• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

“Aslolan hikayedir düsturuyla ben İshak Hoca’yı anlattım.”

Aynur Kulak, Bülent Ayyıldız ile yeni romanı Biraz Evhamlı İshak Hoca’nın Karda Gece Yürüyüşü üzerine söyleşti: “İshak Hoca da başka bir sorunun peşinden giderken çıkıverdi. Edebiyat ne işe yarar?”


Bülent Ayyıldız’ın yeni romanı Biraz Evhamlı İshak Hoca’nın Karda Gece Yürüyüşü odağında yapmış olduğum söyleşi çağımızın evhamlı, tutunamamış, kafasında soru işaretleri ile bitmez tükenmez belirsizlikler içerisinde yol alan insanı çerçevesinde gerçekleşti. İshak Hoca’nın yürüyüşüne –yol alışlarına- roman boyunca edebi metinlerin eşlik etmesi kurgunun gerçekliğe, gerçekliğin kurguya yakınlığını algılamamız ve edebiyatın hayat için elzem olduğunu görmemiz açısından önemli.

Biraz Evhamlı İshak Hoca’nın -edebi metinler eşliğinde- yapmış olduğu Karda Gece Yürüyüşü’ne eşlik etmek isterseniz Bülent Ayyıldız ile gerçekleştirdiğimiz söyleşi için buyurun lütfen.



Hacettepe Üniversitesi, Amerikan Kültürü ve Edebiyatı bölümünde araştırma görevlisi olarak çalıştığınız 9 yıl süren bir dönem var. Akademik ortam/ortamlar edebiyat ile nasıl bir bağ kurmanızı sağladı veya edebiyat ile olan bağınızı ne yönde değiştirdi, dönüştürdü sorusu üzerinden konuşarak başlamak isterim söyleşimize.

Bence akademik ortamların hem faydası hem zararı var. Beni olumlu etkileyen yönlerinden biri sistematik okumaya alıştırması. Rastgele dengesiz bir obur gibi her kitaba saldırırken, doğru bir şey yapmadığınızı fark ediyorsunuz. Bu arada en baştan söyleyeyim, burada söylediklerimin hiçbiri ahkam kesmek değil. Yazmanın, gerekliliklerinin, yazar olmanın kendi yaptığım yorumlamasından ibaret. “Bir yazar her sabah güneş doğmadan kalkıp masanın başına oturmalı” diyorsam, bu sadece kendime tembihlediğim bir şey. Akademi diyorduk, evet okuma sistematiğimi geliştiren bir alan. Akademik bir makale yazmayla kurmaca yazma arasında benzer noktalar var. İkisi de belli bir tema seçmeyi, daha önce düşünülmemiş şeyler bulmayı, en azından düşünülmüş şeylerin farklı yönlerini göstermeyi gerektiriyor. Güreşçiler hakkında bir kurmaca yazacaksam, önce güreşçilikle ilgili arşiv araştırması yapıyorum. Makale yazacaksam da aynısını yapıyorum. Yazar, herhangi bir konu hakkında fikir yazıları yazabilmeli. “Kalem” diyorsam mesela, kalemin farklı yönlerine ya da sembolik anlamlarına, tarihçesine dair bir şeyler söyleyebilmeliyim. Kurmacanın içinde bunlara yer vermeme gerek yok, ama yazar olarak fikir yürütmeme gerek var. Akademinin ikinci faydası da kanonları ve teknikleri daha kestirmeden tespit etmiş olmam. Edebiyatın, akımların, edebi türlerin, janrların kronolojik gelişimini görebiliyor, günceli ve geleceği bu minvalde daha olasılıklı tahmin edebiliyorum.


Öte yandan akademisyenlik, kurmacayı baltalayabilen bir meslek. Her şeye teknik bakmayı huy edinebiliyor insan. Ya da istemediğin okumaların içinde mesai yapmaktan kurmaca yazmaya vakit kalmıyor. Akademide mesai ofiste bitmiyor. Sürekli eve iş taşıyorsunuz. Özellikle tez ve makale yazma aşamalarında vaktiniz, enerjiniz ve bilinciniz izole oluyor, önünüzden geçen bir hikâyeyi göremiyorsunuz.


“İshak Hoca da başka bir sorunun peşinden giderken çıkıverdi. Edebiyat ne işe yarar?”

