Ara

Bronte kardeşlerden bugüne


Bu kısacık yazıdan da anlaşılacağı gibi çok sayıda öykücü kadın yaşamı ve insanı sözcükler aracılığıyla anlamaya/anlatmaya devam ediyor. Erkek egemen toplumun, yaşamın her alanına dil aracılığıyla çizdiği kadınlık imgesi, havası boşalan balon gibi küçülerek sönerken kadınlar, kendi iç seslerine ve hemcinslerine kulak veriyor artık. Daha özgüvenli savunuyorlar varlıklarını tamamlayan her parçayı.


Şenay Eroğlu Aksoy

Kadınların kendi yazdıkları metinleri erkek adlarıyla yayımlamak zorunda kaldıkları günlerin üzerinden çok zaman geçti. Bronte Kardeşler ve bayrağı taşıyanlardan alınan miras, eşitlik mücadelesini görünür kılma maksadıyla, terazinin öbür kefesine koyulmak zorunda hâlâ. Eli kalem tutan kadınlar, üretim alanlarını sınırlamaya çalışan tüm engellerle savaşarak yol alırken metinlerin cinsiyeti yoktur, cümlesini akılda tutarak yazmaya devam ediyor. Yukarda söz ettiğimiz terazinin kefesine öykülerini bırakan kadınlar son beş altı yılda neler yazdı? Kutsal kitaplardan, söylencelere; çığır açan felsefe metinlerinden, atasözlerine erkek aklından çıkmış her şeyde kendileriyle ilgili durmaksızın ahkam kesilen kadınlar, öyküler aracılığıyla neler anlattılar/anlatıyorlar? Haziran 2013 BirGün Kitap için hazırladığım yazıda 90’lı yıllardan 2013’e kadar kitap yayımlanmış bir grup öykücü kadına bakmıştım. Bu yazıdaysa o günlerden bugüne ilk kitaplarını yayımlayarak yola koyulan öykücü kadınlara yer vermek niyetindeyim. Aşağıda sözedeceğim her öykücü, uzun inceleme yazılarının konusu olmayı hak ederken bu sınırlı alanda birkaç cümleyle adlarını anmakla yetineceğim.


Gezi direnişinden, Soma faciasına; Suruç’tan, 10 Ekim’e unutulamayacak katliamlar, darbe girişimi ve siyasi belirsizliğe, insanın ölüme yazgılı varoluşu eklendiğinde öykünün sesi acıya meyyal olsa da rengârenk ve gürül gürüldü yine. Tüm dünyanın bir virüs tarafından ele geçirildiği, distopyaları aratmayan olayların yaşandığı bugünlerdeyse pandemi başlangıcında suskunluğa gömülen yayınevleri, evlere kapandığımız yeni sürecin dijitalleşmeyi zirveye taşıyan dinamiklerini kavradıktan sonra yeni kitaplar basmaya başladı.

Tarih açısından kısacık olsa da ömrümüzün ağır, çalkantılı beş altı yılında yazdıklarıyla adlarından söz ettiren öykücü kadınların bir kısmı Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü’yle edebiyat dünyasına giren isimlerdi. Bunlardan Gamze Aslan, üslup arayışını derinleştirerek farklı anlatım yollarına yöneldi. Kadınlık durumunu dert edinen fantastik öğelerle beslenen öyküleri olduğu gibi; şiirsel, gerçeküstünü merkeze taşıyan öyküleriyle bu dünyada yer aldı. Şengül Can, sesiz sedasız yaşıyor görünseler de kendi içlerinde kaybolmuş kahramanların ruh halini ironik bir anlatımla kurmacaya taşıyan öykülerin yanı sıra, zaman kırılmaları ve şiirsel bir anlatımı da incelikle kullandı. Arzu Uçar, farklı edebi metinlere ve sanat yapıtlarına göndermeler yapan oyunbaz öykülerin yanı sıra, kadın erkek ilişkilerini, aile kurumunu ironik bir anlatımla öyküleştirdi. Mevsim Yenice, gündelik hayattaki sıradan ayrıntı ve durumları öykünün taşıyıcı motifi yaparak, küçük zaaflar, devinim ve ânlardan geniş dünyalara çıkan öyküler yazdı. Sevgisizlik, yalnızlık ve yabancılaşma ilgi odağındaki meselelerdi. Simla Sunay, adım adım büyüttüğü öykü evreni ve biçimsel arayışlara yöneldiği deneysel öyküleriyle dikkat çekti. Ezgi Polat aile kurumunu, kadın erkek ilişkilerini, beyaz yakalı kahramanların dünyasına dalarak bastırılan duygular, görmezden gelinen mutsuzluklar üzerinden öyküleştirdi. İncelikli anlatımı ve ayrıntı seçimiyle okuru sarsan bir öykü evreni yarattı. Kadire Bozkurt, daha girişte, birkaç cümleyle sahneler kuran başarılı anlatımıyla öne çıktı. Kısacık öykülerinde kırılma ânlarına şimşek hızıyla bakıp geri çekilerek okura içinde salınabileceği geniş bahçeler yarattı. Arzu Bahar, görece uzun öyküler yazdı. Farklı toplumsal sınıftan yaşamları başarıyla tahkiye ederek dilin, sokağa uzanan köklerini kavrayan bir üslup kullandı. Ayça Erkol, duru ve doğrudan bir dil kullanırken, matematiği özenle hesaplanmış öyküler yazdı. Renkli öykü kahramanları duygusal değerlendirmeler yapmadan olaylarla baş etmeye girişen, cesur ve esprili kişiliklerdi. Çiyil Kurtuluş, anlatımı genişleten olanak arayışı, masalsı kırılmalar, özenli diyalog kullanımı, gerçeküstü sıçramalarla ölüm, yalnızlık, varoluş sıkıntısını anlattı. Banu Özyürek, absürdü kullandığı öykülerinde kadın erkek ilişkilerine, çocukluk dönemine odaklandı. Düşünceler ve gerçek arasındaki uçurumu huzursuz kahramanların gözünden, bilinç akışını kullanarak öyküleştirdi. Gül Ersoy, yabancılaşmayı, kadın erkek ilişkilerini, derinde kalan mutsuzluğu dünyanın dört yanına dağılmış insanların sevgi arayışını ve yalnızlığını öyküleştirdi. Aylin Balboa, esprili, içli, bıçkın bir bakış açısıyla hayatın güçlüklerine direnen kahramanlarını kabuk gibi sararak koruyan bir dil kurdu. Ayşegül Kocabıçak, eviçlerine, kadınlık durumuna, çocukluk dönemine odaklanan duygusal yoğunluklu öyküler yazdı. Tuğba Gürbüz, beyaz yakalı kahramanların hayatlarına odaklanırken zaman sıçramaları ve gerçeküstünü kullandı. Özlem Akıncı, olayları, sahneleri okurun gözünde resmetme konusunda başarılı anlatımıyla, çarpıcılık derdine düşmeden insanın kuşatılmışlığını, ikiyüzlülüğünü öyküleştirdi. Eylem Ata Güleç, ölümleri, kaybedilen evlatları, yıkılan mahalleleri tam göbeğinden yola çıkarak anlattı. Anlatmak istediği yakıcı gerçekliğe gerçeküstüne sıçrayarak hava delikleri açsa da öykülerin sonu hep o yakıcı gerçeğe çıktı.


