• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Öykü: Nebbaş

"Yolunu çevirip soracak olsalar şeytana, şeytanlığını yapar: 'Görmedim, bilmiyorum, yapmasaydı, zorla mı yaptırdım.' der. Satıverir oracıkta Ademoğlunu. Ademoğlu öyle midir ya nefsini temize çekiverir de 'şeytana uydum yaptım' der gösterir o da şeytanlığını."

Elmas Tunç


Sizlere birazdan nakledeceğimiz vaka, hazin bir günahın, ibret dolu neticesinden ibarettir. Dinleyenler tarafından kimi cihetlerden muğlak karşılanan bir hadisedir. Hatta müspet ilimler nazarında tam bir deli saçmasıdır. Elbette inanıp inanmamak size kalmış. Dededen toruna anlatıla anlatıla belki de sözün özüne su katıla katıla günümüze dek ulaşmıştır.


Vakıa, olayı, zavallı Salih'ten bizzat dinlemeniz de pek mümkün değildir. Zira muhayyilesi zedelenmiştir. Sadece hatırladığı, güneşin bir mızrak boyu yaklaşıp tenini harladığı sonra da tere buladığıdır. Ağzından peltekçe ve şuursuzca "güneş yaktı, güneş yaklaştı, Salih gazaba uğradı" gibi kelimeler dökülür. Öteden beri kimseyle pek konuşmayan bir gençtir esasında. Lakin bu cümleler dışında hepten konuşmaz olur. Aklını alıp onu divaneye çeviren -biraz sonra anlatacağımız- pek müthiş bir vakadır. Halkın sonradan sonraya dillendirdiğine göre meczup olmuştur Salih, yaşadığı şedit korku hasebiyle. Kimin naklidir, rivayet sahipleri, emin kimselerden midir bilinmez, isimleri de zikredilmez. Fakat teferruatıyla nakledildiğine göre bu batıni hadisenin zihinlerde faraziye olarak ete kemiğe büründürüldüğü de muhakkaktır.


Anlatıldığına göre mezarlık civarında perişan bir halde ardına baka baka koşarken görülmüş. Âdeta kaçar gibi... Bu elim vakayı, buyurunuz bir de bizden dinleyiniz olaylara vâkıf olmanız açısından. Hâli hal değilmiş Salih'in, dediklerine bakılırsa. Sıtmaya tutulmuşçasına titrer dururmuş. Sanki başka biri gelmiş onun yerine; bedenine kurulmuş o gün bugündür. Aklı firar edenlere mahsus tuhaf hallere bürünmüş. Gözleri yuvalarından fırlamış bir şekilde ve insanı tedirgin eden bakışlarla mütemadiyen koşuyormuş. Gece karası saçları apakmış. Salih için şehadet edenlerin beyanları, ne noksan ne fazla; tam da bu şekildedir. El alem tarafından ilk başta cin çarpması sanılsa da işin rengi sonradan belli olur.


O lanetli gecenin evveline dönecek olursak, Salih, gassaldır esasen. İstanbul'da Karacaahmet Mezarlığı'na defnedilecek olan mevtaları gasilhanede yıkayarak öte aleme pirüpak bir vaziyette hazır eder. Bundan mütevellit, kimin ağzında altın dişi vardır bilir. Öte tarafa tek götürülen dünyalığın peşindedir. Bu yola meyletmesinin sebebi hikmeti, babası Çolak Rıza'nın haram lokmasının tesiri midir yahut kendi aç gözlülüğü müdür orası muamma...


Bedenin uykuya teslim olduğu vakitlerde o da nefsine teslim olur tam bir gassal gibi. Nefsi buyurur, o söker altın dişi taze ölünün ağzından. Bunda şeytanın iğvası da vardır elbet. Lakin yolunu çevirip soracak olsalar şeytana, şeytanlığını yapar: "Görmedim, bilmiyorum, yapmasaydı, zorla mı yaptırdım." der. Satıverir oracıkta Ademoğlunu. Ademoğlu öyle midir ya nefsini temize çekiverir de "şeytana uydum yaptım" der gösterir o da şeytanlığını. Neyse efendim sadede gelelim. Çok söyleyip bezdirmeyelim.


Kiramen Katibin değiliz. Millet yine bildiği gibi söylesin, biz de bildiğimizi aşikâr edelim ki okur için hiçbir cihet muallakta kalmasın; biz de böylece vebalden kurtulmuş olalım. Velhasıl gayemiz budur hassaten.


Ah zavallı Nebbaş Salih! Yalnızca ayın şavkının etrafı aydınlattığı o malum gecede, el ayak çekilince, gündüz yıkayıp kefenlediği mevtanın kabrini kazma kürekle açmaya koyulur. İlk vukuatı değildir kendisinin. Hiç kimse onun gibi kendi halinde bir gassaldan şüphelenmez. Ölüye el uzatmak kimin haddine! Beşer bir kez şaşmaya görsün işte! Nerede kalmıştık! Efendim vefat eden zat, eşraftan namlı ve mütedeyyin bir tüccar olan Altunizade Refik'tir. Kimsenin hakkını yediği ne görülmüş ne de duyulmuştur. Tadili erkân sahibi bir muhteremdir kendisi. Hak vâki olmuş, ecel onun da kapısını çalmıştır. Ağzında, ayın on dördü gibi parlayan iki altın diş, Salih'in iştahını kabartıp nefsini galeyana getirir.


