• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

“Yazmak benim için şizofrenik bir durum”

Aynur Kulak, Filiz Özdem ile yeni romanı Bütün Ateşler Söndüğünde odağında söyleşti: “Yaralara bakmayı seviyorum. Yazmak, benim için şizofrenik bir durum. Çünkü yazarken derimin altından yazıyorum, yaşarken ise derimin üstünden yaşarım.”


Filiz Özdem’in yeni romanı Bütün Ateşler Söndüğünde, hikâyenin iki ana karakterinin kayıpları, beklentileri, hayal kırıklıkları etrafına kurulu gerçeklikleri ile karşılıyor bizleri. Karakterler, olay akışı ve yaratılan atmosfer birbirinden bağımsız gibi gözükmese de iç içe geçen anlatımın helezonik yapısıyla sönen ateşler değil, harlanan yaşam simgeleniyor. “Yazmak benim için şizofrenik bir durum” diyor Filiz Özdem ve, “Çünkü yazarken derimin altından yazıyorum, yaşarken ise derimin üstünden yaşarım” diye açıklıyor bu durumu.

Filiz Özdem ile Bütün Ateşler Söndüğünde romanı odağında gerçekleştirmiş olduğum bu çok kapsamlı söyleşi için buyurun lütfen.



Edebiyat Fakültesi Felsefe bölümü mezunusunuz. Edebiyat ve Felsefe; bu iki paralel ve aynı zamanda birbirinin içine geçerek ilerleyen disiplinle olan bağınızı, sizin için neleri ifade ettiklerini nasıl tarif edersiniz?

İlk gençlik yıllarımda felsefe mi, edebiyat mı diye bir seçme zorunluluğu hissetmiştim aslında. Çünkü üniversitede kalmayı, akademik kariyere devam etmeyi düşünüyordum. Kavram ve düşünceden ziyade kelime ve duygunun içimde baskın çıktığını anlayınca, akademik hayattan vazgeçtim. Her ikisini birden sürdürmek çok kolay olmayabilirdi, çünkü okuma odaklanmaları farklı. Ayrıca, her ikisini birden sürdürmeye karar verseydim de, herhalde yazdıklarımı yazamazdım, başka metinler üretiyor olurdum. Ama felsefe geleneğinden gelmek insanı ister istemez daha derin ve sistematik düşünmeye yöneltiyor, insana bir disiplin ve katman kazandırıyor. Felsefeyi seviyorum ama edebiyata âşığım, öyle söyleyeyim. Söz dağarcığına gelecek olursak, şanslı bir çocuktum, çok geniş bir ailede büyüdüm. Merakım da bana çok şey kattı. Özellikle, ihtiyarların yakasına yapışır, onlara sürekli sorular sorar, kendi hikâyelerini anlattırırdım. Çocukluğumda herkesin taklidini yapardım, büyüyünce tiyatrocu olacağımı sanırlardı. Nereden bilsinler, aslında tiyatro demek ezber de demek ve ben bu konuda çok beceriksizim, sadece doğaçlama yapabiliyorum. Bu taklit merakı da beni beslemiş, bana anlatılanları içselleştirmeme neden olmuştur. Taklitten sonra geriye uydurma kalırdı: Tanıdığım insanlara kendimce hayatlar yakıştırırdım, hayaller kurardım. Ve sonra elbette okuma merakı ve deliliği. Sürekli kitap okurdum. İçimdeki heves oyunculuk değil, anlatma aşkıydı. Okuma yazma öğrenmeden önce aynalarla konuşurdum: Meğer defter olarak kullanıyormuşum aynayı, çok sonradan anladım tabii. Çok küçük yaşlarımdan beri kendi kendimle olmayı, yalnızlığı da sevdim. Yalnız kalmaktan hiç sıkılmadım. Ama işte, hayattan çok şey öğrendim: Dinlemeyi, gözlemlemeyi severim. Yalnızlıktan çok şey öğrendim: Tefekkürü severim. Edebiyattan ve felsefeden çok şey öğrendim: Derinleşmek çok güzel. Annelikten çok şey öğrendim: İnsanın kendini en çok yıkabildiği, sınırlarını zorladığı ve çözüm üretmeyi, dönüştürmeyi şiar edindiği, sabrı deneyimlediği bir durum herhalde ebeveynlik.


