• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

"Ekolojik akıl belli dönemlere sıkıştırılamıyor"

Aynur Kulak, Sanat ve Ekoloji adlı kitabı odağında Eda Sezgin ile söyleşti: "Ekoloji söz konusu olduğunda sanatı, yaşamdan ve üretimden ayrı düşünmek mümkün olabilir mi?"


Eda Sezgin ile Sanat ve Ekoloji; Sanat/Yaşam/Üretim kitabı odağında yapmış olduğum söyleşi -kitabın da merkeze aldığı şekilde- sanat ile ekoloji ilişkisinin gündeme getirdiği sorulara, ortaya çıkardığı çelişki ve açmazlara politik ekoloji ekseninde bakmayı amaçlarken, politik ekoloji alanında kimi zaman birbiriyle çelişen yaklaşımları da barındıran farklı perspektifleri göz ardı etmeksizin gerçekleşti.

Ekolojiyi sanattan ayrı düşünemeyiz artık. Ya da şöyle de diyebiliriz; ekoloji konularının ifadelendirilmesinde sanata duyulan ihtiyacı yadsıyamayız artık. Eda Sezgin ile gerçekleştirdiğimiz bu çok kapsamlı söyleşi için buyurun lütfen.



Sanat ve ekoloji bağlamında bir kitap hazırlama süreci nasıl gerçekleşti? Hep var mıydı kafanızda yoksa bir öneri, bir fikir olarak geldi ve değerlendirmek mi istediniz?

Son birkaç yıldır, özellikle ekolojiyi odağına alan işlerin ve sergilerin çoğalmasıyla beraber kafamda çeşitli sorularla şekillendiğini söyleyebilirim. Sanattaki eko-eleştirel yaklaşımların mahiyetini dert edindikçe, toplumsal- politik bir hareket olarak ekolojiyle sanat arasındaki ilişkilenmeler üzerine düşündükçe gelişen bir çalışma oldu. Sanatla mevcut dünya düzeninin bir ilişkisi, sanatın da içinde üretildiği ve tüketildiği bir ekosistemi var. Ekoloji söz konusu olduğunda sanatı, yaşamdan ve üretimden ayrı düşünmek mümkün olabilir mi? Ama üretim deyince de bu sadece sanatçının kullandığı malzemelerin çevre dostu, sürdürülebilir olmasıyla yahut sergi sponsorlarının yeşil dönüşümcü olmasıyla da ilgili değil. Sanat ve ekoloji ilişkisi söz konusu olduğunda, bizim de bir parçası olduğumuz, karmaşık bir örüntüyle karşı karşıyayız. Kitap öncelikle bu karmaşayı vurgulamayı amaçlayan bir manzarayla açılıyor. Bu karmaşa karşısında belli odaklara tutunmak anlaşılır, örneğin sürdürülebilirlik söz konusu olduğunda sadece “Küresel Kuzey”e bakmak, ekolojik dönüşüm söz konusu olduğunda sanat dahil üretimin sadece karbon izi boyutuna odaklanmak gibi… Bu odaklar körleştirici bir işlev de yükleniyor. Eko-eleştirel yaklaşımların mahiyeti derken biraz da bunu kastediyorum.

“Kitap, farklı politik ekolojik perspektifleri içeriyor. Bu karmaşanın içinde salt belli pragmatik yaklaşımlara, bu yaklaşımları desteklemek amacıyla işlevselleştirilmiş kuramlara odaklanmanın getirdiği kör bakışa bir itirazı olan, sosyal ve zihinsel boyutu ihmal edilmiş ekoloji anlayışına eleştirel yaklaşan metinleri bir araya getiriyor.”

Yazarları ve metinlerini neleri gözeterek, nasıl seçtiniz? Dışarıda kalan yazarlar, metinler oldu mu?

