• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

“hayat işte, gerçek bir yalan…”

Şule Tüzül, 2018 yılında Duygu Asena Roman Ödülüne layık görülen Oylum Yılmaz’ın ikinci romanı Gerçek Hayat üzerine yazdı: "Yazar, edebiyatın henüz keşfedilmemiş köşeleri var mı diye meraklı bir kedinin adımları ile yol alıp, yazının sınırlarını tek tek yokluyor."


Bazen deriz ya; bilim kurgu sevmem, postmodern romanları tercih etmem, fantastik bana uymaz… Kitaplar da insanlar gibi. Asla yakınlık kuramayacağınızı düşündüğünüz insanlarla bir bakmışsınız dost olmuşsunuz, bir bakmışsınız en keyifli paylaşımları hiç ummadığınız insanlarla yapıvermişsiniz. Kitaplar da öyle. İyi kitaplar iyi insanlara benzer. Eğer bir kitap iyi ise derdini iyi anlatıyor demektir, hangi tekniği yöntemi kullanırsa kullansın iyi kitap kendini okutur.



2018 yılında Duygu Asena Roman Ödülüne layık görülen Oylum Yılmaz’ın ikinci romanı Gerçek Hayat, kendini okutan romanlardan. Postmodern ve fantastik özellikleri olan deneysel bir roman. Postmodern kitaplara biraz mesafeli duran bir okurum. Ancak Gerçek Hayat’ta daha ilk sayfalardan kendime yakın bir dünyanın içinde buluverdim kendimi. İyi kitaplar, sözcüklerle ifadesi mümkün olmayan duyguları mümkün kılarak o duyguyu okurlarına geçiriyorlar. Gerçek Hayat, o duygu ile sarıp sarmalayıverdi beni, “ne kadar bana benziyor” dedirterek içine çekiverdi. Hele kadınsanız, hele hele de edebiyatla içli dışlı yaşayan bir kadınsanız, sizin de bir parçası olduğunuz ortak bir davanın kelimelere dökülmüş hikâyesiyle baş başa buluveriyor okur kendini. Oylum Yılmaz, sanki tüm kadınların içini bambaşka bir dilde tercüme ediyor.


Gerçek Hayat’ın ön planında Anadolu kadın azizeleri hakkında bir tez yazmaya çalışan, kendinden ve hayatından memnuniyetsiz, bir yandan para kazanmak için bir kafede ara sıra falcılık yapan Leylâ’nın hikâyesi var. 130 sayfalık kısacık bir roman. Ancak bu kısacık romanda sayfalar ilerledikçe Leylâ’nın hikâyesi onlarca yeni hikâye ile zenginleşiyor, derinleşiyor. Edebiyat, yazarlık, dostluk, zaman, aşk, toplumsal cinsiyet, mekân, doğa ve kadın, masaya yatırılan başlıca meseleler. Hayal ve gerçek, gerçeküstü mekân ve kahramanlar, hayaletler, melekler, ölüler romanın içinde bir koşudur tutturmuşlar, ne zaman nerede karşınıza çıkacakları belirsiz, iç içe geçen hikâyelerin içinde ilerliyorsunuz. Bir roman ya da öykü okurken en sevdiğim iki şey: tekinsizlik ve muallaklık. Gerçek Hayat’ta peşinizi bırakmıyorlar. Çukurcuma, Büyükada, İstanbul bir masalın mekânlarına dönüşüyorlar. Bununla da kalmıyor anlatılan mekânlar kahramanlarla özdeşleşiyor, mekânlar da roman kahramanlarına dönüşüyorlar.


“Ayten’e anlatamam. Şehri sevmeyi değil, özlemeyi biliyorum, diyemem. Aileden. Bir buçuktan iki gibi, özlemekten sevmek diye bir şey varsa, öyle biliyorum İstanbul’u özleyerek sevmeyi, demem.”


