Ara

Ölümün kıyılarında gezen kadınlar

“Vitrinlere külyutmaz gözlerle bakan kadınlar devralmıştı sokakları… Gürültülü, öfkeli bir dünyanın mevzilerini belirlemiş pazarlık ustaları. Parmakları hamarat, göğüsleri sutyenlerinin altında dimdikti…

Gerçek trajedileri, kayıpları, gerçek aşağılanmaları sessizce, sır gibi taşır, böylece acılarının boşuna olmadığına inanırlardı”

Nazlı Doğan Özsöz, Aslı Erdoğan'ın edebiyatı üzerinden kadın yazınına bir bakış atıyor.


Nazlı Doğan Özsöz

Aslı Erdoğan yazarlık serüvenini ‘hedefsiz bir yolculuk’ cümleleriyle tanımlayan, romanlar, denemeler, öykü kitapları kaleme almış çok yönlü bir yazar. Cümleleri arasında kaybolurken yazmayı ne çok sevdiğini hissetmek, yazmayı yaşamının vazgeçilmez bir parçası yaptığını görmek bence çok mümkün. Sait Faik geliyor kendiliğinden aklıma, Haritada Bir Nokta öyküsünün son cümlesi: ‘Yazmasaydım deli olacaktım.’ Aslı Erdoğan’ın üzerine rahatlıkla giyebileceği bir cümle gibi duyulmuyor mu?


Öykülerine Bir Pencere


Yazar, tüm dünya kadınlarının evrensel hikâyelerini yazarken, kendi hikâyelerini var eden kadınları ele almayı tercih ediyor daha çok. Bu kadınların içinde her tınıdan bir ses bulabilirken, bütüne baktığımızda çıkan armoni büyük bir okuma zevkine sürüklüyor biz okuyucularını.



Öykülerinde genellikle dili oldukça kuvvetli bir şiirsellikle kuran yazar, zaman zaman şaşılacak derecede sadeleşebiliyor. İki farklı dil tercihi okurun metinle olan yabancılaşma serüvenini de destekleyerek bir okuma ritmi ve zevki katıyor. Sadeleştiği anlarda olayların gelişimini anlatmayı tercih ederken, dili yoğun ve devinimli kurduğu noktaları da karakterin iç hesaplaşmalarını ve çatışmalarını göstereceği zaman kullanıyor. Bu durum okurda yazarı çift gövdeli bir ağaç gibi ikiye bölüyor. İki gövdesi de birbirinden heybetli bu bölünen yapı yazarı iki taraftan görmemizi sağlıyor; olayları anlatışı ve olaylardan etkilenme biçimi. Bu durum okuyucuyu yazara/öyküye daha çok bağlıyor. Olayların nereye bağlanacağının merakı zaten diriyken bu meseleyi nasıl, hangi kelimelerle anlatacağı merakı zaman zaman ağır basıyor. Mesela Mucizevi Mandarin kitabı, kendi içinde biçim olarak birçok öyküye bölünse de tek bir kadının hikâyesinden oluşuyor aslında. Yazar, olayları ve karakterin iç çatışmalarını ortaya koyarken bunu farklı öykülerle, farklı mevsimlerle vermeyi tercih ediyor. Büyük yaraları, büyük yaralanmaları, parça parça olmuş ruhları önümüze seriyor bir bir.


Kristeva der ki; ‘Her metin bir göndermeler mozaiğinden oluşur.’

Yazar, öykülerini genellikle şiddetten ve şiddetin açtığı yaralardan beslenerek kurguluyor, bunun öykülerine ve karakterlerine muazzam bir güç kattığını söylersek yanlış olmaz. Kadın olarak -ya da insan olarak hangisini tercih ederseniz- pencerenin ardından yalnızca izletmeyi tercih etmiyor, olayların içine sokarak okutuyor öyküyü. Fakat bunu çok da naif bir şekilde yapmayı tercih etmiyor. Camı kendisi kırıyor, yüzümüz parçalanana dek olayları izlerken biz de artık yaralanmış buluyoruz kendimizi. Kaçamıyoruz, kaçmak da istemiyoruz aslına bakarsanız.

