Ara

Keçi Dağı: İnsanlığın en eski meselesi üzerine

David Vann'ın bir çocuğun gözünden av hikâyesini anlatan kitabı Keçi Dağı üzerine İrem Üreten yazdı. “Buraya öldürmek için gelmiştik. Bu değişmez bir şeydi. Aile yasasıydı, dünyanın kanunuydu.”

İrem Üreten

Keçi Dağı, Eylül 2014’de Suat Ertüzün çevrisiyle yayımlandı. Yazmayı, babasının intiharını anlayabilmek ve bu travmatik olayın üstesinden gelebilmek için bir çıkış noktası olarak gören David Vann, Bir İntihar Efsanesi adlı ilk kitabında bu konuyu işledi. Yazımının üzerinden 12 yıl geçtikten sonra yayımlanan Bir İntihar Efsanesi, büyük ilgi uyandırarak Fransa’da Médicis Ödülü dahil on bir ödül kazandı. Peş peşe yayımlanan, Caribou Adası (2011), Pislik (2012) ve Keçi Dağı (2013) ile başarılarını sürdürdü.


David Vann, romanında bir çocuğun on bir yaşındayken babası, dedesi ve babasının arkadaşı Tom’la birlikte çıktığı av hikâyesini anlatırken, insanlığa dair en eski meselelerden birini, öldürme içgüdüsünü irdeliyor. Temel mesele, çocukluğundaki av anısına bugünkü yetişkin halinden bakan anlatıcının üç gün içinde yaşadığı, hayatını tepetaklak eden olayların etrafında şekilleniyor. Çocuk, Cherokee’li kabile geleneklerine göre erkekliğe geçiş sınavını ilk geyiğini avlayarak vermelidir. “Buraya öldürmek için gelmiştik. Bu değişmez bir şeydi. Aile yasasıydı, dünyanın kanunuydu,” diyerek bir arada olma nedenlerini ortaya koyuyor anlatıcı. Bu amaçla çıktıkları avın ilk günündeyse Keçi Dağı’ndaki arazilerine giren kaçak bir avcıyı vurması, aileyle çıkılan avı ve hayatının geri kalanını tepetaklak eder.



Anlatımıyla ilk satırlarından itibaren dikkat çekici olan roman, ortaya koyduğu felsefi soruları, güçlü betimlemeleri ve diliyle önemli bir yapıt olarak karşımıza çıkıyor. Okurun yeryüzünün en eski çatışmasına, tarihin ilk çağlarında insanların gruplaşmasının ilk nedeni olan öldürme eylemine odaklanmasını sağlıyor. Bu eylemin kaynağına ilişkin pek çok soru ve derin bir sorgulama haliyle baş başa bırakıyor.


Vann, yaptığı bir söyleşide Keçi Dağı’nın her yıl ailesinden erkeklerle birlikte gittiği, onlar için kutsallaşmış bir av arazisi olduğundan bahsediyor. Buraya yaptıkları hafta sonu gezilerinden birinde hayatının ilk iki geyiğini avlamıştır ve çok üzücü olarak hatırladığı bu tecrübe hayatındaki son av olur. İkinciyi vurduğunda omurgasından yaralayarak felç ettiği hayvanı, babasının isteğiyle takip edişinin, onu acı çekerken gözlemlemesinin nasıl travmaya dönüştüğünden, yaralama sonrası acısına son vermek üzere peşine düştüğünde onu nefes alıp veren koca bir varlık, insana benzer bir canlı olarak gördüğünden bahsediyor. Bu anının onun üzerindeki etkisi, metnindeki geyik avı sahnesine de yansıyor. Roman, karakterleri ve av hikâyesine ilişkin diğer otobiyografik öğeleriyle, yazarın geçmişindeki bu olayın izini sürmesine, neden avlanmanın ailenin bir araya gelmesinin yegâne yolu olduğunu irdeleme çabasına dönüşüyor. Kitabı ancak son elli sayfayı yazarken anlamaya başladığını itiraf ediyor Vann; bir ateist olarak, romanı yazarken dini temaların ortaya çıkmasına şaşırdığından da bahsediyor.[1] Bu sözleri, yazılı yaratım sürecinin bilinçdışıyla da kuvvetli bir bağlantı halini gerektirdiğini vurguluyor.


