• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Gerçek Hayat: “Davamız siyasi, ilmi ve edebidir.”

"Gerçek Hayat yazarının bir davası olduğunu, bunun da edebi olandan ayrılamaz olduğunu gösteren bir romandır. Eril zihnin çizdiği sınırlara başkaldırı niteliğindedir." Gülhan Davarcı, Oylum Yılmaz'ın Duygu Asena Roman Ödüllü romanı Gerçek Hayat üzerine yazdı.

Gülhan Davarcı


Oylum Yılmaz’ın Gerçek Hayat adlı romanı, “Anadolu Kadın Evliyalarının Gizil Güçleri ve Gizli Tarihi” adlı bir tez yazan, tez çalışmasını sürdürürken haftada iki gün bir kafede fal bakan Leylâ’nın, edebiyatımızın “Yeraltına Çekilmiş Unutulmuş/Unutturulmuş Devrimci Yazar Kadınlar Cemiyeti”nin üç asli üyesinin çağrısı sonucu, kırklara karışmasını anlatıyor. “Yazdıklarının bir yarısı imparatorluğun, diğer yarısı cumhuriyetin çöplüğüne giden yazgısı karalı Fatma Aliye, eli mühürlü komünist Suat Derviş, genç hanımların sesi, aşk romanlarının yazarı Cahit Uçuk”, toplumsal hafızada yer edinememiş, bastırılan, unutulan, unutturulan bu üç kadın, Leylâ’nın bodrumunda/bilinçdışında ortaya çıkar. Zihninin karanlıklarına çekilir Leylâ ve roman boyunca bilinçle bilinçdışı, hayal ile gerçek, akıl ile delilik arasında gider gelir.



Yaşadığı mahallenin dışına çıkmayan Leylâ, fal baktığı kafede kendisi gibi fal bakan Ayten ve fal baktırmaya gelen Ahsen ile arkadaştır. Bu üç kadının da aşık olduğu adamların tek ortak noktası isimlerinin Ali olmasıdır. Şimdilerde yeni çağcı, eski devrimci Ayten’in siyasi mahkûm olarak hapishanede yatan Ali’si, Boğaziçi Üniversitesi’nde bilim insanı olan Ahsen’in kenar mahalleli kabadayı Ali’si, Leylâ’nın büyük aşkı Ali. Bütün erkekler Ali’dir artık romanda, kimliksizdir. Mecnun’un hayali olan Leylâ’dan, Leylâ’nın hayali olan Ali’ye dönüşmüştür arzu imgesi; imgenin cinsiyeti ters yüz edilmiştir.


Romanın sonunda Ali’nin hapishanede yakılmasıyla Ayten ortadan kaybolurken, Ahsen kabadayı sevgilisi Ali tarafından öldürülür. Ölümünden sonra, Ahsen’in annesinden, arkadaşının trans olduğunu, cinsiyet değiştirmeden önceki isminin Ali olduğunu öğrenir Leylâ. Herkesin ortadan kaybolmaya başladığı anda Leylâ da kendini bulur. Belki de Ahsen ve Ayten de Leylâ’dan başkası değildir; dağılan parçalar toplanmıştır tekrar. “Yeraltına Çekilmiş Unutulmuş/Unutturulmuş Devrimci Yazar Kadınlar Cemiyeti” nin Leylâ’ya verdiği görevin Ali’yi öldürmek olduğu göz önünde bulundurulduğunda, akla şu soru gelir: Ali, Leylâ’dan bağımsız, Leylâ’nın dışında bir erkek midir?

Leylâ sadece romanın diğer kahramanları ile değil, içinde yaşadığı “hamamı yüzünden daimi sisle örtülmüş gibi görünen, puslu, bulanık, rutubetli” semt Çukurcuma ile de bütündür. “Mazgallarından soğuk, küflü, ıslak bir havanın yükseldiği, bodrum katlarına açılan görünmez sözde Bizans dehlizlerinden yukarı doğru üflenen, zamanı soğukta durdurmuş, o kalıcı, o eskimiş havasıyla” semt, “insanı çukurun ta dibine çeker.” “Yalnızlık, yoksulluk ve Çukurcuma bütündü, ayrılamazdı,” der yazar, tıpkı Leylâ gibi. “Şehrin hâlâ en tercih edilmeyen semtinin kıyısında köşesinde yaşamaya” çalışan Leylâ da yalnız, yoksul, kasvetli, tekinsiz, güvenilmezdir. Leylâ da Çukurcuma da şehrin hem içinde hem de şehirden kopuktur. “Semt, sokakları ve birbirine yaslanmış, başları dumandan hiç çıkmayan apartmanlarıyla gölgeli, sisli, renksiz, servisiz, yekpare bir mezarlık mıymış?” Leylâ’nın zihni de tıpkı yaşadığı Çukurcuma gibi mezarlığa dönüşmüştür, ölü yazarlar mezarlığına. Bu yüzden bulanık, sisli, gölgelidir. Mekân ile karakter birbirinden ayrılamaz romanda. Bu gotik mahallenin aklın sınırlarında gezinen Leylâ’sı, hayalleri, hezeyanları, gerçekliği ile klasik anlamda bir kahraman değildir. Yazarın romanda vurguladığı gibi, “kahraman alaşağı” edilmek istenendir, çağı geçendir. Ne Çukurcuma gözde bir semte dönüşür bu tekinsiz haliyle, ne de Leylâ bir kahramana. Ve roman tam başlayacağı yerde biter.


