• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

“Manzara için mesafe ve boşluk gerek.”

Aynur Kulak, Simlâ Sunay ile yeni öykü kitabı Yalancı İçin Bir Boşluk odağında söyleşti: “Bazen de mesafenin/boşluğun gereği, ihtiyacı için yalan söyleriz. Ben yalancının yalancı olarak tohumlarını saçtığı o boşluğa/yuvaya, mekânlaşmış somut yüzeyine bakmak istedim.”


Simlâ Sunay ile yeni öykü kitabı Yalancı İçin Bir Boşluk odağında yapmış olduğum söyleşi dünya ile kurduğumuz ilişkilerde oluşan boşluklar ve o boşlukları doldurmak adına söylenen yalanlar çerçevesinde gerçekleşti. Boşluklar ve yalanlar düşünüldüğünde dünyaya en çok zarar verenin insan varlığı olduğunu düşünebiliriz elbet. Simlâ Sunay’ın kitabın ana izleğini işaret eden şu cevabı önemli: “Bazen de mesafenin/boşluğun gereği, ihtiyacı için yalan söyleriz. Ben yalancının yalancı olarak tohumlarını saçtığı o boşluğa/yuvaya, mekânlaşmış somut yüzeyine bakmak istedim.”

Boşluklar ve yalanlar adına Simlâ Sunay’ın verdiği tüm katmanlı cevapları okumak isterseniz söyleşimizin tamamı burada. Buyurun lütfen.



Yazmak sizin için boşlukları doldurmak mıdır yoksa boşluklar yaratmak mıdır? Yazıyla ve edebiyat ile olan bağınızı, ilişkinizi bu minval üzerinden nasıl anlatırsınız?

Evren, Dünya boşluksuz bir yer mi; gaz bulutlarını, atmosferi, rüzgârı ve nefesi düşünürsek evet hiç boşluk yok, gözle görülmeyen milyonlarca organizma ya da inorganik maddeyle dolu… Ama hareket üzerinden bakarsak Dünya’da boşluk var ki yürüyoruz, koşuyoruz, atlıyoruz, dans ediyoruz. Boşlukta macera, serüven ve oyun gizli. Maalesef bazense savaş. Manzara için mesafe ve boşluk gerek. Boşluk aynı zamanda bizi özgür yapıyor, birey yapıyor, bedenli yapıyor. Boşluk azlığı bir ceza hücrelerde. Hareket insan için çok şey demek. Bence boşlukları doldurmak için yazmak didaktik bir iş olurdu. Boşluk yaratmak için yazmaksa, yok canım o kadar mütevazı bir iş değil yazmak. Yalancı için de boşluk gerek ki senaryosunu performe edebilsin, “boşluğuna gelerek” attığı yalanı toparlasın. Yalancı pek çok boşlukla destekleniyor da; patriyarka, gelenek, töre, faşizm, kapitalizm, dogmatik olan ve gizli direniş vb… Bu konforlu alanda çalışıyor yalancı; kimi savunma, kimi korunma, başka pek çok şey… Mesela anneler geleneksel bir evde, kız çocukları dışarı çıkabilsin diye söylenecek yalanlara boşluklar, olanaklar, odalar, mekânlar açan mimarlardır. Bazen de mesafenin/boşluğun gereği, ihtiyacı için yalan söyleriz. Ben yalancının yalancı olarak tohumlarını saçtığı o boşluğa/yuvaya, mekânlaşmış somut yüzeyine bakmak istedim.


“Evimiz dünyamız mı? Dünyamız evimiz mi? Olumlu iki yanıt iki kallavi yalan olabilirdi.”

Kitabın ilk giriş sayfası boşluk kavramının izleği ve yer yurt edinme istenciyle Dünya* *Ev kavramları ile başlıyor ve bizler öyküleri Dünya* imlemesi eşliğinde okuyoruz. Sonrasında Dünya* imlemesi üzerinden meydana çıkan boşluklara yalanlar eşlik etmeye başlıyor. Dünya - Boşluk – Yalan. “Dünya üç ayak üzerine kuruludur” savı geldi aklıma. Öyküleri oluşturan bu üç ayağı böyle bir tanımla karşılaştırılabilip, konuşabilmek mümkün mü, ne dersiniz?

Dünya, boşluk ve yalan bana göre sağlam bir yapı oluşturamazdı, zaten üç ayaksa zor durur, devrilir. Dünyayı yalan döndürür ya, yazarken buradan yola çıkmasam da, şimdi sizinle konuşurken; biraz malum kürenin içindeki boşluk da simgeleşiyor haliyle. Ev ve dünyanın yer değiştirmesi ki -aslında pek de yer değiştirme olamıyor bu, değil mi?- pandemi öncesi bir düşünceydi, vazgeçecekken tersinde yani aslında düzünde durdu, popülerleşmiş ev-dünya ikiliğini edebiyatla düşünmenin iyi olabileceğini düşündüm; edebiyat oysa zamansal olarak geriden gelir… risk aldım. Daha sonradan, yer değiştirmenin tam da olamadığını fark edince rahatladım. İki ayrı şey değiller benim için. Daha çok ev sözcüğünü gizlemenin etkisini merak ettim. Evimiz dünyamız mı? Dünyamız evimiz mi? Olumlu iki yanıt iki kallavi yalan olabilirdi.