Kitabı yazmayı bitirdiğinde, hayatında yapması gereken yegâne işi halletmiş olduğunu hissediyor. Oysa kurmaca yazmak, yazarın da belirttiği gibi nihayete erdirilmeyen, tamamen açıklanamayan veya anlaşılamayanla, biraz da fethedilemeyen bir alanla ilgili değil midir? Ölümle, öldürmekle ilgili meselesinde Vann’ın göz ardı edemeyeceğimiz geçmişi önemli rol oynuyor. Bu tema etrafında dolanmasının yegâne nedeni, henüz küçük bir çocukken babasının gözlerinin önünde intihar edişi olsa gerek. Babasının bu şekilde ölüme gidişini hiçbir zaman tamamen anlayamadığını söyleyen yazar, öte yandan kaçınılmaz kılamadığının da farkında. Sona giden örüntü ve anları saptamak mümkün olsa da bir sonuç, bir karar belki de ancak bir olasılık olarak çıkıyor karşımıza. Tıpkı Keçi Dağı’nda çocuğun avcıyı öldürmesi gibi. Tetiği neden çektiğini, nasıl yaptığını anlayamıyoruz belki. Zaten Vann da anlattığı hikâyede tamamen anlaşılamayanın, çözülemeyenin peşine düşüyor. Bilindiği gibi, edebî bir eserin etkisinin uzun olabilmesinin de temel gereklerinden biri bu, okurun zihninde cevaplar yerine sorular oluşturabilmesi.


Bir tapınağın sağlam kolonlar üzerinde yükselmesi gibi, hikâye de güçlü sorular, felsefi ve teolojik fikirler üzerinde yükseliyor. İnsan neden avlanır? Onu bir avcıya dönüştüren, bundan keyif almasını sağlayan nedir? Ya silahın bize verdiği güç, iktidar? Silahlanmak, öldürmek kişiye ne hissettirir? Kişi tetiği çektiği anda, ona öldürmenin anlamını unutturan nedir? Peki ya insan öldürmenin kötü olduğu bize hiç söylenmeseydi, insan öldürmekle avlanmayı birbirinden ayrıştırabilir miydik? Vahşice ya da korkutucu olanı nasıl olağanlaştırır insanoğlu?

David Vann hikâyeye ben anlatıcının zihninden bakarken, ortaya koyduğu fikirler insanlığa dair temel meseleler aslında. “O andan itibaren her öldürüşüm bana acı verecekti. Her öldürüşüm zorla olacaktı, istemediğim halde öldürecektim. Ve bu beni insanlaştıracaktı. Zorunluluktan öldürmek, istemediğim halde öldürmek beni daha çok insan yapacaktı.” (145) Yalın olduğu kadar vurucu kimi cümleleri, durup tekrar tekrar okuma isteği uyandıracak, yıllar boyu zihnimize kazınacak bir ağırlık taşıyor.


Keçi Dağı tüm bu soruları ortaya koyarken, Hıristiyanlığa, Kutsal Kitap’a göndermelerde bulunuyor. Habil ve Kabil’in hikâyesi, İbrahim Peygamber’in oğlunu Tanrı’ya kurban edişi, İsa’nın dirilişi, komünyon ayini, Eski ve Yeni Ahit’e referanslarla teolojik bir alan oluşturuyor. Kabil’den beri neden avlandığımızı sorgularken, kendi kardeşi Habil’i öldüren Kabil’in, cennette başlamayan insanlığı temsil ettiğini öne sürüyor. “Kutsal Kitap’ta birçok öldürme olayından övgüyle söz edilir, öldürmek Tanrı’yı yaratan bir eylem bile olabilir.” (89)


Anlatıcı, ölümden sonra yaşama olan inancın İsa’dan çok daha önce de var olduğunu hatırlatırken İsa’nın dirilişini diğer inanışlardan ayrıştırıyor. Taşı yerinden oynatan, mezarından kalktıktan sonra her türlü iddiada bulunabilecek olan İsa’nın diri ile ölü arasındaki ayrımı ihlal ettiğini, bu başlangıçla ölüleri hayatımıza saldığını söylüyor.


