• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara
  • Litera

Öykü: Minnacık Bir Kadın

Sabahları uyanır uyanmaz içtiği kahvenin midesine kötü geldiğini henüz bilmiyor, içtiği sayısız sigaranın, geceleri az uyumanın, birini çok sevmenin onu nasıl eskiteceğini hiç bilmiyor, sorsa anlatırım.

Nuray Elçin


“iki eski sandalye ve yarım bir mum

Eski, sapsız bir kavanoz…”

Tokalar, Margaret Atwood


Burası en sevdiğimiz yer, hep böyle oldu. Mutluluktan aklımızı kaybettiğimizde de üzüntüden aklımız başımıza geldiğinde de hep buraya geldik. Bu yüzden seçtim bu dört masalı sahil kahvesini. Kırmızı beyaz muşamba örtüleri yıllardır aynı, mavi ahşap sandalyelerin boyası bile yenilenmedi. Bir tanesi hala sallanıyor ama hangisi olduğunu bildiğim için ona oturmadım. Zamanda durmuş, unutulmuş bu yerde değişen tek şey masaya konan çiçekler. Yazları pembe sardunyalar, kışın mor menekşeler, ilkbaharda papatyalar, sonbaharda kasımpatılar süsler iki demli çayın ortasını. Şimdi, masada turuncu kasımpatılar var, ikimizin de en sevdiği çiçekti, sonra o kırmızı gülleri sevmeye başladı. Hatırlatsam güler bana, belki de kızar. Haksız da sayılmaz.


Karşımda böyle durgun, tedirgin ama aynı zaman da umutlu oturuyor oluşunu kıskanıyorum. Ne yaşanacaklardan haberdar, ne de yaşanmayacaklardan. Ben nasıl görünüyorum diye geçiyor aklımdan; yorgun, pişman ve üzgün ama asla umutlu değil bunu biliyorum. Sorsa anlatırdım zamanı geriye sarmak için neler yapabileceğimi, ama sormuyor. Üzerindeki kazağın kollarını çekiştirip denize bakıyor. Üşüdü belki de; çabuk üşür, çabuk hasta olur. Kendine hiç iyi bakmaz. Sabahları uyanır uyanmaz içtiği kahvenin midesine kötü geldiğini henüz bilmiyor, içtiği sayısız sigaranın, geceleri az uyumanın, birini çok sevmenin onu nasıl eskiteceğini hiç bilmiyor, sorsa anlatırım. Uzun, siyah, dalgalı saçlarına bakıyorum, rüzgâr estikçe arkaya savrulup solgun yüzünü vicdan azabı gibi ortaya çıkarıyor. Gözleri nemli, kirpikleri hep ıslak, dudakları kupkuru; canı sıkkın olduğunda hep yaptığı gibi yine ısırmış dudağını; sağ kenarı kanıyor. Nasıl da yorgun, gece yine hiç uyumamış. Bugün üzüntüden geldi buraya, sorsa, ne yapması gerektiğini söylerim, sormuyor.


Çay bardağındaki kaşığı alıp kenara bırakıyor, bir yudum çay içip bana bakıyor ya da ben baktığını sanıyorum. Çok vaktimiz yok. Bu sabah aldığı haberin hayatını nasıl değiştireceğini bilmesi gerekiyor. Onun sormasını beklemeden anlatmam lazım.


Birazdan, çayını bitirip çantandaki son bozuklukları masaya bırakacaksın. Böylesi iyi diye geçecek aklından, çünkü yürümek istiyorsun. Yolda Nazım gelecek aklına, zaten hep aklında. Okula başladığın yıl seni etkilemek için ezberleyip acemice okuduğu şiirleri, kendini ona usulca bırakışını hatırlayacaksın ve ona ne kadar âşık olduğunu fark edeceksin. Onunla keşfettiğin hayatı, ondan önceki hayatınla karşılaştırıp vazgeçilmez olduğuna emin olacaksın. Onu tanımadan önce siyah beyaz bir fotoğrafa yerleşmiş yüzünün, yanında duruşuyla renklendiği gelecek aklına. Sıradan olan her anın yalnız onun yanında eşsiz ve sonsuz zamana dönüşüne hayret edeceksin. Birlikte ilk kez yaptığınız her şey sıralanacak zihninde ve hepsinin son olacağı korkusuyla adımların hızlanacak. Sesi kulağında, yüzü gözlerinin önünde yol boyunca şiirler okuyacak sana,

*“O mavi gözlü bir devdi,

Minnacık bir kadın sevdi.

