• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara
  • Litera

Öykü: Ekmek

Her şey aynı ama her şey yeni. Bu yeninin içinde bir eskilik hissediyorum, tanıdık bir kokusu var gibi zihnimde ama burnumda yok.


Ece Eken

Bak işte tam burada duruyordum ben. O da tam şu caddede karşıdan karşıya geçiyordu. Hala da geçiyor. Her gün tam da buraya çıkıp izliyorum ben onun karşıdan karşıya geçişini, o en son adımı havada asılı kalmak üzereyken de dönüp gidiyorum. Havada asılı kalan adımını görmüyorum hiç. O hep o caddede karşıdan karşıya geçiyor. Alacağı ekmek hep fırında onu bekliyor. O ekmeğin yenileceği kahvaltıyı hiç yapamıyoruz bu yüzden. Ekmeksiz kahvaltı mı olurmuş? Halbuki o bir atabilseydi o son adımını bir yarım metre kadar önüne, havada asılı kalmasaydı o adım öylece, otururduk biz o kahvaltı sofrasına. Olsun ben bekliyorum onu tam da burada. Saat 08.42, yola atılan ilk adımını izliyorum, saniyeler hızlıca akarken, yelkovan 43’e ulaşmadan gözlerimi kapatıyorum ve arkamı dönüp gidiyorum. Eve geldiğim gibi o günün raporunu sunuyorum Cahit Bey’e. “Ali” diyorum, “adımı” diyorum, “havada kaldı öylece, bir bassa yere, bir geçebilse karşı kaldırıma, ekmeği de alıp gelecek ama… Sen hiç boşuna demleme çayı Cahit Bey” diyorum. Sessizce bakıyor bana çıtı çıkmıyor. Giderek de gençleşiyor bu Cahit Bey ya da ben hızlıca yaşlanıyorum. Sanki ben Ali’me bakmak üzere sokağa her fırlayışımda bir yaş daha atıyorum. Eve döndüğümde Cahit Bey, bir yaş daha gençleşiyor. Cahit Bey sanki her geçen gün Ali’min yaşına daha bir yaklaşıyor. Bir gün yine Ali’mi attığı adım havada öylece bırakıp dönmüşken eve, bir bakıyorum Cahit Bey sofra kurmuş, aldığı taze ekmeği de bir güzel masanın kenarına iliştirmiş. “Nereden çıktı bu ekmek?” diye sesleniyorum, cevap vermiyor. Hışımla mutfağa gidiyorum, gençten bir oğlan dilimlediği sucukları tavaya dizmekle meşgul, hiç oralı olmuyor. “Evladım” diyorum, “Cahit Bey nereye kayboldu?”, yüzüme bile bakmıyor. Yeni neslin saygısızlığına verip veriştiriyorum o an. Sucuğun kokusu zihnimde yer ediyor ama burnumda hiç yok. Salona dönüyorum. Kahvaltı masası kenarındaki ekmekle birlikte öylece duruyor ama eşyalar yenilenmiş, salon da gençleşmiş sanki. Her şey aynı ama her şey yeni. Bu yeninin içinde bir eskilik hissediyorum, tanıdık bir kokusu var gibi zihnimde ama burnumda yok. Siyah beyaz fotoğraflar çarpıyor gözüme vitrinin en orta yerinde. Alıyorum elime bakıyorum fotoğraflardan birindeki yüzlere, tam da seçemiyorum ama gözlüklerimi bıraktığım sehpanın üzerinde Cahit Bey’in bir zamanlar tüttürdüğü sigaranın paketinden başka bir de cam kesme bir küllüğün içinde inatla her sabah kahvaltıdan önce içtiği bir tekinin izmariti duruyor yalnızca. Cahit Bey yeniden mi başladı bu zıkkıma diye geçiriyorum içimden, zıkkım deyişimdeki öfkenin içi dolu endişe. Seçmeye çabalıyorum fotoğraftaki yüzleri. Sonra tanıyorum, mutfakta sucukları pişiren çocuğu. Çocuk dediğim de belli ki yine varmış 20’lerinde. Fotoğrafı pencerenin kenarına getirip ışıkta bir kez daha bakıyorum. Sucuk pişiren çocuktan başka bir kadın bir de kadının kucağında bir çocuk, Fotoğraftaki kadın ben fotoğrafa baktıkça yaş alıyor sanki. Sucuk pişiren çocuk da yaş alır gibi yapıyor sonra birden duruyor. Bu esnada kucaktaki çocuk büyüyor büyüyor, Ali’m oluyor, kucaktan iniyor, sucuk pişiren çocuğun boyuna yakın bir yerde duruyor, kadın yaş almaya devam ediyor, kendimi bildiğim bir halime yaklaşıyor, duracak sanıyorum, durmuyor, yaş almaya devam ediyor ama yaşamıyor, yaşamaya gönlü yok gibi. Aldığı yaşların bir kısmını da kaçırmışım sanki. Fotoğraftaki kadın kendimi bildiğim halimden epeyce yaşlı. Sanki ben fotoğrafa baktıkça daha bir yaşlanıyor, ellerindeki buruşukluklar dahi seçilecek kadar derinleşiyor derken fotoğrafı tutan elim gözüme ilişiyor, fotoğraftakine benzer kıvrımlar yıllardan beri duymadığım yoğunlukta bir duyguyu dolduruyor yüreğime, hayret veren bir korku, bir dehşet. Bakışlarımı çekiyorum fotoğraftan ve sucuğun kokusunu duyuyorum, bu defa zihnimde yok ama burnumda. Cahit diyorum, ne çok severdi sucuğu…