“Bunu Tanrı istedi. Öbür dünyanın bizimkini işgal etmesi için tek oğlunu gönderdi. İsa’nın hikayesi budur. Dünyaların binlerce yıl ayrı durmasından sonra, iblisistanın içimizde olduğunu sonunda kabul etmek zorunda kaldık ve İsa’nın taşı oynatıp kapıyı açtığı, hayatlarımızı içimizde olan Tanrı- ki kendi irademizden başka bir şey değildir- vergisi şeylerle doldurduğu hikayesini anlattık. İsa içimizdeki iblisi, içimizdeki hayvanı ya da canavarı tanıdığımızın belgesidir.” (189)


Vann öldürme içgüdüsüne dair sorgusunu geliştirirken, hikâyeyi el değmemiş, vahşi doğanın içine yerleştirdiği dramatik sahnelerle ilerletiyor. Medeniyetin var olmadığı fiziksel atmosferde kendileriyle yüzleşen karakterler, insanın özünü gözler önüne seriyor. Kurduğu güçlü atmosferde meselesine ilişkin detaylar, felsefi sorular doğallıkla ve neredeyse kendiliğinden ortaya çıkıyor. Kuvvetli, akışkan anlatımına ilişkin bir başarı bu.


Ve rahibin mermerden büyük tablası: dedemin şiltesi. Geri kalanlarımız korku içerisinde çevresine dizilmiştik. Her ayin bir savaştı; İsa’nın bedeninin açılması ve kanının içilmesiydi. Zaten Hıristiyan ayini insan icadının en tüyler ürperticisidir. Onun yanında topuklarından asılı bir avcı bile evcil görünüyordu; kanı içilmiyor, eti yenmiyordu. Yamyam değildik biz. (117)


Bu başarıyı, yazarın bilinçdışıyla kurduğu kuvvetli bağlantıyla ilişkilendirmek pekâlâ mümkün. Roman, Joe Gardner’ın “The Art of Fiction” adlı kitabında, betimlemenin kurmacanın özüne ilişkin çok önemli bir görevi olduğunu ortaya koyan önermesine de örnek teşkil ediyor. Gardner, iyi bir betimlemeyi, yazarın kendi bilinçdışına erişebileceği ve orada metnin sorguladığı şeylere dair önemli ipuçları elde edeceği bir yol olarak görüyor. David Vann’ın kurduğu kuvvetli atmosfer ve ortaya konulan dramatik sahneler, insanın öldürmeye dair meselesinin özüne, karakterlerin ruhsal durumlarına, çatışmalarına hizmet ediyor. Çoğu zaman doğrudan anlatmıyor, özgün üslubunda betimlemeleri kuvvetli imgelere dayanıyor. Kaçak avcının vücudundaki delik krater olarak betimleniyor örneğin. Çocuk ipe asılırken geyikle kaçak avcının artık birbirlerini tartabileceklerini, nasıl bu hale geldiklerini merak edeceklerini söylüyor. Anlatımıyla zihinlerde kanlı canlı sahneler canlanmasını sağlıyor Vann.