“Kadın olmak demek, herkesçe onaylanan bir kılığa girmek demekti.”

Aslı Erdoğan’ın kadınları yabancıdır, birbirlerine ve yaşadıkları yerlerde yabancı sayılan kadınlardır. Ruhsal ya da fiziksel olarak yabancı olma halini sonuna dek yaşayan, hayatın tam da içinden seçilmiş, hayata ve kendilerine yabancı kadınladır. Tiyatro disiplinin de hem araştırma-inceleme anlamında hem de oyun üretmek anlamında senelerini verdiği bu yabancılık kavramı Aslı Erdoğan tarafından değişik karakterler üzerinden önümüze sunuluyor. Çağrışımlar beni önce Harold Pinter’ın, bireyin toplum içinde kayboluşunun imlendiği tek mekânda geçen oyunlarına götürdü. Yabancılaşmayı ana rahmine dönme isteğiyle yaşayan ve bunu tek bir odada geçirdiği oyunlarla anlatan yazar, insanın yabancılaşmasını neredeyse tüm oyunlarında işler. Bunun kökeni bir varoluş sıkıntısıdır, aynı Aslı Erdoğan’ın yaralı kadınlarının yalnızlığı ve karanlığıyla gelen varoluş sıkıntısı gibi. Yabancılaşmanın başka bir boyutunu gördüğümüz Mahpus öyküsünde hamile bir kadının sevgilisini birkaç dakika görmek için mücadelesini takip ediyoruz. Karakterin yalnızlığının ve harap halinin altı çizilirken güçlü, işlek kadınların da işaret edildiği bu öykü, bireyin içindeki yalnızlığıyla dış dünyanın kalabalık, diri ve cıvıl cıvıl halini çatıştırır.


Vitrinlere külyutmaz gözlerle bakan kadınlar devralmıştı sokakları… Gürültülü, öfkeli bir dünyanın mevzilerini belirlemiş pazarlık ustaları. Parmakları hamarat, göğüsleri sutyenlerinin altında dimdikti…

Gerçek trajedileri, kayıpları, gerçek aşağılanmaları sessizce, sır gibi taşır, böylece acılarının boşuna olmadığına inanırlardı” (2009, s.47)


Mahpus öyküsünün bir yerinde ve aslında kitabın birçok yerinde şöyle der: “Kadın olmak demek, herkesçe onaylanan bir kılığa girmek demekti.” (2009, s.38)


Yazarın kadın öykülerinin neredeyse tümünden, satır aralarından bazen de cümlenin tam karşılığından çıkardığım, toplumların, biyolojik ayrımları hiyerarşik şekilde çıkarına ve işleyişine göre evrilttiği kadın rolü-erkek rolü meselesi üzerinde uzun uzun duruyor oluşudur. Toplumsal cinsiyetin, kalıp yargıların altını çizerken anatomik farklılıkların bir hiyerarşik sıralama yarattığı toplumsal düzenlerde cinsiyet ayrımının ortadan kalkmasının imkansızlığını, ötekinin ve yabancının kabulünün ne kadar zor olduğunu gösteren öyküler yazmıştır.



Yazarın tüm kadın karakterlerine topluca baktığımız zaman, toplum-öteki ilişkisi ile de karşı karşıya kalıyoruz. Dili rafine, zaman zaman imgesel, bazen zihin akışı ile yazılmış hatta bazen zorlayıcı olsa da bu hikâyeler bizim hikâyelerimiz dedirtiyor. Hepimizin her gün sokakta, yaşadığı apartmanda, çalıştığı yerde tanık olduğu ya da bizzat yaşadığımız hikâyeler. Bu yüzdendir ki bu öykülerdeki kadınlara uzak hissedemiyor, onları yargılayamıyor dahası onları içselleştirerek dertlerine ortak oluyoruz.