Bu dönemde daha ilk kitaplarıyla adlarından söz ettiren öykücülerden Öznur Yalgın, yakın siyasi tarihteki olayları öykülerinin kırılma anlarına taşıdı. Mülteciler, madenciler, seçim mitinginde patlayan bombalar, el koyulan kurumlar ve darbe girişimini alçak gönüllü bir ses tonu, etkili diyaloglar ve ayrıntı seçimiyle resmederek kurmacaya taşıdı. Buket Arbatlı, kadın kahramanları cinselliğin derinlerine özgürce dalarken insanın karanlığına cesaretle baktı. Nazlı Akçura, Hikâyeyi önceleyen uzun öykülerinde çocuk, kadın ve yaşlıları anlattı. Mediha Ünver, şiirsel bir dille bugünden geçmişe sıçrayarak geniş zaman dilimlerini öykülere taşıdı. Kadınlık durumu, köy yerinde sevgiye tutunan çocuklar, beşik kertmesi edilen kadınlar iç seslerinin uğultusunda okurla buluşturuldu. Burçin Tetik, farklı cinsel yönelime sahip insanların gündelik yaşamdaki kırgınlık ve arayışlarını öyküleştirdi. Kadınlık durumu, aile, göçmenlik, cinsellik, annelik kurumu öykülere taşıdığı meselelerdi. Esra Erdoğan kısa, çağrışım alanı geniş cümle ve imgeleriyle, dili bozarak yeniden kurmayı denediği etkileyici öyküleriyle dikkat çekti. Nurhan Suerdem yaşlılık, aile kurumu, yalnızlık ve sevgi arayışını incelikli gözlem gücü ve ayrıntı seçimiyle öyküleştirdi. Toplumun baskın tutumlarıyla çatışan bireyin yalnızlığı temel meselelerinden biri oldu. Ayşen Işık, olay odaklı öykülerinde okurun ilgisini diri tutan ayrıntı seçimi ve diyalogları başarıyla kullanadı. Ülkü Oktay, çizgi dışı ruh hallerini kurmacanın odağına oturturken kadınları, yine kadınların gözünden esprili, iğneleyici bir bakışla anlattı.


Bu kısacık yazıdan da anlaşılacağı gibi çok sayıda öykücü kadın yaşamı ve insanı sözcükler aracılığıyla anlamaya/anlatmaya devam ediyor. Erkek egemen toplumun, yaşamın her alanına dil aracılığıyla çizdiği kadınlık imgesi, havası boşalan balon gibi küçülerek sönerken kadınlar, kendi iç seslerine ve hemcinslerine kulak veriyor artık. Daha özgüvenli savunuyorlar varlıklarını tamamlayan her parçayı. İnsanın doğadaki varoluş nedenini anlamaya çalışan tüm teorileri saklı tutarak, tek emeli kendini gerçekleştirmek olan akıl sahibi bir canlının, kendini gerçekleştirme arzusu önündeki engelleri er ya da geç aşacağı kesin değil mi?