Keçi Dağı’nda okuyucuyu sürükleyen bir diğer etmen de gerilimi hep yüksekte tutan çatışmalar. Her şeyden önce vahşi doğanın içinde, başta anlatıcı olmak üzere, tüm karakterlerin verdiği mücadeleye tanık oluyoruz. Dağ onları fırlatıp atabilecek güçlü bir varlık, havanın kendisi bile acıyor, ormanda tüm görüşler tersine dönüyor… Aysız bir gecede, sırtında avıyla kilometrelerce uzaktaki kamp yerine dönmek zorunda olan çocukla birlikte yürüyoruz, bu zorunlu halle başa çıkmanın yolunu ararken ona eşlik ediyoruz. Karakterler arası çatışmalar da bir o kadar ön planda. Üç kuşaktan, dört farklı insanda, farklı ahlaki değerlere, bakış açıları ve direnme biçimlerine tanık oluyoruz. Çatışmalar tek bir düğüm üzerinden gerçekleşiyor. Merkezde olan, çocuk tarafından öldürülen avcı ve her birinin çözmeye çalıştığı sorun, onunla ne yapılması gerektiği. Dede, her şeyi mümkün kılabilen bir canavar görünümünde; baba ise bir yanda ahlaki değerleriyle, diğer yanda oğlunun katil olduğu gerçeğiyle baş etmeye çalışıyor. Oğlunun gözünde güçlenip zayıflayan bir karakter. Her nesil bir sonrakini kuvvetten düşürdüğünden baba da kendi babasından uzaklaşınca güçleniyor, dış görünümü bile değişiyor. Sürekli tetikte olan, ne yapacağı kestirilemeyen Tom onlar kadar baskın ve görünür olmamakla birlikte, vurucu finalde önemli bir rol üstleniyor. Karakterlerin iç çatışmaları, onlar arasında gerilimlerin kaynağı oluyor bir anlamda. İletişimleri günlük konuşmanın ötesine geçmeyen bireylerin birbirlerine ne kadar uzak olduğunu, onların yalnızlığını gösteriyor.


Bu üçlü çatışmaya -doğayla çatışma, iç çatışma ve karakterler arası çatışmalar- farklı bir boyut ekliyor yazar, ölü kaçak avcının yarattığı gerilimi. Hiçbir zaman gözümüzün önünden ayrılmadığı gibi, koşup kaçmaya bile hazır olacak kadar canlı betimleniyor; anlatıcının gözünde kimi zaman sabırlı, kimi zaman hilebaz, kimi zaman pişman bir ölüye dönüşüyor. Geçmişine dair hiçbir şey bilmediğimiz avcı, metnin içinde gerçek bir kişi gibi beliriyor. Nefes almayan cesedi, Vann’ın anlatımına canlılık katan bir karakter olarak değerlendirmek mümkün. Yazar onun bedeni üzerinden kuvvetli betimlemeler yapıyor, karakterler arası çatışmalarda önemli görevler yüklüyor ona.


Vann, hikâyeyi çocukluğunda yaşamış olan anlatıcıya ve onun diline ilişkin meseleyi de çözmüş görünüyor. Hayatını değiştiren olayları bize bugünden, yetişkin dilinden ifade eden bir anlatıcı bu. “Kendime durmadan telkin ettiğim onca anı parçası, hayatımın en önemli birkaç günü, en küçük ayrıntısına kadar hatırlamak istediğim o günler; onları o zaman kendime nasıl anlatıyordum? O akla erişimim yok. Feci şekillerle dolu, bir kesilip bir başlayan kasvetli bir rüya.” (120) Çocuk aklına erişimimiz olmasa da geriye dönüp hatırlayan anlatıcının olan biteni görüş biçimine ikna oluyoruz. Romanda da ortaya koyduğu gibi, gerçek doğamıza uygun biçimde, öldürmeyi eksiksiz ve dolaysız bir sevinç olarak niteleyebilecek denli soğukkanlı bir anlatıcı inşa ediyor. Okuyucuyu bilinçli şekilde rahatsız etmeyi amaçlayan, dehşet verici, etkileyici bir çaba bu.


Dilimize çevrilen ilk kitabı “Bir İntihar Efsanesi”nden bu yana baba-oğul ilişkisini, el değmemiş doğada kendi doğasıyla yüzleşen insanı, ölüm meselesini irdeleyen yazar, Keçi Dağı’nda da bu yoldan ayrılmıyor. Vann’ın okura sahnelediği vahşi doğada kendi iç dünyasıyla, kültürüyle, ölümle ve inançla yüzleşense biziz.


KEÇİ DAĞI

David Vann Çevirmen: Suat Ertüzün

Can Yayınları, 2014

232 s.

[1] https://www.list.co.uk/article/55665-interview-david-vann-author-of-goat-mountain/