Elbette oldu, zira ekoloji ve sanat ekseninde daha pek çok kitap yapılabilir ve yapılacaktır da… Ama Sanat ve Ekoloji’nin yaklaşımına ve kapsamına dönersek… Kitap, farklı politik ekolojik perspektifleri içeriyor. Bu karmaşanın içinde salt belli pragmatik yaklaşımlara, bu yaklaşımları desteklemek amacıyla işlevselleştirilmiş kuramlara odaklanmanın getirdiği kör bakışa bir itirazı olan, sosyal ve zihinsel boyutu ihmal edilmiş ekoloji anlayışına eleştirel yaklaşan metinleri bir araya getiriyor. Çağdaş sanat ve politik ekoloji ekseninde 1960’lardan bugüne uzanıyor, bunu yaparken de sanatın bilimle ilişkisine, mülkiyet ilişkilerine, kültürel inşalara, bilgi rejimlerine ve oradan sanat tarihi yazımına doğru açılan bir hatta ilerliyor. Yani resim büyüdükçe karmaşıklaşıyor, ama karmaşıklaştıkça da sanatın yaşam ve üretimle birlikteliği daha belirginleşiyor.



Konuyu dönemsel bazda 1960’ları 70’leri odağa almaya başlayarak ele almışsınız. Neden 60’lar ve 70’ler?

Kitabın politik ekoloji ve sanat ilişkisine ayrılan ilk bölümünde 1960’lardan başlayan bir sürece odaklanıldı, evet. Ama şunu da hep akılda tutarak: Ekolojik bir akıl yürütmeyle, heterojen gerçekliklere açık, “ekozofik” bir zihniyet içinden, bütün anlatıları, dönemselleştirmeleri ve hatta sanat tarihini de yeniden ele almak mümkündür. Bu biraz neyin var neyin yok sayıldığı, hangi anlatıların işlevselleştirildiği hangilerinin karanlıkta kaldığıyla da ilgili bir durum. Kitabın belli bir dönemselleştirmeyi izlemek yerine, farklı zamanlara temas etmeye çalışan yapısının ardında böyle bir arayış ve anlayış olduğunu söylemeliyim. 1960’lı ve 70’li yılların pratikleri, bugün sanattaki ekolojik yaklaşımları besleyen, onları idrak etmek için önemli bir kaynak oluşturuyor. Sergiler, sürece dayalı üretimler, kitaplar vs. ile o dönemde sanatta, doğa-kültür ikiliğinin ötesini arayan, sadece çevre değil, politik ve sosyal iklimlerin de gözetildiği kapsamlı bir ekoloji anlayışı belirginleşmeye başlıyor. Somut nesnelerin yanı sıra, dünyanın biyolojik yaşanabilirliğini korumak, doğal kaynakların kullanımı ve korunması için önceliklerin belirlenmesi, insan-makine arasında gelişen ortak yaşamı anlamak, alternatif eğitim, verimlilik ve eğlence modelleri tanımlamak gibi çabaları izliyoruz. 1970’lerde ise biyolojik sistemlerin yanı sıra sosyal ve teknolojik sistemleri de içeren, sibernetikten beslenen geniş kapsamlı sistem ekolojisi tanımlarını görüyoruz. Öte yandan medya ekolojisi kavramı ve bu kavram etrafında yapılan video-deneyler de bu süreçte önemli bir yere sahip. Hızla yaygınlaşan ucuz video teknolojisi ve kablolu televizyon aracılığıyla yapılan, ana akım medyanın tekyönlü yayınlarının yanında çoksesli bir yayın sistemini devreye sokmayı, bu yolla alternatif anlatılar kurmayı amaçlayan deneysel işler bunlar.


“Ve farklı dönemler üzerinden baktığımızda görüyoruz ki, ekolojinin sabit bir kapsamı da yok, zamanla beraber değişen ve dönüşen bir kavram. Bu dönüşüm, ekolojiyi mesele edinen sanat, ekolojiyi mesele edinen bir tarihyazımı için de başka açılımlar demektir.”

Ama kitapta on dokuzuncu yüzyıl sonu ve yirminci yüzyılın ilk çeyreğindeki metinlerden de örnekler yer alıyor. Mesela, Charles Baudelaire benim gibi edebiyat meraklısı biri için dikkat çekici bir isim.

Evet, Baudelaire’in 1855’te Exposition Universelle için yazdığı metnin ilerlemeye dair kısmı yer alıyor bu derlemede. Sanayi Devrimi’yle birlikte gelişen süreci şekillendiren temel anlayış ilerleme. Ya da Baudelaire’in sorguladığı biçimiyle “sonsuz ilerleme”. Çünkü temelinde hep bir ivmeyle devam eden bir zaman anlayışını taşıyor. Bunun da yarattığı sosyal, kültürel ve çevresel bir değişim var. Siyasi gücün bir izdüşümü olarak şehir planlama tutkusu var. Habitatı kent olan sanatçı için bu bir yanıyla içinde yaşadığı, beslendiği ve beslediği ekosistemin de tahribatı anlamına geliyor. Bu açıdan sadece ilerlemeyi odağına alsa da, daha geniş zamanlı düşündüğümüzde ilerlemenin yanı sıra sürdürülebilirlik, kalkınma gibi kavramların kendinden menkullüğünü vurgulayan çarpıcı bir metin.


