top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Öykü: Hayat Altı

"Tek başına binemiyor bahanesiyle çocuğu kucaklayıp salıncağa oturunca, sallanmak kısmet olmadan iplerden biri koptu da kocakarının tokadı yüzünde patlayıverdi."


Ömür Müzeyyen Yılmaz


Avluya çıkmakla çıkmamak arasında kararsızdı. Evin sessizliğinden iyice yılmıştı artık. Dışarıda da kuşların sesinden başkaca bir ses yoktu ya. Genellikle çekingenken, o gün pek çığırtkandı kuşlar. Sararıp küflenen duvarların arasında uçuşup duruyorlardı. Demir tokmak vurulmuyordu epeydir. Postacı da kayıptı. Çiçekler yabani otlara yenilirken, ağaçlar fazlaca dallanıp budaklanmanın ağırlığını taşıyamıyordu. Taşların dört bir yanı ıssız, pencereler kimsesiz, kapı yarı açık, dam delik, konak soğuk, soğuk, buz gibiydi. Ürperdi. Avludaki mayıs güneşinin altına sığındı…


İncir ağacında asılı salıncağa dikti gözlerini oturur oturmaz. Ara sıra hafifçe esen rüzgarla belli belirsiz kımıldayan salıncağa. Kurulduğu günü hatırlıyordu. Kızamığa kurban gideceği bilinmeyen oğlu için hazırlanmıştı. Dördünü geçemeyen talihsiz oğlan. Onu salıncağa koyduğu ilk an içi cız etti de utandı kendinden. Küçücük bebenin tahtını kıskanmıştı. Binmenin yollarını arayıp durdu epey zaman. Sonunda, tek başına binemiyor bahanesiyle çocuğu kucaklayıp salıncağa oturunca, sallanmak kısmet olmadan iplerden biri koptu da kocakarının tokadı yüzünde patlayıverdi. Ezelinden beri ölmek bilmeyen lanet kedi de pek güldü haline. Öyle ki patilerini böğrüne böğrüne vurarak alay etti onunla. Bacağına sürtünen yaşlı kediyi ayak ucuyla itti. Peşinden tükürüklü piştler savurdu.


“Geberesice hayvan. Kazık diktin aleme…”

Kedi, rüzgarla sallanan salıncağa atladı. Yalana yalana, esneye kasıla üstüne kuruldu. Onun içi yine cız etti. Ağzını büzüştürüp mırıldandı.

“Edepsiz!”

“Miyav!”

Salıncağa dair ne hayaller kurardı gizliden gizliye. Tahta oturağına geniş kalçalarını sıkıştırıverip uçarcasına sallanmayı düşledi. Ağaçlardan, çatılardan, minarelerden hatta kuşlardan bile yükseğe uçmak. Dahası, bir mucizeyle kanatlanıp uçmayı sürdürmek. Adını sanını bilmediği, esasen kimselerin bilmediği, varlığının dahi ispatlanması imkânsız bambaşka diyarlara varmak. Hayal işte… Sidikten başka bir şey getirmedi o hayaller. Bir gece rüyasında gördü de sallandığını, altına kaçırdı korkudan.


Tıkırtılar ilişti kulağına. Tencere tava ne varsa patır patır devriliyordu mutfakta. Helli gene kırıp döküyordu besbelli. Tam seslenecekti ki, ne haltlar yiyorsun diye, sustu. Ne halt yiyorsa yesindi. Doğrusu, acayip hallerdeydi birkaç zamandır. Eli ayağı iş tutmazken, aklı da gidip geliyordu. En çok da adıyla derde düşmüştü. Mayranuş diyordu, benim adım Mayranuş. İyice belle! Derince soluklanırken sabır diledi, akıl, fikir… Helli yanında bitiverdi o an. Bu yaşında böyle hızlı hareket etmesine şaştı. Kendisinin yürüyecek dermanı yoktu. Utanmasa eline bir baston alacaktı da utanıyordu evin beslemesinden. Helli, boynundan geçirip beline bağladığı önlüğüyle ellerini kuruluyordu karşısında. Renkleri solmuş yamalı önlük, doğuştan bir uzvuydu sanki. Hiç değilse yatarken çıkar denildiğinde bile, Ağa babam verdi onu bana, olmaz der, böbürlenir de böbürlenir, reddederdi çıkarmayı.

“Hanımım ne pişireyim akşama, canın ne ister.”