“Hayat ancak erkekler kadın, kadınlar erkek gibi olduğunda değişir.” Bu cümle, metnin genel bağlamı içinde çok daha fazlasına işaret eder. Aklın çizdiği bütün sınırlar muğlaklaştığında, gerçek hayatın aynı zamanda yalan bir hayat olduğu kavrandığında, yalan/hayal/rüya ve gerçek, kadın ve erkek, bilinç ve bilinçdışının ötesinde, bütün ikiliklerin ötesinde, bize bütün ışıltısıyla göz kırpan bir hayat vardır.

Suat Derviş’in “korkulu, karanlık, dramatik ve hatta düpedüz gotik romanı” Kara Kitap, içinde bir mezarlık krokisi ile, Çukurcuma’da Leylâ’nın eline geçer. Leyla’nın görevi bellidir, hayalet avcısıdır o artık, çünkü “...hayal, hayalât bir kadın işidir.” Binlerce kadınsı hayaletin şehre yayıldığı bu semtte hayalden gerçeğe ulaşacak kişi de odur.


Yazar, Leylâ’nın babasına şu cümleyi söyletir romanda: “Hayat işte… Onun kadar gerçek bir yalan, bulamazsın.” Gerçek hayat, aynı zamanda yalan bir hayattır öyleyse. Neyin gerçek neyin hayal ya da rüya, kimin kadın kimin erkek olduğunun değiştiği bir metin durur karşımızda; sabitlenemezliğin, mutlaklığın karşısında, rasyonaliteyi alaşağı eden bir metin. Edebiyatımızın üç kadın yazarını kurmaca karakterine dönüştürerek, ikilikleri yıkma çabasını bir adım öteye taşımıştır yazar. Yalan her an gerçeğe, gerçek hayale dönüşürken, gerçek kurmacaya, kurmaca da gerçeğe dönüşür. Yazar, romanda Fatma Aliye, Suat Derviş ve Cahit Uçuk gibi üç tarihi kadın yazarı kurmaca karakterlerine dönüştürürken, romanın başkahramanı Leyla da onları, “bilincinin alt ve dış yaratıkları” olarak tanımladığı bu kadın yazarları, metnin dünyasında gerçek kılar. “Hayat ancak erkekler kadın, kadınlar erkek gibi olduğunda değişir.” Bu cümle, metnin genel bağlamı içinde çok daha fazlasına işaret eder. Aklın çizdiği bütün sınırlar muğlaklaştığında, gerçek hayatın aynı zamanda yalan bir hayat olduğu kavrandığında, yalan/hayal/rüya ve gerçek, kadın ve erkek, bilinç ve bilinçdışının ötesinde, bütün ikiliklerin ötesinde, bize bütün ışıltısıyla göz kırpan bir hayat vardır.


Edebiyatta esamesi okunmayan bu üç kadın, Fatma Aliye, Suat Derviş ve Cahit Uçuk, Leyla’yı seçmiştir çünkü Leyla kadar kimse net görememiştir onları. Seslerini bugüne taşıyacak kişi çok okuyan ve bir şeyler yazan Leyla’dır. (Ve aynı zamanda yazarın kendisidir.) Leyla hem düşm hem seçilendir. Düşmüştür, çukurdadır çünkü “ölümden beter hayatında yalnız ve yoksul biri”dir. Okuma aşkıyla lanetlenmiştir. Hayatı gerçeklerden değil, hayallerden bilir. Kadın okurun değişmeyen yazgısına tutulmuştur o da. Ama edebiyatın güçlü kadınlarının seçtiği kişi olarak ayrıcalıklıdır da. “Söyle neyi hatırlaman gerekiyor da bunlar musallat olmuş başına?” diye sorar Ayten Leylâ’ya, cevabı ise Fatma Aliye verir: “Biz size bir vazife verdik; bu yaşamaktan, yazmaktan ve okumaktan vazgeçmeme ödevidir. Erkek kahramanı öldürünüz, tarihin ve edebiyatın sahnesinden siliniz, dedik. Davamız siyasi, ilmi ve edebidir.”

Gerçek Hayat yazarının bir davası olduğunu, bunun da edebi olandan ayrılamaz olduğunu gösteren bir romandır. “...hayal, hayalât bir kadın işidir, kendini içtimai hayatta kanıtlamaya çalışan erkek romancıları bir düşününüz, işim hayalledir der iseler, söyleyiniz bana nasıl ekmek yerler! Romanda esas olan hayaldir demek, ben kadınım demektir, anlasanıza. Bir kadın kadar hayalci ve zayıfım demektir.” Öyleyse, kadın romancının işi de hayalden bahsetmektir. Eril zihnin çizdiği sınırlara başkaldırı niteliğindedir Gerçek Hayat. Bu nedenle, romanın 2017 yılında “Duygu Asena Roman Ödülü”nü almış olması, fazlasıyla hak edilmiş bir başarıdır.


