• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Altıncı Monograf

Fatih Balkış'tan hatırlamanın arkeolojisi üzerine denemeler. Kitaplar, yazarlar, tesadüfler, buluşmalar, kaçınılmaz karşılaşmalar, birbirini bütünleyen fragmanlar, kurmacayla gerçeği teyelleyen epifaniler... Litera'da.


Bu hafta, Altıncı Monograf.



Kitabevinin üst katındaki küçük bürodayız. Martin Walser’in Eleştirmenin Ölümü üzerine yazdığım yazının Cumhuriyet Kitap’ta yayınlandığının ertesi. Yayınevinin genç yazarları da aynı odadalar, bir etkinlik sonrası, sohbet uzamış. Pür dikkat konuşulanları dinliyorum. Futbol tartışılıyor, havadan sudan konuşuluyor, edebiyatın uzağında ne kadar şey varsa sohbetin konusu oluyor. Böyle durumlarda nasıl davranacağımı bilemiyorum. Bana hangi takımı tuttuğumu soruyor. Beşiktaşlıyım, deyince morali bozuluyor. Sonra Walser yazısını benim yazdığım açığa çıkıyor. Yayınevinin diğer yazarları da bir an -ama kısa bir an- bununla ilgilenirmiş gibi yapıyorlar. Havada bu futbol meselesi yüzünden bir gerginlik var. Ama ben bu gerginliğin bir parçası değilim. Bu ilk karşılaşmanın ardından daha sık görüyorum onu. Kitabevinin önünden geçerken içeri giriyor, ayaküstü laflıyor. Ne okuduğumla, kitap eklerine ne yazdığımla ilgileniyor. Başka bir gün yayınevinin terasında oturuyoruz. Beni aşağıdaki bakkala, kırmızı şarap almaya gönderiyor. Yılmaz Gruda ile çalıştığımı duyunca şu Gülhane Parkı hikâyesini anlatıyor. Sanki her seferinde onun geçmişinde bir yere dokunuyormuşum hissi. Bir mücadele adamının, onca şeyden sonra, önündekilere bakıp olan biteni hafife alması yadsınmamalı. Onunlayken hissettiğim şey bu. İletişimin ne kadar kolay olduğu ve karşısındakiyle ne olduğuna bakmadan en mahrem şeyleri konuşabilmesi. Ne trajik ne de destansı bir öğe. Kahramanların sahip olduğu entrikaların ve hırsların uzağında, edebiyatın küçük insanların dünyasından doğduğunu biliyor. Galatasaray’daki yayınevinden çıkıp, balık pazarındaki peynir, salata ile süslenmiş ve rakıyla taçlanmış bir akşamın konuğu oluyor. Bu tutkusu onu keyif verici sohbetlere, anıların kimi zaman buruklaşan denizine ve gelecek için hiç tükenmeyen bir umuda sürüklüyor. Bana anlattıkları yalnızca bir yazarın anıları değil. Zihninin derinliklerinden kazınmış ve aslında hiç unutulmadığı belli olan bir yaşantının parçaları. Onları kaleme almalıyım, diye düşünmüştüm hep, ama yapamamıştım. O zamanlar bir anı koleksiyoneri değildim. Birkaç yıl sonra, askerdeyken ölüm haberini aldım. Sonra onun için düzenlenen anma toplantısına katıldım. Mezarı başında toplanmıştık. İnsanların ellerinde kadehleri vardı. Bir iki kişi bir şeyler geveledi. Sonrasında, eşimle birlikte o eve yeniden davet edildik. Bu kez, onca yazar tantanasının ötesinde. Salonda oturduğum köşeden odasını görebiliyordum. Kapısı sımsıkı kapalıydı. Kilitli olup olmadığını düşünüyordum. Bir sessizlik anında oraya girip giremeyeceğimi sordum evin sahibine. Penceresi derin bir ormana açılan odasında oturdum bir süre. O çam ormanının her şeyi karanlıkta bırakan dallarına bakarak bütün bunları düşündüm. Masasını hafızama kazıdım. Kitaplığındaki kitapları tek tek elden geçirdim. Kalemlerine baktım. Çekmecelerini açmaya cesaret edemedim. Sayfaları buruşmuş bir defter masanın üzerinde duruyordu. Geride bıraktığı dünyanın kımıltısızlığına şaşırıyordum. Devinmeler, ayaklanmalar, naralar yerini bir sessizlik krallığına bırakmıştı. Onun kitaplarından birini okurken ağladığımı anımsadım. Kendime yineledim. Açığa çıkması gereken bir şeyin değil, yalnızca bir ruhun kayıp izlerinin peşindesin. Ormanın derinlikleri giderek kararıyordu. Rüzgâr ağaçları eve doğru bükmeye başlamıştı. Odadan çıkmadan önce dışarıda kimsenin olmadığına emin oldum. Kapıyı kapatırken karaçamların iğne yapraklarının parmaklarıma dokunduğunu hissettim.