Fatma Aliye, Suat Derviş ve Cahit Uçuk, tıpkı Leyla, Ayten, Ahsen ve Ali gibi hem hayal hem gerçek kahramanlar olarak günlük hayatın bir parçası oluveriyorlar…


“Babam olsa, hayat işte kızım, derdi. Onun kadar gerçek bir yalan, bulamazsın,” diyor Leylâ.


Peki ne yapacağız? Bir yalanın içinde nasıl yaşayacağız? Bu hayata nasıl katlanacağız? Eh işte edebiyat tam da burada imdada yetişiyor. Fatma Aliye, tarihin derinliklerinden çıkıp romanımızın ana kahramanı Leylâ’ya diyor ki: “Yalanı mağlup etmek ancak onun olmadığı yeni bir yalan, yeni bir hikâye yaratmakla olur Leylâ. İçinde kendi hayatınızın nefes alıp verdiği yeni, hakiki masallar yazarak olur.” Suat Derviş ise ayaklarını yere vura vura söyleniyor: “Edebiyat bizatihi iddiadır! İddiası olmadığını söyleyen edebiyatçıya gülerim, her devrin nemelazımcıları vardır, o da işte ancak onlardandır.”


Gerçek Hayat, kolay bir metin değil. Oylum Yılmaz’ın teknik tercihleri ve anlatım biçimi okura hazır bir sofra sunmuyor. Aksine yazar, edebiyatın henüz keşfedilmemiş köşeleri var mı diye meraklı bir kedinin adımları ile yol alıp, yazının sınırlarını tek tek yokluyor. Bu durum yazarı olduğu kadar, zor metinleri tercih eden okurlar için de bir hazza dönüşüyor.


Romanın çok güçlü bir kurgusu var, ki aksi olsa 130 sayfalık kısacık bir romanda derdini anlatmak mümkün olamazdı elbette. Diğer yandan romanın en güçlü ögesi dili. Gerçek Hayat, büyülü bir roman ama bunun nedeni sadece hayalle gerçeğin iç içeliği değil. Büyülü olmasının ana nedeni romanın dili! Dil, hem kurgu, mekân ve anlatım gibi romanın diğer ögelerini üst düzeye taşımış hem de romanın ana kahramanlarından birine dönüşmüş, ki aksi durumda Gerçek Hayat, “Davamız siyasi, ilmi ve edebidir,” diyen bir davanın romanına dönüşemezdi düşüncesindeyim. Gerçek Hayat’ta dil, başlı başına bir kadınlık hali, kadın hikâyesi.


“Hanımefendilik, bir zarif yoksulluk hali, varlıkta ya da yoklukta fark etmez, dünyayı ezilene, şanslıysan ezene kadar alttan almak hali…”


“Kadın yazar” ya da “kadın” sorunu, konuşup konuşup bir noktaya getiremediğimiz, sonlandıramadığımız meseleler. Konuştukça da sorunu anlamak ve çözmekten çok iyice anlamını yitirmesine yol açar bir hale de getirdik yıllar içinde. Oylum Yılmaz bu meselelere nasıl farklı bir yoldan ulaşırım’ın, farklı bir hikâye ve dille nasıl sorunun özüne inebilirim’in peşine düşmüş. Bu kapsamda Fatma Aliye, Suat Derviş ve Cahit Uçuk’u romanın güçlü kahramanlarına dönüştürmesi boşuna değil. Onların nezdinde hem gelmiş geçmiş tüm kadın yazarlar bu üç isimde simgeleşiyor hem de Oylum Yılmaz hepimizin sorumluluğunu üzerine alarak hepimiz adına bir vefa borcunu yerine getiriyor, diyebilirim. Kitabın ilerleyen sayfalarında Emine Semiye, Belkıs Şevket ve İsmet Hakkı Hanım da bu minvalde romanda yerlerini alıyorlar.