Dağın Ardındaki Hürriyet


Özellikle ilgimi çeken, okumaktan ve üzerine düşünmekten başka türlü bir haz aldığım Tahta Kuşlar’a gelelim. Kendi hikâyelerini var eden kadınlar var bu öyküde, denize ve dehlize karşı. Bu kadar birbirinden farklı kadının aynı amaç uğruna bir dağı aşmaları değil yalnızca tanıklık ettiğimiz. Herkesin bir diğerini çağrıştırdığı ve birbirinden keskin sınırlarla ayrıldığı bu öyküde bir grup akciğer hastası kadının bir sanatoryumda kesişen yollarını ve hayatlarını renklendirme çabası anlatılır.


Öykü, karakterleri anlata anlata ilerlerken yolcular yola koyulmuştur bile. Yavaş yavaş tanırız Dijana’yı, Beatrice’i, Graciella’yı. Bu öyküde yazarın bizi altı kadın üzerinden yüzlerce kadının hikâyesine ulaştırdığını söylemek yanlış olmaz.


Öykü boyunca Filiz ile birlikte okuyucu da bilmez nereye gittiklerini. Merak duygusu, Filiz’le birlikte bizim de peşine düştüğümüz şeyin ne olduğunu bilmeyişimiz fakat diğer kadınların kendinden emin halleri okuma deneyimini diri tutan etmenlerden biri olarak karşımıza çıkıyor. Nereye gidiyor bu kadınlar, hem de koştura koştura? Ciğerlerini, hastalıklarını görmezden gelerek nereye koşuyorlar susuzluktan çatlamış dudaklarını hiçe sayarak? Ölümün kıyılarında gezen, hepsi farklı sebeplerle birbirinden hasta bu kadın kafilesi, sanatoryumdan aldıkları iki saatlik izinlerini geçirmek için otuz kilometrelik yolu ve hatta bir dağı aşıp, soluk soluğa nereye gidiyorlar?


Karamsar, içedönük, politik göçmen, iki yıl hapis yatmış, muhtemelen de bu yüzden ciğerleri hastalanmış Filiz (Felicita) diğer kadınların peşine takılıp, işlevini yarım yamalak yerine getiren ciğerlerini sonuna dek zorluyor ‘o yere’ gitmek için. Aslında yaşama sevinci gördüğü işkencelerle sönmüş ama gözü pek bir karakter. Arkadaşlarının umutlu, mutlu yolculuklarına eşlik etmeyi büyük umutlarla kabul etmiyor, bu yolculuğun sonunda en fazla bir yerlere gidip bir şeyler içip delikanlılarla flörtleşmekten fazlası olacağını düşünmüyor.

Tüm kadınlar ölümün ince çizgisi üzerinde bir trapezci edasıyla yürümekten kendilerini alamıyorlar yol boyunca. Dimdik dağ yokuşlarıyla, dar patikalarla, uçurumlarla dolu, yorucu, yıpratıcı bir yolculuk oluyor.

Okuyucu olarak; Filiz dışındaki kadınların, yolculuğun sonunda varılacak yere daha önce defalarca gittiğini bilmemiz, geri döneceklerini işaret ettiğinden sonsuz bir özgürlüğü hayal etmemizi kısıtlasa da nereye ve nasıl bir şeyin içine gittiklerini sorar dururuz öykü boyunca. Bizim kadar meraklı olmayan Filiz, diğerlerine göre daha ağır kanlı ve tutkusuz bir resim çizse de aslında gücünü yanındaki yol arkadaşı kadınlardan alır, onların varlığına tutunup ilerler.