Yalancı İçin Bir Boşluk ile başlayıp, Bir Boşluk İçin Yalancı öyküsü ile bitiyor kitap ve yedi öykü boyunca yalanın bireysel bir konudan el alarak toplumsal bir konuya nasıl dönüştüğünü okuyoruz. Bireysel hikayelerimizi şekillendiren yalanların toplumsalı mekanlar üzerinden (AKM binası) nasıl etkilediğini okuduğumu düşündüm tüm öyküler bittiğinde desem; ne söylemek istersiniz?

Öyküleri yerleştirirken bu açıdan sıralamadım, eğer son öykü ikili bir ilişkiye daralmasaydı belki de olurdu bu dediğiniz ve ilginç de dururdu. Kendi ilk ve en büyük yalanımla başladım, bir çocuk yalancıyla, sonra aile içi yalanlar devam ediyor, arada kamusal alanlara ve yeni kamusal alanlara (sosyal medya/medya) geçiyor evet. Ama benim için kişisel ve duygusal olan her şey politikleştirilebilir olduğundan bir yelpaze açmak değildi amacım. Öyküleri yazarken yola çıkışlarım hiç bilinçli değil, gökten düşer gibi, sesle ve dille düşüyor, hikâye hep geriden gelse de beraberinde belli belirsiz akıyor, en sonunda yoğuruyorum hepsini. Tek tek, sözcük sözcük çalışıyorum, çok fazla son okuma yapıyorum, ön araştırmalar çok uzayabiliyor; 5 yılda bir incecik öykü kitabı çıkarmamın nedeni bu olsa gerek. Bu bir titizlik de değil, tadını son tortusuna kadar çıkarmak bence.


“Kadın yazısının hakikatin peşinden bu kadar koşması boşuna değil.”

Yalan boşluk dolduran en önemli kavram olarak karşımıza çıkıyor. Bu durumda; yalansız bir Dünya* mümkün mü? Doğuştan itibaren her boşluk için bir korku ve her korku için de bir yalan barındırdığımız düşünülürse çocuklar ve söyledikleri yalanları konuşmalı ilkin desem, ne söylemek istersiniz? Yalanlar olmasaydı boşluklardan, çocukluğumuzdan, dolayısıyla yaratılan hikayelerden, mitlerden, masallardan bahsedebilir miydik?

Yalana yaklaşımım ahlak üzerinden değildi, bu nedenle yalan söylensin söylenmesin demiyorum elbette. Herkes yalan söyler de demiyorum. Bunlar zaten yalanla ilgili söylenmiş olanlar. Ne söylenmedi yalana dair aradığım buydu. Çocukların yalanlarından gerçeklere ulaşmak mümkün, gizli şeylerin açığa çıkması için çocukların yalanlarını gözlemek mühim. Çocuk yalanları ilişkide olduğu kişilerin aynası olabilir. Çocuk ve genç hem korktuğu için hem de rahat hareket edebilmek (boşluk) için yalan söyler. Büyüklerin olanaklarına sahip olmak için yalan söyler. Özgürlük için söyler. Yalanla edebiyat ilişkisine gelince, yalan elbette hayal gücüne, inandırıcı olmaya, ikna etmeye ihtiyaç duyar bu yüzden yalancının bir hikâyeyi kurgulaması gerek, aynı zaman da o hikâyenin detaylarından yalanı da ortaya çıkabilir. Ancak masalların, edebiyatın, mitlerin tarafından yalana doğru baktığımızda durum başka. Masalla, mitle, edebiyatla yalan söylemek elbette mümkün, koca bir eril edebiyat/ cinsel politika olarak “roman” bunu yaptı, yapıyor zaten. Bir yandan da edebiyat büyük politik yalanların açık edildiği bir yer. Kadın yazısının hakikatin peşinden bu kadar koşması boşuna değil.



The Little Anatolia öykünüzü ayrıca konuşmak isterim. Şehir kentsel dönüşümle değiştirilmek istenirken yok edilen hafızasında oluşacak yeni boşlukların ne türde sosyolojik yalanlara gebe olduğu gerçeği ile boşlukların dönüşüm seferberliği adı altında nasıl yalanlar barındırdığı? Hatta bazı öykülerin birbirleri ile olan dirsek temasları, bağı çok önemli. The Little Anatolia ile Yeni Dünya* öyküleri mesela. Osman Efendi ile sosyoloğun içine düştükleri durumlar bazında yaşadıkları; kentsel dönüşüm süreçlerinde boşluklar ve yalanların yaşamlara etkisi.