Kitaplarınızın yayınlarına baktığımda her biri farklı türlerde ilgi çeken, okunan kitaplara imza atıyor, kolektif öykü ve fikir yazıları seçkilerinde yer alıyorsunuz. İshak Hoca’nın hikayesine doğru kat ettiğiniz yolculuğu siz nasıl tarif edersiniz?

Kendimi sınamayı seviyorum. Bir önceki soruyla bağlantılı olarak akademik okumaların bir yansıması da olabilir bu türden türe atlama. Postmodernizme dair okumalar yaparken kendimce birtakım gedikler gördüm. Biz postmodernin neresindeydik ya da gerçekten böyle bir şey var mıydı gibi sorulara cevap ararken, bunun uygulamasını da yapmak istedim. Aslında bir şeyler ispat etmek istedim. Eh, ispatlarımla kimsenin ilgilendiğini sanmıyorum. Benzer şekilde fantastiğin peşine düştüm. Seküler toplumlardan geçilmezken nereden çıktı bu ejderhalar, büyüler, yüzükler? Ama fantastik okuyanlar bilir, ejderhalı kurmacalar asıl seküler/modern/rasyonel toplumlardan çıkıyor. Bunların hepsi hem kendimi, daha doğrusu kalemimi sınadığım hem de bir konuya kafayı taktığım dönemlerde kurmacaya dönüşüverdi. İshak Hoca da başka bir sorunun peşinden giderken çıkıverdi. Edebiyat ne işe yarar? Gerçekten herkese faydası olan bir şey midir? Okuduğumuzun ne kadarını içselleştirebiliyoruz, okumalarımızın ne kadarı pragmatik sebeplere dayalı? Çok okuduk diyelim, bu okuduklarımızla ne yapıyoruz? Edebiyat güzellemelerine sıkça rastlıyoruz, şeytanın avukatlığını yaparak soruyorum, edebiyat gerçekten işe yarıyor mu? Yarıyorsa ne işe yarıyor. İshak Hoca, mutlu olmadığı için okuyan biri. Okumaları asla onu mutlu etmedi. Kitap ve kahve görsellerinden, asılsız alıntılardan, kitabın sayfasını katlamaya, satırların altını çizmeye kıyamayanlardan, her kurmacayı analitik okuyup, altında büyük anlamalar ya da buzağı arayanlardan gına geldi. Böyle oldu galiba.



Romanın ilk etapta göze çarpan en önemli özelliği zemininin metinlerarası bir yapı üzerine kurulu olması. Anlatmak için, konuşmak için, düşünmek için seçtiği metinlere baktığımızda İshak Hoca’nın nasıl bir karakter olduğunu da anlıyor ve çözüyoruz aslında fakat bu durum bize tam olarak neyi anlatıyor olabilir? İshak Hoca’yı mı; yani 2000’li yılların tüm parçalı, evhamlı, anksiyetesi yüksek, birey olma çabası içerisinde ilişkilerinde dikiş tutturamamış kişiyi mi yoksa bu yapıyı çok nitelikli, düşünmemize yardımcı şekilde bize okutan eserleri mi?

Aslolan hikayedir düsturuyla ben İshak Hoca’yı anlattım. Metinde geçen eser adlarını züppelik yapmak için kullanmadım. Karakterim bir barista olsaydı, kahve türlerinden, hangi kahvenin kaç metre rakımda yetiştiğinden, dükkâna gelen müşterilerden, fincan türlerinden bahsedecektim. Karakterin müşteriyle girdiği diyaloglara eğilecektim. Nitekim karşımızda bir akademisyen var, ve evet bu bilinçli bir tercih. Elimizde bir akademisyen olduğuna göre onun kafa yapasının, anılarının, yaşam şeklinin kitaplarla temas eden tarafları muhakkak olmalı. Aksi takdirde inandırıcı bir karakter olmaz. Tıpkı Cüneyt Arkın’ın onu öldürmek için gelen adamın doktor olmadığını, iğne hazırlama şeklinden fark etmesi gibi. Önce kurmacanın ilkelerini yerine getiriyorum esasen. Bahsi geçen kitapların hiçbirini okumamış bir okur için de akıp giden bir hikâye var ortada. Bütün metinleri okumuş olsaydı da bu sefer çeşitli anlamlar çıkaracaktı. Sizin sorularınıza benzer şeyler düşünecekti belki de. Bu sefer İshak Hoca’nın konumuna düşecekti. Belki de İshak’la bir özdeşlik kurabilecekti. Onun gibi “bütün bu kitapları okudum, iyi hoş da ne oldu şimdi?” sorusuna gelecekti ya da gelebilir. İyi bir metin cevapları vermez, sorular sordurur.


