• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Ölümün kıyılarında gezen kadınlar

“Vitrinlere külyutmaz gözlerle bakan kadınlar devralmıştı sokakları… Gürültülü, öfkeli bir dünyanın mevzilerini belirlemiş pazarlık ustaları. Parmakları hamarat, göğüsleri sutyenlerinin altında dimdikti…

Gerçek trajedileri, kayıpları, gerçek aşağılanmaları sessizce, sır gibi taşır, böylece acılarının boşuna olmadığına inanırlardı”

Nazlı Doğan Özsöz, Aslı Erdoğan'ın edebiyatı üzerinden kadın yazınına bir bakış atıyor.


Nazlı Doğan Özsöz

Aslı Erdoğan yazarlık serüvenini ‘hedefsiz bir yolculuk’ cümleleriyle tanımlayan, romanlar, denemeler, öykü kitapları kaleme almış çok yönlü bir yazar. Cümleleri arasında kaybolurken yazmayı ne çok sevdiğini hissetmek, yazmayı yaşamının vazgeçilmez bir parçası yaptığını görmek bence çok mümkün. Sait Faik geliyor kendiliğinden aklıma, Haritada Bir Nokta öyküsünün son cümlesi: ‘Yazmasaydım deli olacaktım.’ Aslı Erdoğan’ın üzerine rahatlıkla giyebileceği bir cümle gibi duyulmuyor mu?


Öykülerine Bir Pencere


Yazar, tüm dünya kadınlarının evrensel hikâyelerini yazarken, kendi hikâyelerini var eden kadınları ele almayı tercih ediyor daha çok. Bu kadınların içinde her tınıdan bir ses bulabilirken, bütüne baktığımızda çıkan armoni büyük bir okuma zevkine sürüklüyor biz okuyucularını.



Öykülerinde genellikle dili oldukça kuvvetli bir şiirsellikle kuran yazar, zaman zaman şaşılacak derecede sadeleşebiliyor. İki farklı dil tercihi okurun metinle olan yabancılaşma serüvenini de destekleyerek bir okuma ritmi ve zevki katıyor. Sadeleştiği anlarda olayların gelişimini anlatmayı tercih ederken, dili yoğun ve devinimli kurduğu noktaları da karakterin iç hesaplaşmalarını ve çatışmalarını göstereceği zaman kullanıyor. Bu durum okurda yazarı çift gövdeli bir ağaç gibi ikiye bölüyor. İki gövdesi de birbirinden heybetli bu bölünen yapı yazarı iki taraftan görmemizi sağlıyor; olayları anlatışı ve olaylardan etkilenme biçimi. Bu durum okuyucuyu yazara/öyküye daha çok bağlıyor. Olayların nereye bağlanacağının merakı zaten diriyken bu meseleyi nasıl, hangi kelimelerle anlatacağı merakı zaman zaman ağır basıyor. Mesela Mucizevi Mandarin kitabı, kendi içinde biçim olarak birçok öyküye bölünse de tek bir kadının hikâyesinden oluşuyor aslında. Yazar, olayları ve karakterin iç çatışmalarını ortaya koyarken bunu farklı öykülerle, farklı mevsimlerle vermeyi tercih ediyor. Büyük yaraları, büyük yaralanmaları, parça parça olmuş ruhları önümüze seriyor bir bir.


Kristeva der ki; ‘Her metin bir göndermeler mozaiğinden oluşur.’

Yazar, öykülerini genellikle şiddetten ve şiddetin açtığı yaralardan beslenerek kurguluyor, bunun öykülerine ve karakterlerine muazzam bir güç kattığını söylersek yanlış olmaz. Kadın olarak -ya da insan olarak hangisini tercih ederseniz- pencerenin ardından yalnızca izletmeyi tercih etmiyor, olayların içine sokarak okutuyor öyküyü. Fakat bunu çok da naif bir şekilde yapmayı tercih etmiyor. Camı kendisi kırıyor, yüzümüz parçalanana dek olayları izlerken biz de artık yaralanmış buluyoruz kendimizi. Kaçamıyoruz, kaçmak da istemiyoruz aslına bakarsanız.

“Kadın olmak demek, herkesçe onaylanan bir kılığa girmek demekti.”

Aslı Erdoğan’ın kadınları yabancıdır, birbirlerine ve yaşadıkları yerlerde yabancı sayılan kadınlardır. Ruhsal ya da fiziksel olarak yabancı olma halini sonuna dek yaşayan, hayatın tam da içinden seçilmiş, hayata ve kendilerine yabancı kadınladır. Tiyatro disiplinin de hem araştırma-inceleme anlamında hem de oyun üretmek anlamında senelerini verdiği bu yabancılık kavramı Aslı Erdoğan tarafından değişik karakterler üzerinden önümüze sunuluyor. Çağrışımlar beni önce Harold Pinter’ın, bireyin toplum içinde kayboluşunun imlendiği tek mekânda geçen oyunlarına götürdü. Yabancılaşmayı ana rahmine dönme isteğiyle yaşayan ve bunu tek bir odada geçirdiği oyunlarla anlatan yazar, insanın yabancılaşmasını neredeyse tüm oyunlarında işler. Bunun kökeni bir varoluş sıkıntısıdır, aynı Aslı Erdoğan’ın yaralı kadınlarının yalnızlığı ve karanlığıyla gelen varoluş sıkıntısı gibi. Yabancılaşmanın başka bir boyutunu gördüğümüz Mahpus öyküsünde hamile bir kadı