Ara
  • Litera

itiraz, reddediş, tükeniş: lojman

"Aşı" ve "Et Yiyenler Birbirini Öldürsün" adlı ilk iki romanıyla dikkatleri üzerine çeken Ebru Ojen'den yeni roman: "Lojman". Yazar, bu sefer de çok boyutlu, anlam yönünden zengin ve nitelikli anlatımın bütün olanaklarından yararlanan bir hikâyeyle çıkıyor okurlarının karşısına. "Lojman"ı Deniz Poyraz değerlendirdi.


DENİZ POYRAZ


Tekinsiz bir atmosferin gölgesi altında yaşayan yalnız bir kadının, Selma’nın hikâyesi Lojman. Tuhaf, karanlık ve âşık bir kadın Selma. Van Gölü’nden Süphan Dağı’na yükselen yekpare manzara altında, Erciş Ovası’ndaki bir ilkokul lojmanında yaşıyor. Fırtınanın ezdiği taşra kışının ortasında meçhule giden ve bir türlü dönmeyen öğretmen kocasını bekliyor.

Üçüncü çocuğunun doğumuyla açılıyor roman. Selma doğurmuyor da âdeta mevcudiyetine düşman bir varlık bırakıyor karnından. Reddetmiyor bebeği belki, ama kabullenmek de istemiyor. Bebeğin kımıldayan, kıvranan gövdesini yarısı koparılmış bir solucana benzetiyor. Hiç doğum yapmamış gibi yabancı duyuyor kendini; çocuklarına ona ait değilmişlercesine soğuk davranıyor. Çocuklarının beklentileri, taşranın yabansılığı, lojmanın ruhsuzluğu, kocasının hiçliğe karışıp gidişi kademe kademe tüketiyor onu. Etobur balıkların ortasına düşmüş sedefli bir deri parçası gibi hissediyor kendini. Roman ilerledikçe Selma’nın baskıladığı arzularını, tabiatını, yaşama bağlandığı noktaları birer birer keşfediyoruz. Kadın olmanın kendisi, düzenin dayattığı annelik rolleriyle çatışıyor sık sık. Bu açıdan Selma karakteri, uzak bir “antik-akrabası” olarak nitelendirebileceğimiz Medea’yı selamlarcasına, kadın ve toplum çatışmalarına çağdaş bir katkı yapıyor.


Romanda öne çıkan diğer karakter Görkem. Selma’nın tüm varlığına, Selma’nın Selma oluşuna tezat kızı. Kurgu boyunca, neredeyse ayaklı bir Elektra kompleksi olarak gösteriyor kendini. Sanki bütün fallik dönemini sevgisizlikle geçirmenin doğal bir neticesi olarak, annesine karşı yoğun bir kızgınlık, kıskançlık, hatta gizli bir nefret duyuyor. Görkem, metnin esas meselelerinden biri olan “annelik hesaplaşması” ve “kadınlık durumu” üzerine kurulu yapısını kuvvetlendiren bir öğe olması bakımından da önemli bir karakter. Annesine kini dağlar kadar. Selma’ya bakınca, “annelikten nasibini alamamış bir mahluk” görüyor. Ergenlik arifesindeki düşlerine kabuslar karışıyor sık sık. Annesiyle arasında geçen bir “ördek meselesi” var ki, ilişkilerinin fay hatlarını tamamen ortaya çıkarıyor, okurun da sinir uçlarına değiyor. Fakat Görkem de her çocuk gibi, tüm o sevgisizliğine ve merhametsizliğine rağmen hâl çareyi yine annesinden ummakla lanetlenmiş bir karakter olarak karşımıza çıkıyor.


Neticede Lojman, küçük bir evren modeli. Gri, kapalı bir mikro-kozmos. Ait olamama hâlinin ete kemiğe bürünen simgesi.

Hiyerarşi ve adaletsizlik yerleşik düzenin en küçük hücresi olan ailede başlıyor; çatışma katlanarak büyüyor ve nihayet toplumsallaşıyor. Ezen ve ezilen aynı potaya dökülürken, tüm verili roller de birbirine kaynıyor. Lojman, toplumsal cinsiyet okumalarına ardına dek açıyor her satırını. Selma’nın, belki de sadece, romandaki diğer yetişkin kadın karakter olan Songül’le ilişkisinde sahiden huzurlu ve güvende hissettiğini fark ediyoruz. Nedenini açıkça göremesek de aralarındaki bağı seziyoruz. Selma ve Songül’ün ilişkisi, kurgusal açıdan pek çok imkâna kapı aralayabilecekken, yazar sanki burada frene basıyor. Birkaç nahif sahneyle değerlendiriyor durumu. Ayrıca, Selma’nın oğlu Murat da dahil olmak üzere, diğer karakterlerin iç dünyaları da gölgeli hep, “uzaktan uzağa” ele alınmış. Okura bunu düşündüren şey metne dair bir eksiklik hissi değil elbette. Aksine, hikâyenin dört yanına sirayet etmiş anlam zenginliğinden, nitelikli anlatımdan ve çok boyutluluktan biraz daha istifade edebilmek.


Neticede Lojman, küçük bir evren modeli. Gri, kapalı bir mikro-kozmos. Ait olamama hâlinin ete kemiğe bürünen simgesi. Taşra bir yanıyla güvenli olsa da öte yandan muhafazakâr bir yaşama biçiminde direten, bireyi kuşatan bir küçük dünya. Selma’yla beraber camdan seyrediyoruz bu dünyayı. Bizi içeriye, içimize hapseden o dış dünyayı. Hep çağıran hep vaat eden, fakat asla güvenilmeyen doğayı. Tüm o vahşilik, kaygılar, korkular normalleşiyor sayfalar çevrildikçe. Sonsuzluğa doğru savruluyor Selma’nın yaşantısı. Kuyruğunu yutan yılan misali, kendi parçasına yutuluyor.