Çok teşekkürler, öyküleri çapraz eşlemeniz ne güzel. The Little Anatolia’daki kentsel dönüşüm yalanı değil, Yeni Dünya’daki evet. İkisi de aslında bireylerin ve toplumların devlet elindeki yalanlara uyumu, karşı mücadelesi, eşliği ve direnişine dair. Siyasette yalan ahlakçı bir yalan değildir Hannah Arendt’e (öyküde de adı bu yüzden geçiyor) göre, daha sistematik işleyen, düzenli bir mekanizmadır ve yazılı ahlakla doğrudan ilişkili değildir, çıkarları önceler. Ahlaksızlık savunusuyla bundan çıkılamaz Arendt’e göre. Bu çarkı tutup atmak gerekir. Bu yüzden bu yalanla baş etmek zordur. Güncel yaşadığımız bir örnek; Üsküdar Kirazlıtepe’de “Büyük” Çamlıca Camisi yapılmadan önce başka bir cami vardı ve aynı yönetim önce bu camiyi masraf yaparak restore etti sonra da yıktı; cemaati hacmi kadar büyük olmayacak, tam da adındaki gibi “büyüklük” gösterisi için yeni bir cami yapıldı oraya, bir dönem/isim imzası, iktidar hamlesi ve simgesi. Aslında ne kadar fani olanla tezat. Ama sadece bununla kalsa… Tüm çevresindeki yaşam etkilendi. Bu süre içerisinde o kadar çok yalan söylenmiş ki halka inanılır gibi değil. Şimdi sakinler, evleri camiye yakışmıyor denerek, rant için yaşam alanlarından atılıyorlar. Direniyorlar elbette ama bu direnişin ilk adımı yalanları çözmek, durulmayan sözleri fark etmek. Vatandaş olma görevi/taktiği gibi bir şey resmi/yasal yalanlarla baş etmek.


Son öykü Bir Boşluk İçin Yalancı’yı da ayrıca konuşmak isterim. Şehir mekansal bazda AKM binası üzerinden anlatılıyor. Toplum içerisinde büyük tartışmalara sebebiyet veren bir boşluk mekânsal olarak oluşturulup, sonra tekrar yapılıyor. Fakat, sanki boşluk daha büyümüş gibi. Bir mekandan ve dolayısıyla bir boşluktan bahsediyoruz aslında ama konuştuğumuz, yazdığımız, ifade etmek istediğimiz boşluk daha büyük sanki, ne dersiniz?

Öncelikle boşluk veya boşluksuzluk için olumlu ya da olumsuz bir düşüncem yok. Hatta boşluklar benim için daha olanaklı, daha özgür alanlar. AKM’deki durum Kirazlıtepe’dekine benziyor biraz. AKM restore edilmedi; karma (modern + gelenek) bir ideolojiyle, bu dönemin politikalarını simgeleyecek şekilde yeniden inşa edildi. Dış cephesi aynı gibi duruyor olsa da, eskisi korunmadı. Sadece kültür yapısıyken daha ticari bir yapı haline geldi ki bu da dönemin hamlelerine uygun düşüyor. Yapının kalan adı, cephesi ve bazı işlevleriyle yeniden yapılmasının bize “yetmesi” bekleniyor. Hayır, politik ve toplumsal uzlaşının olmadığı bir alanda, devlet eliyle yapılan bu yapıyla uzlaşmak zorunda değiliz her birimiz. İç boşluğuna müdahale olan yapının içine bir kubbe kondu, küre deniyor ama yarısı olmadığı için o bir küre de değil. Kubbenin getirdiği mimari simge yokmuş gibi yapamayız bence. Mevcut boşluğun içine yerleştirilen bu yeni boşluk işte bir yalanın boşluğu mu, bunu soruyorum öyküde. Kubbe modernleşme simgesi mi artık? Demokratik tartışmalıyız.



Mânâ’nın M* si ile bitiriyorsunuz kitabı. Boşlukları doldurmak mümkün, hatta yalansız bir şekilde doldurabilmek mümkün diyebilmek ne kadar mümkün ve mânâlı sizce? Özellikle pandemi döneminden sonra dünyanın kabuk değiştirdiğini; yeni oluşumlar yaratılacağı düşünülürse.

M harfi en çok Mecnun’un cinsiyet egemenliğine vurgudur. Baskın heteroseksüel efsanevi/edebi aşkların yüceltilmesine bir bakış. Bu nedenle öyküde yansıması olan o ikili ilişkide cinsiyetler belli değil, okura kalmış. “L.” diye bitiyorsa benim kitabım, Leylâ konuşmadı demek bu. Mecnun ise kılıktan kılığa, yani sözcükten sözcüğe girerek aslında kürsüden afili afili sesleniyor. Tıpkı ülkemizde her gün yapıldığı gibi. Ne ki Leylâların (kadınların, lezbiyenlerin, trans kadınların) konuşmadığı da bir yalan.


Fotoğraf: Murat Özel