Cırcır böceklerinin nağmelerine ve baykuş seslerine karışır kazma kürek sesleri. Kan ter içinde kalan Salih'in yüzünde kirli bir gülüş belirir. Tıpkı bir vakitler babasının kimi geceler eve eli dolu geldiğinde takındığı tebessümün aynısıdır. Gururla gerinerek anlatır oğluna, zabitlere yakalanmadan hanelere nasıl girip sonra da enselenmeden sessizce sıvışıp kaçtığını. Çekirge misali işte... Sıçrayamaz üçüncüsünde. Verilen hüküm neticesinde babasının gömlek kolundan sağ taraftakinin nasıl boşlukta sallandığı düşer aklına. Bir an korkar, içindeki çocuk Salih. Vazgeçmek ister. Nebbaş olansa diklenir sol omzunun üstünden. "Amma da korkakmışsın be!" diyerek azarlar öteki kendisini. Babasının çuvalı dolu geldiği zamanlardaki tamahkâr gülüşü belirir yüzünde yeniden. Nasıl belirmesin ki harama elinin uzanmasına ramak kalmıştır. Nihayet toprağı köstebek misali eşe eşe mevtaya ulaşır. Durup etrafa kulak kabartır. Kulağına yalnızca civarda birbiriyle hırlaşan köpeklerin sesi çalınır. Kazıldıkça ölü kokusuna bulanmış yaş toprağın kokusu ilişir burnuna bir de otların ıtırlı kokuları. Kefeni aralamadan son bir kez etrafı kolaçan eder, kulaklarını tehlikelere karşı nöbetçi diker. Yalnız olduğundan emin olduktan sonra besmeleyle mevtanın yüzünü açar. Fakat o da ne? Gözlerine inanamaz! Dehşete kapılır. Zira yüzündeki kefeni araladığı zat, bizzat kendisi değil midir? Donar kalır ne yapacağını bilmez bir halde bir süre. Kafasına dank ettiğindeyse göğüs kafesinde çılgınca atan kalbi, bu dehşetli manzara karşısında çaresizce titreşir ve yığılıverir. Bir vakit sonra yattığı zifiri karanlıkta gözlerinin perdesi aralanır ve neler olduğunu anlamaya çalışır. Sağı solu topraktır ve üstünde kımıl kımıl gezinen börtü böcek vardır. Kalkmaya çalışır ayağa. Kundak misali sarılıdır kefene. Beceremez kalkmayı. Kendisine doğru eğilen kişi ise gündüz yıkadığı mevta, Altunizade Refik'tir. Elinde tuttuğu kerpeteni ağzına doğru yaklaştırır. Lakin Salih, istese de mukavemet gösteremez. Çünkü kolları ve bacakları pelteden farksızdır, can yoktur. Az sonra duyacağı şiddetli azabı düşündükçe tere batmakta, ayın yerinde kızgın güneşi gördükçe yattığı yerde çaresizce erimektedir. Sanki sûra üfürülmüş de kıyamet kopmuştur. Mahşer yeri Salih'in yattığı kabirdir. Güneş yaklaştırılmış ya da cehennemden bir pencere açılmış gibi gece olmasına rağmen Salih şıpır şıpır terler. Boğazı kurur, dili dışarıya sarkar. Aman dilemek ister fakat açamaz ağzını; bir tek laf edemez. Acı çığlıkları göğe ulaşır sanki. Medet isteği gazap dolu alevden bir topuzla suratına çarpılır. Kerpetenin ucunda sallanan kanlı bir diş... Bir gök gürültüsü duyulur ötelerden, mezarın içine bir yıldırım düşer. İkinci kanlı diş de kerpetenin ucundadır. Kerpetense Altunizade Refik'in ince ve kupkuru ellerinin arasındadır.


Salih acı içinde siyah, simsiyah bir boşluğa çekilir. Karanlık yutmuştur rahmine. Zaman mefhumu kaybolmuş, dürülüp bükülmüştür sanki vakit. Balığın karnındaki tövbekâr Yunus olmak nasip olur mu öyle herkese?


Ağzında duyduğu tarifsiz acıyla yeniden açar gözlerini. Etrafı karanlıktır. Elini ağzına götürür. İki ön dişinin olduğu yerde yapışkan, kanlı bir boşluk vardır. Eli sert bir şeye değer sonra. Yoklar bakar ki yanında yatan mevtanın kafasıdır. Çığlık atarak çıkar mezardan. Ardına baka baka koşarak kaçar, nereye gittiğini bilmeden. Üstü başı toz toprak içindedir. Meyhaneden çıkan delikanlılara çarpar; görmez bile onları.


Ertesi sabah, açılmış mezarı konuşur herkes ve gecenin bir yarısı tabanı yanık it gibi koşan, çığlık atan Salih'i. Yerin kulağı duymuştur o gece olanları. Lâkin gözü de görmüş olmalıdır ki arzın, meczup Salih'in üstünden çekmez senelerce gazap dolu bakışlarını.