir meslek olarak görmediğim için olsa gerek. Meslek olan yazarlık türleri var ama edebi anlamda yazmayı bir meslek olarak görmüyorum. Benim için aslolan yazmak. İhtiyaçtan öte bir şey, varlığımın tamamlayıcı unsuru. O kadar varlığımın içinde ki, okumakla eşzamanlı yürüyor. İyi bir kitap okurken zihnimin bir yanı yazmak istediğim şeylere ilişkin hazırlık yapıyor çoğu zaman. Pek çok yazar için de böyledir sanırım, beni yazmaya iten en büyük güç iyi kitaplar okumak, özellikle de şiir.


Benim için aslolan yazmak. İhtiyaçtan öte bir şey, varlığımın tamamlayıcı unsuru. O kadar varlığımın içinde ki, okumakla eşzamanlı yürüyor.

- Nasıl çalışıyorsunuz, çok merak ediyorum. Önce olay mı, hikaye mi, dil mi, kurgu mu; hangisi sizi cazibesiyle yakalayıp peşinden sürüklüyor?

Fotoğraf: Muhsin Akgün ©

Kitaba göre değişiyor. Genellikle takıldığım bir mesele, beni tırmalayan bir düşünce veya bir kavram, bir durum söz konusu oluyor önce. Hayata dair sıradan bir cümle bile olabilir bu. Bu cümle ya da meseleye bir atmosfer, bir ruh hali eşlik etmeye başlıyor. Ruh hali karakterleri şekillendiriyor, böylece zihnimde bir tablo beliriyor. Kurgu genellikle en son geliyor ama en çok zamanımı alan şey. Sıralamanın böyle olması gerekmiyor elbette, örneğin Osman’da Yeşil Peri Gecesi nedeniyle elimde bir karakter ve hikayesi vardı, sorun karakteri ve temel meseleyi kimin nasıl anlatacağıydı. Dünya Ağrısı’nda önce atmosfer, sonra mesele belirmişti, taşra boğuntusu ve linç romanın zeminini oluşturuyordu. Suzan Defter’de önce kurgu doğdu, iki karakteri eşzamanlı ve gerçeğin göreceliliğini melankolik bir yalnızlık bulutu içinde anlatmak istiyordum. Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi ise çok farklı gelişti, bir akıl hastanesi anlatayım diye başladım, kısa sürede Türkiye’nin kendisi oldu. Ama genel olarak beni en çok çeken şey atmosfer ve o atmosferi kurmamı sağlayacak olan dil. Yazmanın en çok zevk aldığım kısmı da bu, hissettiğim atmosferin dilini arama süreci.


- Notlar alarak, defterler tutarak çalıştığınızı bizzat sizden duymuştum bir söyleşinizde. Bunu yaparken malumatfuruşluk tehlikesine karşı ne gibi tedbirler gözetiyorsunuz?