• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Hastalığı iyileştirmenin bedeli: Atılgan’ın öfkesi

"İçin için biliriz ki anlatmak da, yazmak da, düşünmek de, arayışın ta kendisidir. Yusuf Atılgan arar. Onu en çok arayışı ele verir. Ve okurunu kendine bağlar, sevdirir, sevdirir…" Oylum Yılmaz, romanları bağlamında Yusuf Atılgan ve edebiyatı üzerine yazdı.



Tarihlerden 1950’lerin içinde bir yerlerdeyiz, iki ana akım yer bulmuş kendine Türk edebiyatının içinde: Toplumsal gerçekçi sol yazarlar ve varoluşçular. Ancak tıpkı modernitenin içinden önlemez bir şekilde uç veren, her şeyi bozuma uğratan postmodernite gibi, kıyıda köşede kalmış bir adam, başka bir şeyler yazmakta, yaşamakta ve düşünmektedir… Kasabalar hiçleşir, şehirler kasabaya döner, geçmişin zenginliği yerinde yekpare kalır da şimdiye hiç değmez, yansımaz, dokunmaz olur. Cinsel doyum bir ergen düşü olsa olsa, sevgisizlik bireyin içini ve dışını almış, insanın iç dünyası en az dış dünyası kadar çoraklaşmıştır. Çünkü bir köşede Yusuf Atılgan yazmaktadır… Ortada ağızdan hiç gitmeyen bir kupkuru tat, iştahsızlık, tekdüzeliğin deliliğe en yakın hali, belki biraz arayış, sevgiye dair zayıf bir inanç ya, yine de hep ama hep geri dönen, umutsuzluk ve sıkıntı vardır. Sıkıntı dile döner, dilin kendisi olur sıkıntı. Yusuf Atılgan var olur. Sıkıntılıdır… Bir alaycı kahkahası bile yoktur Atay misali içimize rahatlık veren. Rahatsızdır… Rahatsızlıktan kendine bir yazın evreni yaratıp yaratıp yok eder. İnsafsızdır… Hümanizm içinde ne zaman ölmüştür bilinmez ama bizim içimizdeki insanı insafsızca en iyi o anlatır. Yine de için için biliriz ki anlatmak da, yazmak da, düşünmek de, arayışın ta kendisidir. Yusuf Atılgan arar… Onu en çok arayışı ele verir. Ve okurunu kendine bağlar, sevdirir, sevdirir…

Hiç-adamlar: Arayışların ve bulamayışların kahramanları “Birden kaldırımlardan taşan kalabalıkta onun da olabileceği aklıma geldi. İçimdeki sıkıntı eridi.” Umutlu ya da belki umutsuz diyebileceğimiz o arayışı daha ilk cümleden itibaren başlatır Yusuf Atılgan ‘Aylak Adam’da. Büyük şehir hayata dair türlü çeşit olanakların da sahnesi gibi görünür ya, romanın hemen ikinci cümlesi bu olanaklılığı siler süpürür insafsızca: “Bu sıkıntı garson yüzündendi. Öyle sanıyordum. Paltomu tutarken yüzünü görmüştüm: Gülmekten değil sırıtmaktan kırışmış, gözleri, ne derler, sırnaşık mı, yok yılışıktı. Para versem eli elime yapışacaktı. Vermedim.” Bakışın öznesi olarak dolaşır aylak adam şehirde. Bunun gücünü, iktidarını, rahatlığını yaşar. Ama dramatik bir şekilde yine şehirde dolanırken, yaşarken, bakışın nesnesidir aynı zamanda ve bunun verdiği sıkıntının, rahatsızlığın haddi hesabı yoktur. Bu sıkıntıyla boğuşur durur kahramanımız. Yani C. Onun adını bile söylemez bize Atılgan. İsim dediğin nedir ki, daha biz kim olduğumuzu bile bilmeden bize verilmiş anlamsız bir sözcük. Bir insan hakkında fikir verebilecek en son şey…

