• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara
  • Litera

Jean-Louis Fournier: Tek Yalnız Ben Değilim

Tan Doğan, Jean-Louis Fournier üzerine yazdı: "Zekâsına, kültürüne, birikimine; analiz-sentez yetisine, dil ustalığına, üslûp tadına, dahası muzırlığına yakayı kaptırmaya görün, yandığınız resmidir!"

Tan Doğan

Bir “Fournier Okuması” mı yapacaksınız? Eyvâh! Çok ivedi, iki olguya, tâ baştan “cepte!” demeniz kaçınılmaz: Melankoli ve ironi. Yâni, bir “acı tebessüm”dür Jean-Louis Fournier, hem yüzünüzün hem aklınızın hem de gönlünüzün aslâ pişmân olmayacağı…

“Yalnızım” demeyen yalnızlara…


“Bir Yalnızın Seyir Defteri” diyerek ilk adımı atsak, hiç de yanlış saymazdı bu başlığı kimse! Ne ki varabilir miydi 83”üne, ciddi-yalnız biri olsaydı Fournier, ironik bıkkınlığının kamburundan uzak, salt gözyaşı döke döke ve saya saya yıllarını amuda kalkıp, kusa kusa bir başınalığının acısını, kült kalemini küt kılmadan?! Evet yalnız, evet hüzün yüklü, evet kırgın ve bıkkın, evet yaşlı, fakat hâlâ “kitap yazma” peşinde bir çocuk, bir ergen, bir delikanlı, her harfinin hesabını verecek kadar titiz, güçlü, dikkatli, tüm “rahat” görünümünün ardında, kuyu kaza kaza iğnesiyle ve de batıra batıra çuvaldızını en çok kendine!



Hangi kitabını okursanız okuyun, göğsünüz sıkışır “mutlak hüzün”den, acının en derini yırtar ruhunuzu ve bir yaban tebessüm çivilenir yüzünüze, öylece kalır! Zekâsına, kültürüne, birikimine; analiz-sentez yetisine, dil ustalığına, üslûp tadına, dahası muzırlığına yakayı kaptırmaya görün, yandığınız resmidir! Tüy kadar hafif, taş kadar sert bir düşün-dil ustasıyla tanışmak ve tartışmak hem yüreğinizi burkar, hem zihninizi açar; gerçekçi-duygusal bir yolculanışla, adım adım ortak eder sizi serüvenine ve dilinize düşer şu tümce de, şaşarsınız: Tek Yalnız Ben Değilim (1) demişsin ya, doğru; tek yalnız sen değilsin; ben de yalnızım, ben de, ben de!...”


İkisini harmanlamak pek zor olsa da, metnin tadını, eleştirel-sorgusallıkla çıkarabilen bir “okur” iseniz, “karşıtlıklara, çelişkilere, tutarsızlıklara, yanılgılara, açmazlara, çıkmazlara, mantıksal hatâlara ve yanlışlıklara; gelgitlere, kötümser-karamsar ve de iyimser-aydınlık sularda kurbağalama, kelebek, sırtüstü ve de serbest yüzmelere hazırım!” demelisiniz, iyi bir yüzücü olduğunuzu ispâtlamaktan çok, yüzmeyi bildiğinizi göstererek önce kendinize!


Sıcak, soğuk, ılık suları kulaç kulaç aşma; kimi uzun kimi kısa “anlatılar”la sayfaları adım adım alma, alıntılar üzre/içre yaza yaza “yalnızlaşma zamanı” şimdi!...


Şöyle uydurur kitabına başlarken sözlerini: “Yetmiş yıl sonra seksenli yaşlarını sürmeye başlamış hayat dolu Jean-Louis, tüm panjurları kapalı olan komşusunun evinin kapısında öfke içinde tepinip söyleniyor.” Söylene söylene “kitabına uydurur” tam yüz kırk üç sayfa boyunca sözlerini: “Yanında biri olsun istiyor. Acı veren yalnızlığına daha fazla katlanamıyor.”(s.9) Hem kovar hem kucaklar tam bir ajitasyon erbâbı yazarımız yalnızlığı, yalnızlığını, tam seksen üçlük delikanlı dillerince! “Herkes beni terk etti, on yıl önce karım Sylvie, kısa bir süre önce de küçük kedim Salomé, bir başka deyişle hayatımı sürdürmeme yardımcı olan herkes beni terk etti.”(s.10) “Herkes”: Karısı ve kedisi… Hepsi bu!...