Kadının hayali minnacık bir evdi…”

diyen sesinin arasına sabah sana bağırarak söylediği sözlerin girmesine izin vermeyeceksin. Dünya onun sesi, yüzü, varlığı kadar senin için, ‘bu kadarı bana yeter’ diye düşüneceksin. Kapıyı açıp içeri girdiğinde Nazım’ın evde olmadığını görünce bütün hücrelerinle terk edilme korkusu yaşayıp kesin kararını o an vereceksin. Yanlış olduğunu bile bile, bütün toyluğunla bir kez daha kendini ona bırakacaksın ama bu sefer usulca olmayacak; o teslim oluşa koşulsuz bir korku iliştireceksin.


Ne yapacağına karar vermenin rahatlığıyla, terk edilme korkusuyla, yalnız kalma paniğiyle ya da o an farkında olmasan da daha sonra hissedeceğin pişmanlıkla bir sigara yakıp Nazım’ı arayacaksın. “Canım,” diyeceksin, rahatlayacak. “Akşam için bir şeyler alır mısın, ben de güzel bir yemek hazırlayayım.” diye devam ettiğinde derin bir nefes alacak. “Alırım sevgilim,” dediği zaman, sen de derin bir nefes alacaksın. O akşam elinde kırmızı güllerle gelip sarılacak, içinde kendi yansımanı görebildiğin buz mavisi gözleriyle sana sıcacık bakacak ve sen o gün kasımpatılar yerine gülleri sevmeye başlayacaksın. Bütün hayatını onunla, o minnacık evde geçireceğine inanacaksın.


Ama öyle olmayacak, o akşam değilse bile, mavi gözlü dev sonraki yıllarda seni yutacak. Önce, o korkulu teslimiyetinden emin olacak, o devleştikçe sen küçüleceksin, o bozdukça sen tamir edeceksin. Sonra kıracak; sesiyle, sözleriyle, artık sıcak olmayan bakışlarıyla seni parça parça kıracak. Uzunca bir zamana yayılan bu kırılma solgun yüzünü daha da solduracak, gözlerinin etrafı uykusuzluktan başka bir renge boyanacak, üşümen hiç geçmeyecek, sigarayı hiç bırakamayacaksın, saçlarını kısacık keseceksin, yıllar sonra bile kazaklarının kollarını çekiştirip duracaksın. En sonunda da terk edileceksin. Sana bıraktığı korku yanı başında, senden aldığı umut en uzağında duracak. Bir daha kimseyi sevemeyeceksin, kimsenin seni sevmesine izin vermeyeceksin. Şiirlerden, şiir okuyan adamlardan hep nefret edeceksin, şiirlere inanan kadınlara acıyacaksın. Ve daha fenası yanlış olduğunu bile bile verdiğin o karar yüzünden bir daha anne olamayacaksın. Karnında şimdi hissettiğin o kıpırtılar zamanla hafızandan silinecek. Bütün hayatını yalnız bir kadın olarak geçireceksin. Ömrünün son yıllarında, bugüne geri dönüp bir şeyleri değiştirebilmek umuduyla her hafta sonu bu sahil kahvesine geleceksin ama hiçbir şey değişmeyecek. Bunların hiçbirini şimdi bilmiyorsun, sorsan anlatırım.


Kazağımın kollarını çekiştirirken “eskiden kasımpatıları çok severdim ben çocuğum,” diyorum her hafta sonu beni huzurevinden alıp buraya getiren hastabakıcı kıza.


“Biliyorum, Mine Teyzeciğim geçen hafta geldiğimizde de söylemiştiniz.” diyor sabırsızca.

Elimle şöyle bir dokunuyorum çiçeğin kadife yapraklarına, sonra karşımda solgun ve kararsız bir halde oturan gencecik Mine’ye gülümsüyorum. Beni görmüyor.


“Sormasan da söyleyeceğim, verdiğin karardan pişman olacaksın” diye mırıldanıyorum. Beni duymuyor.


Çayını bitirip çantasındaki son bozuklukları masaya bırakıyor, böylesi daha iyi diye geçiyor aklından çünkü eve kadar yürümek istiyor.

*Mavi Gözlü Dev, Minnacık Kadın ve Hanımelleri, Nazım Hikmet

1/1

1/3

1/1