• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara
  • Litera

Olamaz, iki genç yazar ünlü oldu!

Latife Tekin ve Orhan Pamuk'la değişik zamanlarda üç söyleşi yaptık. İsteğimiz, biraz tahrif edilmekten, biraz da aynı şeyleri söyleyip dinlemekten sıkılmış iki yazarımızla farklı bir söyleşi hazırlamaktı. Yazma pratiği içinde kendini "yazar, şair olacağım" diye tanımlayan, ya da tanımlamayan binlerce gencin neden yazdıklarını, neler yazdıklarını, bu iki yazarımızın kendi geçmişlerine ve gözlemlerine dayanarak yakalamaya çalıştık. Kesin yargılara varmak yerine, konuşmalar sırasında sezgiyle yakalanan düşüncelere önem vermeye çalışarak...


Orhan Pamuk: Sen hiç şiir yazdın mı?


Latife Tekin: İlkokulda anneme, öğretmenime filan şiirler yazmıştım. Çokluk ilk gençlikte, âşık olmaya başlandığında yazılıyor galiba. Ben öyle bir genç düşünemiyorum; âşık olmasın da essin kafasına salt kendi kendisiyle olmak üzere şiir yazsın. Ancak benim için okumak, yazmak hayatın oyun olmaktan çıkıp, çocukluktan genç kızlığa geçtiğim dönemde çevremin, ailemin beklentileriyle çocukluğumun çatışması, sorumlulukların yüklenmesi, o yükün altında çabalayıp çözüm arama aşamasında önem kazandığını düşünüyorum. Senin için nasıl oldu?


OP: Benim kitap okuma alışkanlığım, yaşadığım hayatın, yaşadığım çevrenin dışında dünyalar arama endişesiyle başladı. Kitaplar benim için yaşadığım hayatı yansıtan değil, bu hayatın dışındaki bir dünyayı duyuran bir araçtı. Daha çok yeni, derin düşünceler aradığım için değil, başka çevrelerde gezinmeme yarayan bir araç olduğu için seçtim okumayı. Kaçış edebiyatı bizi kendi sorunlarımızdan uzaklaştırır diyerek bu tür edebiyatı küçümserler ama, kitaba sevgiyi artıran bir niteliği olduğunu da gözden kaçırıyorlar.


Ama bu tür okuma eğilimimle, yirmi iki yaşında roman yazmaya başladığım zaman arasında çok fark var. Bu eğilimimden doğruca roman yazmaya geçmedim. Romanı "roman" olarak tanıma, ilgi duyduğum edebi biçimi, sorunlarını daha yakından tanıma, bu sorunlara cevap aramaya, bir yanda da çok sevdiğim bir sanat biçiminin sorunlarıyla ilişki kurduğum için yazmayı seçtim. Okurken "ya, ben de böyle şeyler yazabilirim, buna benzer bir şey yapabilirim" diyordum. Bu taklit etme, benzer bir şey üretme isteği edebi bir metin, bir şiir yazmak için çok önemli aslında.



LT: Ben kitapla çok geç tanıştım. On, on iki yaşlarında. Çocukluğumun büyük bölümü köyde geçtiği için okuldaki kütüphane bile çok çekici geliyordu bana. Kütüphanede alfabe gibi şeyler vardı. Evlerde de kitap olmazdı. Daha çok sözlü anlatıma dayalı şeyler vardı. Masallar, cinler, periler falan. Ben yazılı masala rastladığım zaman çok sevinmiştim. Hele babamın, anneannemin anlattığı masalları bulursam müthiş seviniyordum. Çok geç tanıştığım kitap büyülü bir şeydi benim için. Bir de içinde ne yazdığından çok, yazan insanla kitabı arasındaki ilişkiyi merak ederdim. O yanı da çok büyülüydü aslında... Kim yazdı, nasıl yazdı, neler düşünerek yazdı? O hep gelişti bende; o zihinsel süreç. Yazarlar yaşamlarıyla çok etkilediler beni aslında.


HK&GG: Bu arada röportajların çerçevesini oluştururken önem verdiğimiz bir saptama vardı: Gençler yazıyorlar. Belki çoğu şiir, daha azı başka edebi biçimleri deniyor. Yazmadan gençliğini tamamlayanların bir azınlık olduğunu saptayıp bunun nedenleri üzerine konuşmak istedik. Neden yazmak?


OP: Çünkü birincisi, kendimizi kelimelerle ifade etmenin çekiciliği var. Belki kalıcılık yanılsaması, belki kelimeler yoluyla insanlarla daha yakın, daha sıcak ilişki kurabilirim inancı. Bunun yanında maddi sebepler de var. Yazmak için bir kağıt, bir kalem, bir de, belki de bir şey daha gerekiyor; küçük, kimsenin görmediği bir oda. Yazmayı belki de küçük, kimsenin görmediği bir odaya kapanma isteği olarak görebiliriz. Kendi düşünceleriyle yalnız kalmak, kendi üzerinde derinleşme ihtiyaçları.


LT: İsteği var diyorsun. Bunun aynı zamanda bir itilme olduğu da düşünülemez mi?


OP: Kendilerini parantez içine almak istiyorlar diyelim. Kendilerine biraz dışarıdan bakmak, toplumu karşıya almak, kendi başlarına kalmak istiyorlar. İnsanlar gündelik hayat içerisinde kendi potansiyellerine kendilerinin kendi hakkındaki düşüncelerine layık yerlerde bulunmadıkları kanısındalar. Dış dünyada yaşadığımız ilişkilerden daha zengin olduğumuza ilişkin bir inanç vardır hepimizde. Ben bunun maddi temeli olduğu düşüncesindeyim. Gerçekten yaşadığımız hayat, bizim özümüzü biraz aşağılıyor. İşte bence sanat bu özümüze dönme, kendi kendimizi bulma ve bunu belirli bir şekilde ifade etme çabası oluyor.


LT: Günlük konuşma dilinde aktarmak istemediğimiz şeyleri daha yoğunlaştırılmış, daha güzelleştirilmiş bir biçimde söylemek için sanatı kullanıyoruz. O zaman günlük konuşma diliyle bizim insanlara bir dolu şeyi aktaramadığımız sonucu çıkıyor. Aktarmak istemiyor değiliz, aktarmak istiyoruz fakat, günlük konuşma diliyle karşımızdaki insana duygularımızı, düşüncelerimizi anlatmak pek mümkün olmuyor. Mümkün olmadığı noktada edebiyata, şiire başvuruyoruz. O zaman günlük konuşma diliyle aktaramadığımız şeyleri şiirin aktarmasını istiyoruz demektir. Ama bu noktada şiir gerçekten bizim günlük konuşma dilinde aktaramadığımız şeyleri doğru biçimde aktarmamıza yardımcı oluyor mu?