Kadın karakterleri yazmayı çok seviyorum, kadın dilini, enerjisini, kadının kendi küllerinden doğma gücünü seviyorum.

Bütün Ateşler Söndüğünde sizin altıncı romanınız. Neydi bu romanınızı size yazdıran ana mesele veya meseleler?

Aklımda ilk beliren bir görüntüydü. Suya taş atan meczup bir adam. Taşatar Asaf Bey böyle çıktı ortaya. Bir süre içimde gezdirdim onu, epey yarenlik ettim hayalimde onunla, tanış oldum. Sonra yavaş yavaş kurgu şekillenmeye başladı. Ama önce Asaf’ı yazmaya başladım. Kadın karakterleri yazmayı çok seviyorum, kadın dilini, enerjisini, kadının kendi küllerinden doğma gücünü seviyorum. Bütün romanlarımda yazdığım erkek karakterler de çoğunlukla bu dişil enerjiyle şekilleniyor. Bu romanda da beni kışkırtan kayıp duygusuydu, onun açtığı yaralardı. Bir de, birbirine benzemeyen hayatlar sürseler de, başka başka yerlerde kardeş ruhların yaşadığı düşüncesi.



Romanın ismini okuduğumuzda sanki bir bitiş, bir umutsuzluk çağrışımı var fakat sonu umutla biten bir roman ile karşı karşıyayız ve bana sanki ateş sönmüyor, tam aksi harlanıyor gibi geldi; ne dersiniz?

Her romanım travmalar üstüne kurulu. Yaralara bakmayı seviyorum. Yazmak, benim için şizofrenik bir durum. Çünkü yazarken derimin altından yazıyorum, yaşarken ise derimin üstünden yaşarım. Yazdığım karakterlere hiç benzemem, savaşçı ve baskın biriyimdir, ama tabii içimde “içli biri de” yaşıyor. Tuhaf ve çok haz veren bir durum bu. Bu romanı Bodrum’a göçtükten sonra yazdım. İstanbul’un telaşından kurtulduktan sonra, belki bu sebeple umutla biten ilk romanım sayılır. İstanbul’u da şanslı azınlıktan biri olarak yaşadığımı itiraf etmeliyim. Anadolu yakasında, deniz kıyısında bahçeli bir evde yaşadım, ama her gün işe gitmek için yollara düşmem, Beyoğlu’na gitmem gerekiyordu. Üstelik ben bu güzergâhı ufak tefek değişikliklerle, önce okul, sonra iş sebebiyle on bir yaşımdan sonra kırk yıl kadar kat ettim. Ömrüm boyunca her günümün yaklaşık üç saatini yollarda geçirdim. Bu beni çok yordu ama asıl İstanbul’un memleket siyasetiyle değişen çehresi beni çok yordu, yıldırdı. Ben beni bildim bileli doğduğum büyüdüğüm İstanbul’a âşıktım ve oradan kopabileceğim hiç aklıma gelmezdi. Ancak tatil için uzaklaşabileceğimi düşünürdüm. Ancak çok radikal bir biçimde İstanbul’dan göçmeye karar verdim. Üstelik sülalece göçtük. Artık çok sakin ve yavaş bir hayat sürüyorum. Bunun karşılığıdır belki söyledikleriniz. Yine çok çalışıyorum ama zaman burada daha farklı akıyor. Ve en önemlisi, denizden ziyade toprakla daha yakın ve iç içeyim: Bahçeden meyve, sebze yiyorum. Tohumdan mutfağa süren maceranın içinde olmak, toprağın mucizesine yoldaş olmak harika bir duygu. Zamanı kullanmam sadece bana bağlı. İstediğim saatte yatıyorum, istediğim saatte kalkıyorum. Bazen üç saat, bazen yedi saat uyuyorum. Kuş sesleriyle uyuyorum, kuş sesleriyle uyanıyorum. Bir yere yetişme telaşı ve derdi olmaması büyük bir özgürlük.