Oylum Yılmaz, kendisi ile yapılan söyleşilerin birinde cinsiyetsiz bir roman yazmaya çalıştığını söylemiş. Bence romanın cinsiyeti var: Gerçek Hayat, bir kadın olarak duruyor karşımızda. Her yönüyle, dili, anlatımı, üslubu, konusu, yazım teknikleri ile bence son derece kadınca bir şey yapıyor: erkeklerin edebiyatta çizdiği sınırlara, kurallara, tarih boyunca alışılagelmiş eril anlatıma ve yöntemlere kafa tutuyor, bunu da bir erkeğin kafa tutuşu gibi değil bir kadının kafa tutacağı biçimde yapıyor.


Dün de bugün de tarih boyunca, hemen her alanda olduğu gibi edebiyatta da kendini oldukça da sert biçimde gösteren erkek egemenliği, sadece kadınları baskılayarak, yok sayarak yapmıyor bunu. Aynı zamanda eril dil ve yöntemleri dayatarak da yapıyor. Doğayı ve hayvanları hiçe sayan insan merkezli dil ve anlatım bu durumun uzantısı. Gerçek Hayat, edebiyatın eril iktidarının çizdiği sınırları ve kuralları zorluyor. Bunları aşmak ve yıkmak gibi bir role soyunmuyor, bu uğurda bir kapı açmayı tercih ediyor, çünkü bu bir dava işi. Tek başına gidilecek bir yol değil. Gerçek Hayat, tam da bu nedenle bir davanın romanı. Kadın sorununu dert edinen herkesi bu davaya davet ediyor, hepimizi temsil ederek ve hepimizin sesi olmaya çalışarak. Bu doğrultuda, gerçek ile yalan, gerçek ile hayaller, kadın ve erkek, yaşam ve ölüm, akıl ve delilik, yazarlık tanımları yeniden yapılıyor. Tanımlar yeniden yapılmalı çünkü bugün eril dilin tanımlarıyla kurulan dünya bireysel yaşamlarımızın nasıl olacağını belirleyerek bizleri kendimizin değil başkalarının tercihleri ile yaşamaya zorluyor. “Gerçek hayat” sorgulanmadan, “gerçek hayat” diye dayatılan düzen ters yüz edilmeden dava kazanılmayacak, bu “gerçek”in altını çiziyor Gerçek Hayat. Tüm bunları yaparken Oylum Yılmaz’ın çok iyi kullandığı bir diğer anlatım ögesi ise mizah. Hem zor, emek isteyen hem de eğlenceli bir metin Gerçek Hayat.


Ama Gerçek Hayat şunu yapmıyor: Kadınlık ve kadın yazar meselelerini edebiyatın önüne geçirmiyor. Zaten “Edebiyatın önüne geçen her mesele, her düşünce edebiyata ihanettir, başka bir şey değil,” diyen bir yazar Oylum Yılmaz.


Oylum Yılmaz’ın roman boyunca titizlikle ve tam kıvamında yerleştirdiği, pek de alışık olmadığımız kelimeler, dili büyülü bir hale getiriyor: “sarsalaya sarsalaya sürüklemek”, “ölümsek bir hayat”, bunlardan bazıları.


Zaman, romanın kadın sorunu kadar dert edindiği, masaya yatırdığı ana kavramlardan biri.

“Zamansa, en nihayetinde sen artık onun farkında olmadığında, içinden geçen lanetli bir şeydi.”


Gerçek Hayat’ı leziz yapan diğer bir öge ise bölüm başlarında yer alan, Melih Cevdet Anday’ın Teknenin Ölümü adlı kitabından yapılan alıntılar.


K24’te, Sibel Oral ile yaptığı söyleşide Oylum Yılmaz diyor ki; “Gerçek Hayat’ı okuyan sınırları unutsun bir süre, o da kendi kendine, kendi içinde karışsın isterim… Başka bir hayatı hayal etme gücü geçsin ona okuduklarından. Başka bir hayatı kendinde hayal etsin. Bilmem çok şey mi istiyorum?”


Bende tam da böyle oldu sevgili Oylum Yılmaz. Darısı diğer okurların başına…


GERÇEK HAYAT

Oylum Yılmaz

İletişim Yayınları, 2017

130 s.