İshak Hoca tutunamamış bir karakter mi? Bağ kurduğu ve yorumladığı her eserde sanki gerçeklerden kopmuş, tuhaf, yer yer huysuz bir insan görüntüsü veriyor olabilir ama söylediklerinde, öne sürdüğü tezlerde, kitap yorumlarında, şüpheci düşünüş şekliyle hayatı yorumlayış ve yaşayış biçimiyle çok mu haksız ya da tutunamamış; ne dersiniz?

Bence tutunamamış bir karakter. Evet, hayatı kendince yorumlayabiliyor, kendi ayakları üzerinde durabiliyor, metinler arasında istediği gibi top sektirebiliyor. Huysuz, insanlarla bağ kurmaktansa kitaplarla bağ kurmayı daha çok seviyor. Kitaplar üzerine yaptığı yorumlarda hiç de haksız değil. Bunlar onun tutunmuş ya da tutunamamış olduğunu tam olarak göstermez. Herkes gibi olduğunu gösterir. Kimi zaman haklı, nazik, hatta sevecen. Kimi zaman hırslı, yorgun ve hırçın. Hangi olaylarda hangi taraflarını yansıttığına bakarsak belki de onun biraz daha derinde yatan sıkıntılarına inebiliriz. Arkadaşları arasında tutunmuş mu mesela? Öğrencilerinin nezdinde? Bir sevgili ya da eş olarak ne durumda? Hangi zümreye ait hissediyor kendini? Herkese aynı yüzünü mü gösteriyor? Kendini önemli biri olarak görüyor mu? Bunlara benim bir cevabım var ama soruyla karşılık vererek yetiniyorum. Zira ben ne dersem diyeyim İshak benim kafamdaki İshak olmaktan çıktı. Her okurun kendince cevapları olacaktır bu sorulara.


“Doğu-Batı çatışması edebiyatımızın bitmek tükenmek bilmeyen bir meselesi. Edebiyat kanonunu takip ettiğimizde aksi bir şeyi kimse kolay kolay iddia edemez. Fakat kitaptaki çatışmaya biraz daha farklı bakılması taraftarayım. Gelenekten gelen Doğu-Batı çatışmasının içine modernlik de giriyor.”

“Hepimiz birer intihalden ibaretiz.” Bu alıntı aslında hangi eserlerin romanın kurgusuna karışacağını, ele alınacak metinlerin romanın kurgusal gerçekliğinde nasıl yapı-bozumlar yaratacağının ayak sesleri. Fakat ben bu cümleyi bu taraflarıyla birlikte Batıda yazılan metinlerin, yaratılan karakterlerin, bireyleri, toplumları nasıl etkilediği, coğrafyaları nasıl yansıttığı, değiştirdiği, dönüştürdüğü konusunu da konuşmak isterim sizinle. Romanda olduğu için Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur eseri mesela tam da bunları masaya yatırmaz mı? Hatta Huzur, İshak Hoca’nın huzursuzluğunu tam da buralardan yakalamak için örnek gösterilen Batı eserleri arasında yerli bir eser olarak var desem, ne söylemek istersiniz?