“Sanki içimde ikinci bir iç vardı.”

“Ama sanki içimde ikinci bir iç vardı.” Birbirinin paralelinde oluşan ve akan fakat birbirine değmeyen; aynı zamanda birbirinin de içine bir şekilde çekilen ve geçen hikâyeleri var Asaf ve Pervin’in. Bir de içlerindeki ikinci iç –Asaf için ölen oğlu, Pervin için de bir türlü tutkuyla ilişki yaşayamadığı Can– gerçeği var. Romanda iç gerçekler ve dış gerçekler inşası sadece hikâye değil, roman yapısı olarak da farklı bir helezonik yapıyla karşılaştırıyor bizleri. Kafanızda bu yapısıyla mı oluştu hikâye baştan beri, yoksa yazdıkça gelişen, olgunlaşan ve kendi yapısını yaratan bir hikâye miydi?

Evet, çok güzel yakalamışsınız. “Sanki içimde ikinci bir iç vardı.” Bu aslında beni temsil ediyor, demin de dediğim gibi. Ben o “iç”ten yazıyorum. Evet, romanın Asaf ve Pervin üzerinden ilerleyen, birbirine hiç benzemeyen bir hayatları olsa da birbirine çok benzeyen yanları olan, bakışımlı bir hikâyesi var. Bu kurgudaki yapı aslında benim Tanrı anlatıcı dilinden yazmayı değil, “ben” dilinden yazmayı sevmemden kaynaklanıyor. Çoğunlukla bu dili kullanıyorum romanlarımda, bana daha içeriden, derinden anlatma olanağı verdiğini, karakterle özdeşleşmemi sağladığını düşünüyorum. Pervin için sadece Can aşkından değil, belki taşralı olmaktan, yaşadığı köksüzlük duygusundan da söz etmek gerekir. Çünkü onun bu takıntılı aşkını asıl besleyen duygular bunlar. Ait olamama hali, köksüzlük. Sözünü ettiğiniz helezonik yapı, hemen her romanımda vardır: Farklı hikâyelerle süren ve iç içe geçen, kesişen, hatta büyük bir kesişme olmasa bile bir biçimde birbirine değen, birbirine dokunan hayatlar… Bir de yazma maceramda çizgisel anlatıyı sevmiyorum: Yazdıklarımda hatırlamanın dili baskın, parçalı bir anlatının…



Asaf’ın yasına, hatta onu meczupluğa dönüştüren yasına ve inançlarını sorgulayışına doğru götüren sürece; “Allahım sana çok yakınım, hem de çok uzak.” şahitlik ediyoruz. Asaf tüm yasına, oğlunu kaybından dolayı kendisi de kaybolmasına, köpeği Kıtmir’le meczup bir kişi görüntüsü vermesine rağmen romanı “Pervin’e nazaran” daha harlı bir roman kılan karakter, ne dersiniz?

Asaf kendi içine dönmüş, kapaklanmış, kaçmış bir karakter. Hayattan el etek çekiyor ama yine de hayat onu kendi bildiği gibi sürüklüyor. Yaşadığı kayıp onu sadece bir baba olarak üzmekle kalmıyor, kendi varoluşunu, dünyada kapladığı yeri ve inançlarını sorgulamaya başlıyor ve yas aslında onu kendisinden hayli uzağa savuruyor. Elbette, dediğiniz gibi Asaf’ın hikâyesi daha harlı görünüyor çünkü o hiç beklemediği bir şekilde, birdenbire savruluyor; üstelik bu savruluşu kendi seçmiyor, hayat başına felaketler örüyor. Aklının içinde yiten karakterleri yazmak çok kışkırtıcı. Aklının içinde en çok yiten kahramanım, Düş Hırkası romanımda yazdığım Cevat’ın da yazarlık hayatımda benim için çok özel bir yer var mesela. Bütün Ateşler Söndüğünde’ye dönecek olursak, Pervin’in savruluşu Asaf gibi birdenbire değil, bütün hayatı boyunca sürüyor ve çoğunlukla kendi seçimleri çerçevesinde şekilleniyor. Dolayısıyla onun hikâyesi Asaf’ınki kadar görünür ve harlı değil, onun içinde görünmeyen bir ateş var.