Zıkkımın kökü Helli, zıkkımın kökü… Elli sefer söyledi, ne pişiriyorsan pişir, bana sorma. Hatta hiçbir şey pişirme. Pişirme ki geberip gidelim tez zamanda. Anlayamıyordu Helli. Anlayamıyordu çünkü, ondaki yaşama güdüsü doğuştan ve tükenmeyen cinstendi. Yediği sopalar, kovulduğu kapılar, işittiği hakaretler, hiçbiri evet hiçbiri sindiremedi o güdüyü. Küçücükken bir taşın kovuğunda ölmeyip bulunmayı beklemesinden belliydi. Konağa gelin geldiği günlerde amma çok dinledi Helli’nin hikâyesini. Anlatıcıların edasında ayrı bir övünç sezerdi. Ağa babalarının, terk edilen bir çocuğu evine alıp Hayriye ismini takmasıyla başlayan kurtuluş serüveniydi, topunu gururlandıran. Pek korunurdu konakta. Kocakarının gaddarlığı bile, Helli’ye karşı azalırdı. Helli’ye sorsan, nedeni iksir şişeleriydi. Lokman hekim olan ağa baba, vakti zamanında, elindeki iksir şişesini sallaya sallaya tembihlemişti karısını, oğullarını, gelinlerini. Kılına zarar gelirse karışmam... Can veren can da alır tabi. Ne faydaki, ağa babanın himmeti yalnız konaktakileri hizaya sokabildi, dışarıdakiler oralı dahi olmadı…

Helli’nin başörtüsünün altındaki suratını inceledi. O surattaki derin çizgileri. Sahi kaç yaş vardı aralarında, on mu yirmi mi? Parmakları boynundaki gerdanlığa gitti. Usulca okşadı onu. Altının gücü omuzlarını dikleştirdi. Baş parmağıyla yüzük parmağındakini yokladı. Nasıl da kalındı ve nasıl da yerine oturmuştu. Küpelerini hangi çekmecenin ta arkasına sokuşturduğunu hatırlayınca rahatladı. Kulaklarındaki kaşıntılardan küpe takamasa da onlardan vazgeçemezdi. Bu şahane set onun yüz görümlüğüydü. Duvağını açan elin sahibini de aynı gece gördü. İkisi birbirini tamamlayıverdi. Helli halen tepesindeydi. Kalksa zıkkım dese, dağ tepe dolanır zıkkımı bulur, kökünü de kaynatır yemek yapardı. Komut almaya görsün.

“Bana aklına mukayyet ol deyip duruyorsun ya hanımım, asıl sen mukayyet ol! Alt tarafı yemek ismi sordum.”

Şaşırdı. Dili de uzuyordu son zamanlarda Helli’nin. Hadsiz!

“En azından ismimi karıştırmıyorum Hayriye Hanım…”

Sinirlenmişti. Sesi çatallandı. Sırtını divana yaslarken başını hafifçe yukarı kaldırdı. Kedi de salıncakta ayaklandı. Kafasını gövdesine doğru çekerek, saldırıya geçecekmişçesine pozisyon aldı. Kavgalara bayılırdı. Helli, lakabını değil de adının kullanmasındaki manayı hemen çözdü. Çözdü ve önlüğünü avuçlayıp sıkarak yanına oturdu. Ucuyla da kara gözlerinden akan tek damla yaşı sildi.

“Karıştırıyor değilim ki, o ışık topu cenap sayesinde hatırlıyorum…”

İri memelerini kollarının arasında sıkıştırıp bıraktı. Gene başlıyordu Helli. Mor sakallı dedeyi dinlemekten bıkıp usanmıştı ya sus dese şimdi, yetti artık, bu kez de saatler süren iniltili ağlayışlarına katlanacaktı. Bir keresinde, boş ver o dedeyi, onda zekâ olsa her gece tepene dikilip hatırla demezdi sana, unut derdi unut, diyecek oldu da çabucak lafı yiyiverdi. Sen unutarak mı huzur buluyorsun hanımım. Güzelim Helli haşarı bir çocuğa dönüşüyordu. Alaycı mıydı yoksa zalim mi kestirilemezdi.