Baudelaire örneği üzerinden de yinelersem, kitap ekolojik aklın belli dönemlere sıkıştırılamayacağı anlayışını taşıyor. Çünkü ekolojik problemler yaşamla ilişkimizden doğan ve toplumun ürünü olan, yani toplumsal ve de kültürel boyutları olan sorunlar. Ve farklı dönemler üzerinden baktığımızda görüyoruz ki, ekolojinin sabit bir kapsamı da yok, zamanla beraber değişen ve dönüşen bir kavram. Bu dönüşüm, ekolojiyi mesele edinen sanat, ekolojiyi mesele edinen bir tarihyazımı için de başka açılımlar demektir.


Doğu ve Batı perspektiflerinin karşılaştırmaları ve farklılıkları üzerine ve bir de şirketlerin yaşam üzerindeki kontrollerini konuşarak devam etmek isterim. Şirketlerin yaşamımız üzerindeki etkileri aşikar fakat yaşama karşı -bizim henüz fark edemediğimiz- nasıl tehditleri içerdiklerini ve Doğu – Batı perspektiflerinin karşılaştırma meselesine ayrıca bir başlıkla değinmek istemenizin altında yatan sebepler nelerdi?

Doğu ve Batı perspektiflerinin karşılaştırılması değil de doğal addedilen kültürel inşaların sorgulanması ve eleştirisi demek doğru olur. Bu bağlamda kitap, Bruno Latour’un kozmopolitikası ekseninde, büyük Batı anlatısının temellendirdiği kültürel ikilikleri, Batı’nın ilerleme şiarıyla tüm dünyayı katetmesini, bu katedişle beraber nasıl bir gelecek öngördüğünü ya da aslında göremediğini, kör ilerlemeyi de tartışıyor.


Dünyanın katedilmesi de bizi yaşam üzerindeki kontrole getiriyor. Bu konu, ekolojik krizin sosyal ve zihinsel boyutunun idrak edilmesi bakımından önemli. Bunu sömürgeciliğin güncel bir varyantı gibi düşünmek de mümkün. Vandana Shiva’nın vurguladığı gibi tüm çeşitlilik ve farklılıklarıyla yaşam, patentler ve fikrî mülkiyet hakları aracılığıyla şirketlerin mülkü haline geliyor. Tohum tedariğinin şirketlerin eline geçmiş olması, tohumun artık müşterek bir kaynak değil bir şirketin fikri mülkiyetine dönüşmüş olması, çiftçiler monokültüre zorlanıyor olması, dolayısıyla biyoçeşitliliğin bizzat devlet eliyle azaltılıyor olması… Sömürgeciliğin güncel bir varyantı diye tabir etmemin sebebi de bunun uluslararası ticaret anlaşmaları, uluslararası patent kurumlarınca, yani aslında yasal bir form altında, yani yasal bir şiddetle yapılıyor olması. “Yasalara uygun” biyolojik korsanlıklar, tarım ve çiftçi üzerindeki organize baskılar, şiddet ve doğal kaynaklar üzerindeki organize sömürü gibi örneklerle çoğaltabileceğimiz fikrî mülkiyet konusu ekolojik krizden bağımsız değil.


Bahsettiğiniz içerikler, performanslar, çalışmalar ekseninde sanat, söz konusu ekoloji olduğunda, hem birey ve toplum hem de devletler bazında ne kadar etkili olabilir?

Sanatın ve kültürel çalışmaların, bilimsel addedilen yahut belli uzmanlıklara bırakılmış, terk edilmiş bir sorunu, muhtelif ortamlarda tartışılır bir konu haline getirmek gibi bir gücü olduğu inkâr edilemez. Ama sorunuza gelirsem sanat gayet etkili de olabilir yahut hiç etkisi de olmayabilir. Bu, sanatın, yaşamın etik ve politik olarak yeniden üretilmesine ne kadar dahil olup olmadığıyla ilgili bir durumdur.