“Yalnızım. Kuzey Denizi”nin kıyısında ağlamaya başlıyorum. On yaşındayım.”(s.13) Seksen üç”ten on”a yolculuk! Dahası da var:

“Annem öldü, ben kaybolmuş bir çocuğum, (…) Terk edilmiş her çocuk mahvolacaktır.”(s.135)

Denize karılan çocuk gözyaşlarından terk edilmişliğe uzanan bir seksen üçlüğe, Freud olsa ne derdi dersiniz?! Bilinçdışı-içi, yanı-yöresi, kenarı-köşesi, altı-üstü… Salt bilinç midir hayat? Yoksa yoksa, Freud olsa, “kadîm yalnızlık ey! Senin acın ne kadar derin!” mi derdi? Bilemedim…


“Yetmiş yıl sonra aynaya bakıyorum. (…) Aynamın önünde yalnızım. Kimse bana bakmıyor. Aynadaki yansımam da yalnız.”(s.14) Sırrına sığar mı aynanın acı? Ya bir ayna kaç yalnızlık eder? Kırk yılın başında değil, tam “yetmiş yıl sonra”, seksen üçünde, yansısını yitirmiş bir aynada ne söyler bir yüz? Ey sükût! Seni çıkaracağız bir yerlerden de, pek zorlanıyoruz, heyhat!


“Sizi seven birinin ölümü, artık hayatınızda daha az sevgi olacağı anlamına gelir.” Ve daha çok yalnızlık… “Ölenlere beni terk ettikleri için kızıyorum.”(s.17) Ve bir gün sen de, “okur”unu terk ettiğinde ey yazar, sana da kızılacak mı dersin?! “Yaşıtlarımın bir bir öldüğü o son yalnızlıktayım artık.” Âh! Kimsesizin yalnızlığa mahkûm hâlleri: Acı.. derin acı.. en derin acı belki de… “Tek başımayım. Bundan şikâyet edecek değilim, kendimle baş başayım. Kendimle hiç baş başa kalamayabilirdim, işte o zaman sonsuzlukta kaybolmuş olurdum.”(s.21) Hadi söyleyin, övgü mü bunun adı yalnızlığa, yergi mi yoksa, ölenlere kızgınlığı geçince, üstelik de, “çağımızın vebası olan yalnızlık”(s.22) diyerek, Covid-19”dan da beter bir yakıştırmayı yapan, tatlı tutarsızlığın sevimli yazarınca?!...


“Karşı komşu”nun yalnızından, sözde umursanmama hâllerine takıntılı tepkiler ya da bir yalnızlık dramına gizlenen, trajikomik tümceler: “Karşı komşumun panjurları kapalı. Bir yere gittiler herhalde… Bana haber vermeye gerek görmediler.”(s.23) “Karşı komşumun panjurları hâlâ kapalı. Pazar akşamı olmasına rağmen hâlâ evlerine dönmediler. Bu yaptıkları hiç hoş değil…”(s.51) “Karşı evin panjurları hâlâ kapalı. Komşularım yine bir yere gitmişler. Ne kadar da benciller, ölebilirim ben burada… Nefret ediyorum onlardan.”(s.85) “Komşularımı Cumartesi akşamı yemeğe davet edeceğim, böylece hafta sonu bir yere gidemeyecekler.”(s.104) Hiç bitirmez “karşı komşu söyleni”ni yalnızlığınca! “Noel”de yalnızım, yılbaşında yalnızım, Paskalya”da ve Pentikost”ta(2) yalnızım… Ben hep yalnızım. Neden insanlar beni evlerine hiç davet etmiyorlar? Bu soruyu kendime sormaktan kaçınıyorum.”(s.123), yakınmalarının meyvesini alır en sonunda: “En sonunda yemek daveti alan ben oldum, karşı komşularım birkaç çiftten oluşan arkadaş grubuyla beni akşam yemeğine davet etti,” deyip, sürdürür takıntılı tepkilerini yalnızlığınca: “oldukça kalabalığız, masanın etrafında on dört kişi oturmuş yemek yiyoruz. Yalnız olan tek kişi bendim.”(s.23)


“Bu dünyadan yalnız ayrılma fikri bana hep hüzün vermiştir.”(s.87) Yaşarken ya da ölürken “Yalnızlık paylaşılmaz”(3) demişken bir şâirimiz, “Dünyanın sonunun sanki tatile çıkılıyormuş gibi neşeli bir havada gelmesini hayal ediyorum.”(s.87) sözü içre yazarımızın, “İnsan, âlemde hayâl ettiği müddetçe yaşar.” (4) demiş bir diğer şâirimiz. Hüzün ve neşe, hayâl ve gerçek ve heyhat! “Son”: belki “neşeli bir havada”, belki de, belki de… kim bilir?!...