Güzel bir tespit. Söylediklerinize katılarak rotayı başka bir yere çevirmek istiyorum. Hepimiz intihalden ibaretiz. Belli bir kültürden, duygudan, sanattan, görüşten etkilenip bunu tam olarak sindirmeden hayatımıza aksettirmeye çalıştığımız şeyler illaki olmuştur. Doğu-Batı çatışması edebiyatımızın bitmek tükenmek bilmeyen bir meselesi. Edebiyat kanonunu takip ettiğimizde aksi bir şeyi kimse kolay kolay iddia edemez. Fakat kitaptaki çatışmaya biraz daha farklı bakılması taraftarayım. Gelenekten gelen Doğu-Batı çatışmasının içine modernlik de giriyor. Bu yönüyle gitgide bir klişe halini aldı bu mesele. Hatta bu mesele yüzünden Türkiye’den roman çıkmayacağını iddia edenler de var. Günümüzden bakınca bunun farklı yansımaları olmalı. Sınırların bu kadar kalktığı, her şeyin ulaşılabilir olduğu, fiziki sınırların bir bakıma kalktığı, herkesin aynı şarkıyı dinleyip, aynı filmi izlediği bir dünyada asıl çatışma doğu, batı ya da dünya vatandaşı olma dahi değil. Bulunduğumuz alanı tekrar inşa etme meselesi var. İshak’da gördüğüm sınırların olumlu manada silikleşmesi. Köktenci ya da üstenci bakışlarla bir kimlik inşa etmektense, bir o yana bir bu yana atlayarak bocalıyor. Fakat kötü bir şey ifade etmiyor bana bocalama. Bocalıyorsak, sabit bir yerde dururken öte tarafa atlayabiliyorsak, bir şeylerden sarsılabiliyorsak dinamik bir kimliğimiz var demektir. Söylemlerden ve ideolojilerden sıkılmıştı modernistler. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bu duruma alışmaya başladılar. Merkezin kaybolması, bastığımız zeminin halı gibi altımızdan çekilmesi karşısında ironiye, kara mizaha ve anlamsızlığa sığındık. Bugün hâlâ bunları sorguluyor olabiliriz. Bunun izdüşümünü sanatta ve edebiyatta görüyor olabiliriz. İshak Doğu-Batı çatışması içinde totolojiye bulaşmadan, kendi de farkında olmadan, yaşadıkları üzerinden bir zemine vardı. Bu onun kurtuluşu olmayabilir, fakat bir farkındalığa vardı. Bütün bu büyük çatışmaların içinde aslında o kendi küçüklüğünün farkında. Bir nesneyi nesne yapan şey o nesnenin işlevidir. Su içilen ve gereksinim duyduğumuz bir sıvıdır. Bu sudur. Makas bir şeyleri kesmeye yarayan bir gereçtir. Makas bu işlevini kaybettiğinde, makası sonsuza kadar kitap ayracı olarak kullanmaya başladığımızda onun hâlâ makas olduğunu iddia edebilir miyiz? İshak’ın maruz kaldığı çatışma kendi istediği bir şey değil. O bütün bu olaylara maruz kalıyorken, hikayesini ve işlevini buluyor. Onun için önemli olan da bu.



Dag Solstad’ın Mahcubiyet ve Haysiyet eseri hikayenin akışı, geçişler, konu odağında ele alınmış temel eser olarak karşımıza çıkıyor. Sonrasında da A.H.Tanpınar’ın Huzur’u elbet. Hatta Solstad’ın Elias Rukla karakteri İshak Hoca’nın alter egosu gibi. İshak’la nasıl bir bağı var eserin, eserden de ziyade Elias Rukla’nın?

Aslında cevabı basit ve kısa. Dünyanın neresinde olursanız olun insan aynı. Tolstoy’un dediğinin aksine mutsuz insanlar da aynı şekilde mutsuz. Bu mutsuzluk coğrafya tanımıyor. Dünyanın en zengin ülkelerinden birinde hocalık yapan biriyle, Türkiye’den bir hoca benzer hayatlar yaşıyor. Rukla bir Türk de olabilirdi. Olayların seyri biraz değişirdi, ama yine edebiyatın içinde kaybolurdu. Dostoyevski’nin bütün karakterlerinin Raskolnikov’a benzediğini söyler Nabokov. Solstad’ın bütün karakterleri de Rukla’dan izler taşıyor. Fakat bütün bu benzerliklerin içinde bana tatlı gelen şey yine aynı sebepten hoşuma gidiyor. Mutsuz azınlıklar birbirine benzer.



Salinger’in 'Muz Balığı İçin Mükemmel Bir Gün' öyküsünün çok detaylı analizi mevzu bahis roman içerisinde ki; böylesine bir detaylı analizi edebiyat adına bulmak, okumak çok güç. Gerçekten her edebiyata mal olmuş, önemli eserin bu şekilde incelemesi yapılsa neler olabilir, edebiyat terk mi edilir, kitaplar okunmaz mı, zaten yalnızlığı temsil eden kitaplar tamamen terk mi edilir gibi sorular döndü zihnimde. İshak Hoca’nın günlük hayata adapte olamayıp yalpalamasının, yer yer öfkelenmesinin sebepleri bir tür mesleki deformasyon halinde yaşıyor olması olabilir mi Bülent Bey?

