• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Öykü: İhsan’ın Düşleri

“Hanım, baksana şu resme. Sinekler gerçek sanıp buna konmaya kalktı da bizim atlar kurtuldu.”

Sevda Müjgan Yüksel

Mutfak penceresi, Huriye’nin en sevdiği pencereydi. Günün büyük kısmını mutfakta geçiriyordu. Onu dört duvar arasından kurtaran o pencereydi.

Pencerenin önündeki geniş boşluğa koyduğu minderi ise oğlu İhsan sahiplenmişti. Mindere bağdaş kurar, defterleriyle kitaplarıyla desteklediği kağıtlara resimler yapıp dururdu.

Genç kadın, oğlunun resme düşkünlüğüne ne anlam vermesi gerektiğini bilemiyordu.

Kocası Mehmet nalbanttı. Handa bir dükkanı vardı. O da bir zamanlar at resimlerine merak sarmıştı. Oğlu da belki babasından görüp resim yapmaya özenmişti.

İhsan’ın okula başlayana kadar babasının yanında “önemli” bir görevi vardı: atlara konan sinekleri kovalamak. Bir gün oğlu elinde bir at resmiyle gelmişti eve. “Ana bak, ne çizdim!” Huriye, hemen yalandan kaşlarını çatmıştı. Aslında küçük oğlunun sevinci ona da sevinç olmuştu. “Sen sinekleri kovalayacağına resim mi yapıyorsun?”

Babası arka çıkmıştı oğluna. “Hanım, baksana şu resme. Sinekler gerçek sanıp buna konmaya kalktı da bizim atlar kurtuldu.”

O zaman gülüp geçmişlerdi ama İhsan o günden sonra resim yapmayı belki de bir tür oyun kabul etmişti. Ancak okula başladıktan sonra derslerine dört elle sarılması gerekirdi. Oysa öyle olmamıştı. Matematiğe kafa yormadan, fen bilgisine çalışmadan okulda başarılı olunur muydu? Huriye, kendisi okul yüzü görmese de oğlunun okumasını çok istiyordu. Komşusu, üniversitede okuyan oğlunu yerlere göklere sığdıramıyordu. Onun İhsan’ı da yerlere göklere sığmazdı. Pencerenin önündeki boş minderi sahiplenen kedinin keyfi, İhsan’ın okuldan dönmesiyle bozuldu. İhsan, mutfağa girer girmez heyecanla anlatmaya başladı. “Ana, öğretmen bugün bana aferin dedi.” Genç kadının gözleri ışıdı. “Problem mi çözdün?” “Tahtaya kare, üçgen, dikdörtgen, bir de çember çizdim. Öğretmen tahtaya beni kaldırdı. Çünkü biliyorum, sen güzel çizersin, dedi bana.”

“Problem çözmedin mi?”

İhsan’ın yüzü asıldı. “Ana, ben problem çözmeyi sevmiyorum!”

“Deme öyle!”

İhsan omuzlarını silkti. Minderin üzerinde uyuklayan kediye doğru ilerledi. “Ana, kedi yine içeri girmiş.” Kovulacağını düşünen hayvan hemen minderden yere atladı. İhsan düş kırıklığına uğradı. “Kaçma! Azıcık seveyim seni!”

Huriye, hazırladığı çıkını oğlunun eline tutuşturdu. “Yeni yaptım. Sıcak sıcak bazlama. Babana götür. Yiyin birlikte. Acıkmışsındır sen de!”

İhsan, annesinin sözünü ikiletmeden çıkını alıp koşa koşa hanın yolunu tuttu.

Dükkanda müşteri yoktu. Mehmet, dükkanın önündeki taburelerden birine oturmuş, güneşin keyfini çıkarıyordu. Oğlunu görünce yüzü güldü. Elindeki çıkını aldı. Açıp yakınındaki taburenin üstüne koydu. Sıcak bazlamaya karısının yanına koyduğu peyniri katık etti. Oğluna uzattı. “Gel otur karşıma. Baba oğul söyleşelim hele bir.” İhsan, “Kurt gibi acıktım.” dedi. Babasının karşısına oturdu.

Genç adam, bazlamasından kopardığı aceleci lokmaların ardından “Öğretmenini gördüm dün.” dedi. İhsan, gerildiğini hissetti. Yine mi onu öğretmenine şikayet etmişlerdi? O, matematiği sevmek istemiyordu.

“Telden küçük bir heykelcik yapmışsın.” Doğruydu, yapmıştı. İş derslerini seviyordu. Babası, sürdürdü sözlerini. “Rahlede Kuran okuyan yaşlı, sakallı bir adam. Öğretmenin çok beğenmiş.”

İhsan, rahat bir soluk aldı. “Oğlun çok yetenekli.” dedi. Genç adam, kendine övünme payı çıkarma fırsatını kaçırmadı. “Babasına çekmiş, dedim ben de. Benim de elimden her iş gelir.” Babası övünür de o geri kalır mıydı? “Şimdi de ayakkabı biçiminde ince, uzun bir ağızlık yapıyorum. Ama daha bitmedi.” İhsan’ın el işleri bunlarla sınırlı değildi. Tahtalardan, tellerden oyuncak yapmayı da çok seviyordu. Oyuncak satın alabilecekleri dükkanlar henüz onların küçük ilçelerine, Akşehir’e ulaşmış değildi. İş başa düşüyordu. O, başa düşen bu işleri çok seviyordu. Yaptığı oyuncakları arkadaşları beğenince çok mutlu oluyordu. Ayrıca okulda arkadaşlarının çizdiği resimlere de yardım ediyordu. O, şanslı bir çocuktu. Resim ve el işleri ona arkadaşlarının ilgisini armağan ediyordu. Eski kitaplar satan Ahmet amcanın yolu Akşehir’e düştüğünde İhsan, onun sattığı kitapların arasında Hayat Mecmualarını gördü. Orta sayfalarında çok güzel resimler vardı. Onları biriktirmek istiyordu. Zaten nerede bir resim görse hemen saklıyordu onu. Harçlıklarını biriktirirse… Öykü kitaplarını da seviyordu ama… Hayat mecmuaları resimliydi.

Sonra aklına takıldı. Resim okulu diye bir okul var mıydı acaba? Varsa… Aklından bir an bazlamasından son lokmayı ağzına atan babasına bunu sormak geçti. “Baba, resim okulu diye bir okul var mıdır?”

Babası, bu sorudan hiç hoşlanmayacaktı. “Önce elin ekmek tutsun. Resim okuluna gideceksin de ne olacak?” Elbette sormadığı soruya “Daha güzel resimler yapacağım. Bir sürü resim…” diye karşılık da vermedi. Ama bir gün gelecek bir sürü, daha güzel resimler yapacaktı.