“Deliğin dibindeyim.”(s.89) Dip, derin, uç, yoğun, koyu, kara, örtük, kapalı, zift, zifirî, münzevî, dehliz, kuyu, gece, kâbûs, sır, kayıp, mezar, ağır, ağıt, gün, dün… sökün ettirir kelimeleri eğleye, eğleye, dilleye dilleye, delleye delleye deliğinden yalnızlık!... (…)”mutluluk ile mutsuzluğun deli gibi bir hızla birbirini izlediği yorucu hayatımdan bıktım artık.” (…) Yalnız kaldığımda biriyle birlikte olmak istiyorum. Biriyle birlikte olduğumda yalnız kalmak istiyorum.”(s.94) Âh ey yaman çelişki! Sakın kaybolma, e mi?!...


Fournier”in paranteze aldığı, sarıp sakladığı, çekinip de sırladığı ne bir duygusu var ne de bir düşüncesi, her ne kadar “gölgem konuşamıyor”(s.129) dese de! Açık-seçik, sakıncasız, ertelemesiz “anlatı”yor içinden-dışından geçen ne varsa yalnızlık üzre-içre, “yazı”nın, “yazma eylemi”nin karşılığını, “Yalnızlık, özgürlük için ödenen bedeldir.”(s.118) diye diye veren bir yazıneri olarak, kendince anladığı, ağırladığı duyusal-düşünsel özgürlüğünce…


“Ben uçarı bir şeyim, rüzgârın sürüklediği bir kâğıt parçasıyım.”(s.129) “Ben hafif bir kitap yazmaya çalıştım.” (s.139) “Başkaları bizim için yazı yazdığı zaman, cebimizde yüzlerce kitap varken yalnız değiliz”(s.116) diyen de aynı Fournier. Var mı bir kötülük, kitaplarla bezeli bir cennete “sürüklenen bir kâğıt parçası” olmakta?! Ya da, ağır ya da “hafif bir kitap” olsa cehennemde ilk günkü cezâmız ve sürse “sonsuza dek okumak” keşke, cehennem azâbı niyetine, kalabalık içinde veyahut yalnız; yapayalnız; ne hoş!...


Bir “yalnızlık sanatçısı” olarak Fournier, evirip-çevirip, eğip-büküp, oynayıp durur yalnızlıkla.. yalnızlığıyla! Kanadı kırık-dökük-yanık yalnız bir kuş olarak da, “Kuşlar yok oluyorsa eğer, ben de bu dünyada kalmayı istemiyorum.”(s.27) demekten yüksünmez aslâ.


“Gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar / Yeryüzünde sizin kadar yalnızım / Bir haykırsam belki duyulur sesim / Ben yalnızım, ben yalnızım, yalnızım.”(5) şarkısı, dilimde! Bir de, “gökyüzünde yalnızdım.”(s.27) “Günün birinde boğazımdaki ufak kuş sustu.”(s.25) hüznü, gönlümde! Başka söze ne hâcet: Ben de yalnızım, ben de!...


Alıntılar:

(1) Jean-Louis Fournier, Tek Yalnız Ben Değilim, Yapı Kredi Yayınları, 1. Baskı: Ocak 2021, İstanbul

(2) Paskalya”dan yedi hafta sonra kutlanan Hıristiyan bayramı

(3) Özdemir Asaf, Yalnızlık Paylaşılmaz, Adam Yayıncılık, 1. Baskı:1982, İstanbul

(4) Yahya Kemal Beyatlı, Kendi Gök Kubbemiz, Yapı Kredi Yayınları, 2003, İstanbul

(5) Güftesi Hikmet Münir Ebcioğlu”na, bestesi Teoman Alpay”a âit, düyet usûlünde, nihâvend makamında bir şarkı.