Yazar, Gerçek Hayat ile sadece edebiyatımızın kadın yazarlar silsilesine bağlanmaz, aynı zamanda yarattığı gotik atmosferle, edebiyatta kadına has bir tür olarak kabul edilen gotik mirasa da sahip çıkar.

Son olarak üzerinde durulması gereken nokta, Oylum Yılmaz’ın bu romanla edebiyat dünyasında kendisini nerede konumlandırdığıdır. Yazar, Gerçek Hayat ile sadece edebiyatımızın kadın yazarlar silsilesine bağlanmaz, aynı zamanda yarattığı gotik atmosferle, edebiyatta kadına has bir tür olarak kabul edilen gotik mirasa da sahip çıkar. Gotik anlatılar; rüyaların, hayal gücü insan ve figürlerin, gerilim içinde, kasvet, korku dolu bir atmosferde, şato/kale/konak gibi mekânlarda, genelde kadın kahramanların merkezde olduğu anlatılardır. (Çukurcuma da Leylâ’nın kalesi olarak düşünülebilir.) Gotik türün ilk örneklerinden sayılan İngiliz yazar Charlotte Bronte’nin Jane Eyre romanındaki çatıdaki ‘deli’ kadın Bertha gibi, Leylâ’nın bodrumu da hayatın dışına atılmış kadınlarla doludur. (Eleştirmen Sandra M.Gilbert ve Susan Gubar; Bertha karakterini, Jane Eyre’in bastırılmış dişil kimliği olarak yorumlayarak feminist edebiyat eleştirisine ciddi katkı yapmıştır.)


Yazar, Leylâ’nın evinde edebiyatımızın üç yazarını buluşturduğu ilk sahnede İngiliz yazar Jane Austen tarzı bir dekor kurar: “Can havliyle fırlıyorum yerimden ve dağıtıyorum zigonları berjerlerden sarkan naylon çoraplı dizlerin önüne. Kafamı kaldırıp bakamıyorum ezikliğimden, peçete, çay servisi, kısır, poğaça ve jöleli pasta derken, ancak oturuyorum yerime.” Jane Austen romanlarının zaman zaman erkek edebiyatçılar tarafından “kadınların çay sohbetleri” olarak değerlendirilip hafife alındığı düşünüldüğünde, Gerçek Hayat romanında önemli sahnelerinden birinin çay ve kısır ile başlatılmış olması tesadüf olmamalı. Zigonlar dağıtılır; kısırlar alınıp çaylar yudumlanırken, ‘Ali’yi öldürme planlarının temeli atılacaktır odada.


“Roman, okuyanı tutar elinden bir yere götürür. Bunu inkâr edemezsiniz. Ve o yer, yazarın mesuliyetindedir. Kim okuyarak ve yazarak kaçmaktan söz etse, ondandır ki güler geçerim. Gevelemeyi bırakın da, sadede, hakikâtin kendisine geliniz, derim!” Böylece, kadın yazara, en azından kendisine, bir sorumluluk biçer gibidir yazar. Bu sorumluluk, kadın yazarın yarattığı dünyada okuyucunun neye tanıklık edeceği ile yakından ilintilidir.


“Ne söyleyebilirim ki ona, neyle nasıl teselli edebilirim, kıymeti bilinmemiş bir yazar ömrünün bedelini, onun birkaç kitabını okuyarak nasıl ödeyebilirim?” diye sorar Leylâ. Yazar, unutulmuş kadın yazarların, sadece kitaplarını okuyarak değil, onları metnine dahil edip günümüze getirerek de öder vefa borcunu. Yazarla kahraman da birbirine geçer bu noktada. Hayali, rüyayı, muğlaklığı, fantastik olanı anlatmak, aklın sınırlarıyla oynamak bizahiti kadın yazarın işidir, der gibidir yazar. Eril edebiyatın keskinliğine, gerçekliğine, aklına meydan okur. “Ey gerçek hayat, ah sen mahzun, göze bir var bir yok karabatak! Davamız bizatihi sensin,” der cemiyetin üyeleri ve Suat Derviş ekler: “Hayallerimiz içimizde, hayatımızın kendisindedir, hayat gerçektir. Hemşirelerim, biz bu gerçeğin içinde varlığımızı göstereceğiz. Kendimiz gibi, kendiliğinden, hissi ve düzen bozucu davamızın izini süreceğiz.” Gerçek hayat, hayal hayattır öyleyse kadın yazarda.

İncelikli bir dille örülmüş, klişelere düşmeden kadın olmaya, kadın yazar olmaya dair kafa yoran önemli bir eser olarak duruyor karşımızda Gerçek Hayat.


GERÇEK HAYAT

Oylum Yılmaz

İletişim Yayınları, 2017