Parmakları yine gerdanlığındaydı ve yine okşuyordu ve yine kedi salıncağa kurulmuştu. Mavi gözlerini gözlerine dikmiş, bir nevi meydan okuyordu ona. Dişlerini kediye gösterip hafifçe hırladı. Kocakarının ruhunu lanetler gibi. Kedi başını çevirip kuyruğunu sağa sola attı. Gerdanlığını okşarken, tam da bir pandül gibi sallanan kuyruğa dalmışken, anlık görüntüler parlayıp sönüyordu karşısında. Kahrolası Helli’ydi bunlara sebep. Kafasını karıştırmıştı hatırlamak lazım diye diye… Oysa ki, hazır kocamışken, hazır ölüme şuncağız kalmışken… Hadsiz Helli, hadsiz! İlk parlayan, beş kapı içerdeki odaydı. Köyün en virane odası. Karanlık, soğuk, boyasız… Doğduğu. Sürüsüne bereket kardeşle büyüdüğü. Satıldığı. Sonra konak. Kocaman kazanların kaynadığı. Yemek kokularının sokaklara taştığı. Hep çalıştığı. Yorulduğu. Doğurduğu. Dövüldüğü. Sımsıkı tuttu gerdanlığı. Kataraktlı gözünden inen yaşlar, kırışıklıkların arasında kayboldu. Ölenler düştü ardından aklına. Silüetleri bulanık, yaraları bakiydi. Evlat, evlat, evlat, ana, baba, kardeş… Derken koca. Kaba, sert, suskun, yaşlı… Pörsümüş organı sızladı. Rengi benzi attı. Yüzü asılırken kedi sırıtıyordu. Onu üzgün gördüğü her anda sırıtırdı zaten. Kocakarının yatağında verdiği son nefesi, kedinin havada kapıp soluduğuna defalarca yemin etmişti de kimseler inanmamıştı. Bir tek Helli. O da yıllar sonra mor sakallı dededen duyunca. Haklıymışsın hanımın diye dövünüp kaderin berbat kaderin diye de ağlamıştı. Kendi kaderinden habersiz haspam… Sızlayan dizlerinin acısına üfleyecekken, omzuna dokunan elle irkildi. Helli, çizgili esmer suratıyla, kalan üç beş dişini göstere göstere sırıtıyordu ona. Bir sen eksiktin Helli. Sanki göz de mi kırpmıştı. Önlüğünün üstü yemek artıklarıyla doluydu. Leş gibi de kokuyordu. Midesi bulanınca sinirlendi.

“Lanet olsun şu önlüğe, çıkar at artık. Ayrıca gene söylüyorum, ne pişirirsen pişir, seni, seni, kart besleme…”

Kedi aynı saldırı pozisyonuna geçti. Fırsat kolluyordu alenen. Kocakarı da hiç kaçırmazdı böyle anları. Evdeki gelinler azıcık dalaşmaya görsün. Saniyede tepelerinde biter, asıl patronun kim olduğunu herkese belletiverirdi. Helli ısrarcıydı. Elleri belinde sırıtmayı sürdürdü. Kıkırdamış mıydı o?

“Kalk hadi, seni salıncakta sallayacağım.”

Nutku tutuldu. Basbayağı deliriyor olmalıydı Hayriye. Nereden icap etti şimdi bu? Sağını solunu yokladı. İçinden tövbeler çekti. Bu yaştan sonra…

“Nazlanma bak! Göçen göçtü, meydan sana bana kaldı. Kalk diyorum, kalk sallayacağım.”

Gökyüzünün gökçeliğinde aranıp duruyordu. Helli kolundan tutup onu kaldırmaya yeltenince, eğrilmiş parmağıyla yukarıyı işaret etti. Arkasından susmasını. Helli başındaki örtüyü boynuna indirdi. Tiftiklenmiş belki de bitli kır saçlarıyla yanına sokuldu. Kesik kesik ve fısıltıyla konuşuyordu.

“Sana bir sır vereyim hanımım. Yukarıdaki sık sık gözlerini yumuyor, aşağıdakiler ne bok yerse yesinler diye. Bugün de işte o günlerden biri. Nasıl biliyorsun diye sorarsan, söyleyemem kızarsın. Kalk hadi…”

Kalktı. Hemencecik kalktı. Sanki, yıllardır biri bunu desin diye beklemişti. Şiş bacaklarıyla fıtıklı beli tutmasa da kalktı. Helli onun değneğiydi o dakka. Salıncaktaki kediyi, pişt deyip kovaladı. Ancak kedi umursamazlıkla başını çevirdi. O tekrar pişt dedi. Kedi miyavladı, miyavlarken bıyıkları parladı. Helli ayağındaki naylon terliği çıkarıp fırlattı. Kedi can havliyle sıçradı, az ilerde durup bir daha miyavladı. Helli terliğin diğer tekini de attı. Tüyleri dikelen kedi mırıl mırıldı. Adeta söyleniyordu. Fakat fazla direnemedi. Bacağının en sağlamını tekmeleyecekmişçesine uzatan kadından kuyruğunu kıstırarak kaçtı. Acılı bir miyavlama sesi, iki kadını da sevindirdi. Kedi, kaktüslerin içine düşmüştü. Helli, boşalan salıncağın oturağına üç beş kez tükürüp önlüğünün tersiyle sildi. Salıncak hazırdı, eliyle de hanımına gelmesini işaret etti.


Zorlukla sığabildi salıncağa. Eteğini bacaklarının arasına sıkıştırıp yeleğinin düğmeleri