Öykü: Mesafe
"Adımları, dökülmesinden korktuğu bir tepsiyi taşıyor gibiydi; ölçülü ve kederli."
Zeliha Yeşim Günay
Mahkeme salonunda, tahta sıranın üzerinde oturan baba, mübaşirin onu çağırmasıyla ayağa kalktı. Kürsüye yürüdü. Adımları, dökülmesinden korktuğu bir tepsiyi taşıyor gibiydi; ölçülü ve kederli. Tanju, babasının ensesindeki o derin çizgileri izledi; her biri birer sabır kaydı gibiydi. Hâkimin sesi, evrak hışırtılarının arasından, sanki çok uzaktan ve bir an önce bitmesi gereken bir prosedürün yorgunluğuyla geliyordu. Hâkim, dosyayı hızlıca karıştırırken kelimelerin tartıldığı o teraziden, gündelik bir sıkılmışlıkla bahsediyordu.
“Davalı, o kelimeyi bizzat telaffuz etmediğini söylüyor. Zaten dosyaya bakınca… Altı üstü kaba bir hitap, gündelik dilde bir rüzgâr esintisi. Savunma makamı da hakaret kastının oluşmadığını, ortada hukuki bir ağırlık bulunmadığını belirtmiş. Savcı Bey’in de gözünden kaçmış olacak. Yani, bir kelime için bunca mesai…”
Hâkim, gözlüklerinin üzerinden kürsüdeki babaya baktı. Bakışlarında bir merak değil, davanın küçüklüğüne duyulan bir küçümseme vardı. Sanki “Neden buradasınız?” diyordu sessizce.
O gün, kış ışığı lokantanın camlarından içeri süzülürken, adam içeri girmişti. Kazağı, omuzlarına ağır bir sorumluluk gibi binen o pahalı ipliktendi. Adamın dünyasında nesneler, ait oldukları yerleri bilirdi. Tanju’nun babasının lokantasıysa sanayiye işi düşenlerin gidebileceği en lüks mekândı. Çorbasıyla isim yapmıştı.
Adam masaya oturdu. Tanju masayı silerken adama ne istediğini sordu. Silmek için eğildiğinde adamın kazağındaki o küçük marka etiketini gördü. Sadece bir anlık bir merak, dünyalar arasındaki o uçuruma bakış. Tam o sırada arka masadaki bir müşteri, genç adamın bu dikkatini fark edip alayla bağırdı: “Ne bakıyorsun öyle çocuğum? Görmediğin şey mi?”
Arka masadaki adam Tanju’nun halı saha arkadaşıydı. Aklınca ona takılıyordu. “Terbiyesiz işte!” dedi masasındaki öteki genç.
Merkezdeki adam duyduğu şeyi çok doğal bir onaymış gibi, hafifçe gülümseyerek karşıladı. Tanju’nun gözlerinin içine bakıp o sessiz aşağılamayı yüzüne üfledi, bu onaylanan bir sessizlikti. Söylenmiş bin kelimeden daha ağır bir tasdikle Tanju’nun kulağına değil, doğrudan onurunun o en ince zarına çarptı; irkildi. Bakışlarını etiketten çekip adama çevirdi.
“Ne oldu?” dedi adam, sesi pürüzsüz ve soğuktu. “Neden bu kadar dikkatli baktın?”
Bu soru bir merak içermiyordu. Bu soru, arka masadan yükselen “terbiyesiz” sıfatının altına atılmış sessiz bir imza gibiydi. Evet, o kelimeyi telaffuz etmemişti ama bakışıyla öyle olduğunu hissettirmiş, onu o kelimenin içine hapsetmişti.
“Etli çorba,” dedi adam. Dudak kenarında o küçümseyici gülümsemenin tortusu hâlâ duruyordu. “Sıcak olsun ha!” Sesinde bir emir kipi yoktu ama etrafındaki her şeyi birer hizmet birimine dönüştüren o doğal otorite vardı.
Tanju’nun babası lokantanın sahibiydi. Kasanın arkasında, o yüksek taburesinde her zamanki gibi eğreti oturuyordu. Orası onun kalesi gibi görünse de aslında her an birine yol açmaya, birine “buyurun” demeye hazır o kadim nezaketiyle oradaydı. O kelimeyi o da duydu. Kasadaki bozuk paraları saymayı bıraktı; tüm dikkatini oğluna verdi. Gözlerinde ne bir öfke ne de bir itiraz vardı; sadece, bir ömür boyu biriktirdiği o büyük, sessiz kabullenişin yorgunluğuyla boğuşuyordu.
Hâkim masadaki kalemi eline alıp usançla sordu: “İfadene ekleyeceğin bir şey var mı?” Babanın elleri kürsünün soğuk ahşabını sıkı sıkıya kavramıştı. O eller, yıllardır müşterilerin masalarına bırakılan tabakların, silinen tezgâhların, sayılan bozuk paraların nasırını taşıyordu. O ellerde bir itirazın izi yoktu. “İfademde yazdığım gibidir,” dedi. Hâkim o anı anlatmasını istedi.
“Hâkim Bey,” dedi baba. Boğazı düğümlendi, bir an yutkundu. “Ben öyle kitaptan, hukuktan anlamam. Benim bildiğim ocaktır, müşteridir. Ama o gün… O kelime arka masadan bir taş gibi atılınca, ben kulağımla bir şey duymaktan çok, gözümle bir şey gördüm. Oğlumun omzunun nasıl bir anda aşağı düştüğünü gördüm. Sanki biri gelmiş de ensesine görünmez bir yük bırakmış gibi… Çocuğun boynu büküldü.”
Bir an duraksadı. Ellerine baktı; o nasırlı, yorgun ellere.
“Beyefendi o kelimeyi ağzına almadı, doğru. Ama o kelime masanın ortasına düşünce, şöyle bir güldü. Başını salladı. Tam üstüne bastın, der gibiydi. Ben o an kasadaydım. Sustum. Esnaflıktır, dedim. Ekmektir, dedim. O gün o sustuğum her saniye, o kelimeyi kendi evladıma ben söylemişim gibi oldu. Tanju’nun yüzüne bakamadım. Adamın çorbasını önüne bırakırken, o ağırlığı ben de oturduğum yerden hissettim. İnsan evladının onurunu bir tabak çorba parasına değişir mi? Ben o gün değiştim işte. Sesimi çıkarmadım ya; o günden beri o kelime benim de dilimin ucunda bir yara gibi duruyor. Yıllardır mutfakta o çorbanın terbiyesini ben verdim, tadı yerinde olsun diye ömrümü ocağın başında tükettim. Başka da bir şey demeyeceğim.”
Salonda bir sessizlik oldu. “Terbiyesiz” kelimesinin masumiyetini savunan hukuk, Yargıtay kararlarının sığmadığı bir sessizlikti bu. Hâkimin elindeki kalem öylece asılı kaldı, tıpkı lokantanın camındaki o hiç geçmeyen buhar gibi. Dışarıda kar atıştırmaya başlamıştı.




































Yorumlar