“Zihnimde bir rüya yansıması duvarı kurmak istiyordum.” Daha ilk cümlesiyle Pervin anlatılan hikâyenin boyutuna başka bir katman kazandırıyor. Pervin’le ilgili bu detaylar üzerinden konuşmak isterim zira onun tutkuyla yaşayamadığı ilişki her şeye yansımış, bu yansıma da duvar yıkmaktan ziyade –rüyalarla da olsa, ama bilinçli ama bilinçsiz bir şekilde– duvar örüp kurtulma isteğine dönüşmüş, ne dersiniz?

Dediğim gibi, Asaf’ın hayatı birdenbire bir felaketle değişiyor. Oğlunu kaybetmese hayatına olduğu gibi devam edecekti kuşkusuz. Ama Pervin’in hayatındakileri biraz adım adım görüyoruz. Onun şekillenişini. Pervin’in “rüya yansıması duvarı” kurma isteği ikili bir okumaya tabi tutulabilir. Hem geçmişte yaşadıklarıyla arasına duvar örme arzusuna denk düşebilir bu istek, hem de rüyasında yarattığı dünyayı bir sinema perdesinde izler gibi isteme arzusuyla gerçeklerden kaçıp hayali bir dünyada yaşama isteğine… Pervin hayatı boyunca daha teslim olmuş bir karakter, daha seyirci konumunda ama bir biçimde de kaderci değil, kendi hayatının içinden kovulmamış, kendi seçimleri ve çabasıyla hayatını değiştirmiş, yavaş yavaş olsa da. Asaf ise kendi hayatından dünyaya düşen bir karakter, sert ve trajik bir düşüş yaşıyor.



Asaf’ı ve Pervin’i yaşadıkları ve yaşayamadıkları aşklar, kayıplar, yaslar temelinde saplantılılar diye yorumlayabilir miyiz? Roman için bir saplantı romanı demek ne derece yerinde olur? Romanın son sayfasında geçen; “Geçsin diye beklediklerimizin toplamıyız aslında” cümlesine istinaden soruyorum bu soruyu aslında.

Saplantı değil de, belki takıntı demek daha yerinde olur. “Geçsin diye beklediklerimizin toplamıyız aslında” benim için geçmişte yaşamaktan ziyade, yaşarken başımıza gelenlere, değiştiremediğimiz durumlara, acılara yaslanıyor. Ama sonuçta bütün bu yaralar da bize bir geçmiş sağlıyor ve biz o yaralara basarak yaşıyoruz. Bütün ateşler sönse, harı geçip soğusa da, küller duruyor ve hayat da “beyhude bir iç çekiş” gibi sürüyor. Neyse ki, evet başlangıçlar var ama ben yepyeni başlangıçlara inanmıyorum, çünkü insan her zaman sırtında kendisini taşır, ama hayatın makas değiştirdiği anları seviyorum. Bunu bilmesek yaşayamazdık herhalde.



Dünyada pandemi, savaş, ekonomik çalkantılar derken büyük değişimler, yenilenmeler olmakta. Dünya –ve edebiyat elbet– yenilenebilecek mi gerçekten bütün bu olup bitenlerden sonra?

Her koşul kendi gerçeğini getirir. En korkunç, en umutsuz koşullar bile. Biz de uyumlu ya da uyumsuz, o yeni gerçekle yaşamayı öğreniriz. Her gerçek kendi dilini doğurur. Heidegger’in dediği gibi, “dil varlığın evidir” ve insan bu eve muhtaçtır.


BÜTÜN ATEŞLER SÖNDÜĞÜNDE

Filiz Özdem

YKY Yayınları, 2022

168 s.