Diğer yanda ise nereye gittiğini bilen kadınlar mozaiği vardır. Graciella, Filiz’le benzer bir karakterdir. Entelektüel, ayrıksı, seçkin. Rafine zevkleri olan, çıtkırıldım görünen ama aylarca işkenceye maruz kalmış bir politik göçmen. Aynı sebeplerden ciğerleri hasta bu iki kadının normal yaşamda sıkı bir arkadaşlık kurabileceğine inancımız güçlü olsa da burada uzun, gergin ve dikenli susuşlar yaşamaları bir tesadüf değil muhakkak. Ailesi Bosna’da yaşayan, savaş görmüş Dijana ise, tüm kadınlara mihmandarlık yapan, yolu gösteren bir kılavuz karakter olarak karşımıza çıkıyor. Sevdiği adama karşılıksız da olsa aşk mektupları yazmaktan yılmayan, umudun temsili bu kadın gerçek benliğini neşesinin ardına saklayan bir karakter. Beatrice ise aralarındaki en genç kişi. Sarılık ve verem geçmişinin yanına eroinmanlığı ve fahişeliği de iliştiren Beatrice, ölümle burun buruna geçmiş kısacık hayatını bu sanatoryumda yoluna koyup öyle çıkacağını hissettiriyor. Martha ve Gerda iri yarı güçlü Alman kadınları. İkisi de iş cinayetlerine ve darağacında ölen insanların ölümlerine tanıklık etmiş, ölümü derinden hissetmiş kadınlar.


Tüm kadınlar ölümün ince çizgisi üzerinde bir trapezci edasıyla yürümekten kendilerini alamıyorlar yol boyunca. Dimdik dağ yokuşlarıyla, dar patikalarla, uçurumlarla dolu, yorucu, yıpratıcı bir yolculuk oluyor.


Dağ aşıldığında önce Filiz’i hariç tutabileceğimiz fakat sonradan başka bir noktadan onu da dahil edebileceğimiz bir değişim başlıyor. Tüm yolu gözümüzde canlandırmamızı sağlayan anlatımıyla yazar, kadınların nehrin kıyısına indiklerindeki heyecan ve başkalaşımlarını çok derinlemesine veriyor. Kadınlar geniş bir kaya üzerine konuşlanıp erotik pozlar vermeye ve birilerini beklemeye başlıyorlar. Filiz ise bu anlarda Dijana’nın apış arasını, Gerda’nın görkemli poposunu, Marta’nın bayağı aşifte pozunu, Beatrice’in hülyalı bakışlarını, Graciella’nın yarı çıplak bedenindeki yara izleriyle beraber böğürtlen rengindeki meme ucunu şaşkınlıkla izleyip, ne yapacağını bilemez halde ağlamaya başlıyor. Bu sırada nehirden kano ile üniversite öğrencisi dört tane genç, kadınların varlıklarına alışkın, laf atmaya başlarlar. Bu kadın kafilesi; birlikte, el ele, omuz omuza tamamladıkları yolculuğun sonunda bu genç erkeklere, sıskalıklarını, şişmanlıklarını, iri vücutlarını, yaralarını, varlıklarını sunuyor, bütün dünyaya hep birlikte aynı sözü söylüyorlar: “Biz, farklı dünyaların, farklı ülkelerin kadınları, biz varız, siz yok etmeye çalıştıkça biz tüm benliğimizle var olmaya devam ediyoruz.”


Ağlamadan hemen önce Filiz, ‘tahta bir kuşun uçmayı unutmuş kanatları gibi’ kollarını başının üzerine kapatır. Burada Filiz’e karşı hissettiklerimiz tarifsizleşir. Kendilerini cesurca göstererek özgürleşen kadınların arasında Filiz ağlar, dener ve özgürleşir. Kanatlarını kaldırıp uçmayı dener, uçamayacağını içten içe bilse de yaşamayı denemeyi reddetmez. Bu yüzden özgürleşir, denemekten korkmadığı için, hareketsizliği yendiği için. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır.


Upuzun, yorucu ve yıpratıcı bir yolun ardından bir anlığına da olsa arzu ettikleri gibi özgürleşen yol arkadaşlarıyla omuz omuza duran Filiz’in özgürlüğe attığı adımın hepimize ışık olması umuduyla…