Aylak adam, adı üstünde hiçbir şey yapmadan dolaşır şehrin, kışın, baharın, yazın ve sonbaharın içinde. Roman dört mevsime bölünmüştür ironik bir şekilde. Zira doğaya dair hiçbir his, hiçbir anlatım zenginliği, sezgi, ifade, ima yoktur metnin içinde. Aylak adam arar, şehrin yarattığı tesadüflerin içinde sürüklenir, kadınların peşine takılır, sinemalara, muhallebicilere girer çıkar, tramvaylara, otobüslere iner biner… Sıkılır, sıkıntıdan kurtulmaya çalışmaz, içinde sıkıntıdan kurtulacağına dair bir ümit yoktur, sıkılmaktan bir tür var oluş tutturur. Atılgan’ın Aylak Adam’dan sonra kaleme aldığı Anayurt Oteli’nin efsaneleşmiş anti-kahramanı, hiç-adamı Zebercet’in var olma mücadelesi ise takıntılar üzerinedir ya, hikayenin geçtiği taşra kasabasının kendisidir bu defa sıkıntı. Tüm olanaksızlıkları, çıkışsızlıkları ve tekdüzeliğiyle taşra kasabasının ruh hali Zebercet’in içinde bir nabız gibi atar. Hikaye boyu geciken Ankara treniyle gelen esmer kadının geri dönüşünü bekler Zebercet. Kadın, gelmez… Bütün hayatını bu takıntılı bekleyişe çevirir Zebercet; kadın gelmedikçe, arzu nesnesi eline geçmedikçe, bu hayal kırıklığını giderecek, onun yerine koyacak bir şeyler de bulamaz hayatında. Aylak Adam ümitsiz arayışın romanıysa Anayurt Oteli kesinlikle bulamayışın romanıdır. Zaten orada biryerlerde hiç olmayan bir şeyi bulamayışın romanı, yazgısı… Modernitenin sonu, Atılgan’ın mizacı Bulamayışın büyük trajedisini kavrayabilmek için hiç kuşkusuz arayış izleğine dalmak gerekir. Arayışın kaynağında ne vardır peki? Bu büyük sıkıntıyı giderme ihtiyacı mı, yoksa o doyurulamayan arzuyu duyurma, tatmin etme güdüsü mü, ki insanı bu anlamda yaşamda tutan? Aslında her ikisi de. Aylak adam hiç yılmadan, kendisinden beklenmeyecek bir kararlılıkla, büyük bir umutla ‘o’nun peşinde, ideal aşk imgesini bulmak suretiyle, sıkıntıdan kurtulma ümidindedir. Bu noktayı Nurdan Gürbilek eşliğinde açmaya çalışalım. Gürbilek “Yer Değiştiren Gölge”de, bir an Ahmet Hamdi Tanpınar’la Yusuf Atılgan’ı karşılaştırır. Tanpınar Atılgan’ın edebiyat fakültesinde hocasıdır ve Atılgan yazarlık mizacında Tanpınar’ın büyük bir etkisi olduğunun altını çizer. Gürbilek buradan yola çıkarak Tanpınar’ı modernitenin başına, Atılgan’ı ise sonuna koyar. Dış dünyadaki daralmayı, bozulmayı hissedip zenginliği, bütünlüğü iç dünyasında arayıp bulandır Tanpınar. Modernizmin başlarında insan ruhu için hala bir ümit vardır çünkü. Geçmişin yokluğundan bile beslenmeyi sürdürür, rüyanın diliyle konuşur, rüyanın içinde yaşar, her şeyi, tüm yaşamı bir rüyanın içine dahil etme arzusundadır. Oysa modernizmin sonlarına geldiğimizde acıyla görürüz ki, ruhun bütün beslenme kaynakları kurumuştur. Atılgan için, ne iç dünyasında ne dış dünyada ‘değer’ bir şeyler vardır. Kuru, çorak, kısır, sıkıntılıdır hem ruhu hem de dışarıdan ona doğru her gelen.( Söz gelimi Saatlerin Tıkırtısı adlı öyküsündeki anlatıcı, tekdüze bir hayatın içinde yaşayıp giden saat tamircisinin bir gün gelip en nihayetinde saatlerin yapıldığı, o dağları karlarla kaplı güzel yeri merak edeceğini hayal eder. Ancak bundan derhal vazgeçer. Böylesine insani, insanın iç ve dış dünyasını zenginleştirecek bu türlü bir merakı kahramanına sözde bile olsa, hayal ettirmekten yoksundur. Darlığın, yoksunluğun, derinliksizliğin duvarlarını kalınlaştırır da kalınlaştırır.) Karşıtlıkları bir bir sıralar Gürbilek: “Huzur’un, Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün, Bursa’da Zaman’ın yazarı ile Aylak Adam’ın Saatlerin Tıkırtısı’nın yazarı: Biri bütünsel, yekpare bir zaman arayışında diretiyor, öteki çoktan vazgeçmiş bundan; darlığın, rutinin alanına çekilmiş, kulağını saatlerin tekdüze tıkırtısında yaşanan bir hayatın sesine dayamış. Biri estetiğini rüya üzerine oturtmuş, her şeyi geniş imkanlı bir rüyanın içine çekmeye çalışıyor; öteki rüyaya malzeme oluşturan sıkıntılı içeriklerle uğraşıyor. Biri ‘biz’ diyebiliyor hala, birlikten, süreklilikten yana; öbürü ‘ben’ demekte bile zorlanıyor. İki farklı mizaç, iki farklı dil.”

Peki nasıl olmuş da Tanpınar Atılgan’ın yazarlık mizacını etkilemiştir? Yazara göre Atılgan Tanpınar’da bulduğu ideal aşk nesnesinden, mutlak doyumdan vazgeçerek, bunun ötesine cesurca bir adım atarak yazmıştır: Öteki’nin kötücül, bunaltıcı, insanı boğan yüzünü kabullenmiş, bu yüzleşme neticesinde duyduğu sıkıntıyla baş etmeye çalışarak kendini bir yazar olarak var etmiştir.