Herkesin bu şekilde analiz yapabilmesi ya da her mecrada edebiyatın bu şekilde konuşulması pek mümkün değil. Tam tersine, herkes edebiyattan anladığını sanıyor ve “derinlikli” eleştiri yapmaya kalktığında Eco’nun dediği “aşırı yorum”a varıyoruz. İshak bu yönüyle farklı bir aşırı yorumcu. Belki edebiyat tahlilleri muazzam, fakat yaptığı şey absürt. Metinleri olduğu gibi hayatına aksettirmeye çalışıyorsa metin anlamsızlaşıyor. Halbuki Monique gibi yapsa, bir anlam kazanacak. Monique taklidin taklidini yaparken onu taklit olmaktan çıkarabiliyor ve bunu sadece tuval üzerinde yapıyor. İshak metinden örme bir hayatı yaşıyor gibi. Böylece İshak’ın zekasından, bir edebiyat eleştirmeni olarak yaptığı analizlerden şüpheye düşüyorum. Kendini ya da bir fikri savunurken bile, dediğiniz gibi bir kitaptan esinlenerek yapıyor bunu. Bir bakıma papağanlaşıyor. Çevremizde böyle bir yığın insan var. Onlar kitaplardan da etkilenmiyor. Aktörlerden, şarkıcılardan, ideolojilerden apardıklarını yansıtıyorlar. Bir süre sonra bütün o düşünceler ve zevkler kendilerininmiş zannediyorlar. Hatta bunlardan asla kuşku duymuyorlar. Bunu ustalıkla yapıyorlar. Doktoruna inanarak sağlıklı insan taklidi yapan şizofrenler gibiyiz.



İshak Hoca’nın hayatı, Murat ve Asya ikilisinin hayatına girmesiyle yeni bir boyut kazanıyor. Edebi metinlerin kurgusundan farklı olarak hayatta böyle şeyler oluyor ve gerçeğin kurgusu her şeyin önüne geçer durumunun tam ortasına düşüyor kahramanımız, ne dersiniz? Bu muydu romanın ikinci yarısını size yazdıran sebepler yoksa İshak çok boğuluyordu kurgu eserlerin arasında, günlük hayata ilişkin deformasyonu düzeyine alarm veriyordu; onun adına bir challenge gerçekleştirmek istedim mi dersiniz?

Sorunun ilk kısmı yine güzel bir tespit. Basitçe, hayat kitaplardaki gibi olmuyor diyebiliriz. Bizi her an bir bilinmeze savurabilecek olma potansiyeli var hayatın. İronik olan, kitaplara yaptığını hayata da yapıyor İshak: maruz kalıyor. Üniversiteye bilinçli bir şekilde gitmedi. Bilinçli bir şekilde hoca olmaya karar vermedi. Bilinçli bir şekilde evlenmedi. Bütün bunları maruz kaldığı için yaptı. Kitapları olduğu gibi hayatına aksettirmeye çalışmasıyla, gelen yeni düzeni olduğu gibi kabul etmesi aynı zihnin yöntemi. İki aşamada da İshak’ın iktidar kurmayla ilgili takıntılarını görebiliriz. Güçlü olduğunu hissettiği anları hatırlarsak, en çok bu anlarda güçsüzlüğünü hissediyor İshak. Bu yüzden de iki noktada fiziki olarak hırpalanıyor. Bu fiziksel hırplanma hem hayat hem de edebiyat cephesinde yediği psikolojik dayağın karşılığı. İshak’ın okuma alışkanlıklarını değiştirmesi lazım.



Son olarak halihazırda devam eden bir pandemi süreci mevzu bahis. Edebiyat bu süreçten, bu uzun dönemden nasıl etkilenecek sizce? Yenilenme, köklü değişimler edebiyat için de söz konusu olacak mı sizce?

Uzun süreci bilmem de bu yıllarda geçen bütün kurmacalarda karakterler maske takmak zorunda kalacak. Nedense bu beni rahatsız ediyor.

İlk akla gelen distopik eserlerin çoğalacağı ihtimali olabilir. Bence tam tersi olacaktır. Daha bireysel hikayeler çıkacak karşımıza. Daha minimal. Genel kitleleri anlatmak yerine, bu süreçte herkes kapalı kapılar ardında yaşadığı sürece yönelecek olabilir. Ya da bu bir temenni. İnsanların kendileriyle yüzleştiklerinde ne gördüklerini ve bunu nasıl anlatacağını merak ediyorum.