top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

İslam'da tasvir meselesi üzerine

Töre Sivrioğlu bu ay Litera Edebiyat için, Silvia Naef'in "İslam'da Tasvir Sorunu Var Mı?" adlı tartışmalı çalışmasını yazdı.



İslamda tasvir sorunu var mı?

Bu başlık bana ait değil. Silvia Naef’in kitabının[1] başlığı. Zaten ben olsaydım ‘İslam’da Tasvir Sorununun Sanata Etkisi’ tarzı bir başlık kullanırdım. Ya da rahmetli Mazhar İpşiroğlu’nun İslam’da Resim Yasağı ve Sonuçları’na benzer bir başlık seçebilirdim. Bunca yüzyılın ağırlığının ardından Amerika’nın yeniden keşfine benzer şekilde halen bu tarzda sorular sormanın zaman kaybı olup olmadığı konusunda muallaktayım. İslam sanatı üzerine yıllarımı harcamış bir arkeolog olarak bu kitabın başlığına hemen cevap verebilirim; elbette böyle bir tasvir sorunu var. Afganistan Buddhalarının, Palmyra kabartmalarının ya da Assur lamassularının yok edildiği bir dünyada doğru başlık ne olabilirdi: tasvir sorununun kaynakları, oluşumu, yükselişi ve çöküşü, nedeni, sonucu ve her neyse… Ama kesinlikle seçeceğim başlık bu kadar nostaljik olmazdı. Bu başlık gizemli doğuyu tanımak için yollara düşmüş 14. yüzyıl seyyahlarına yakışırdı ancak…


Durga
Durga

Afganistan’da Serdar Tepe’de bulunan tanrıça heykeli şu anda Kabil Ulusal Müzesinde meçhul geleceğini bekliyor. Bu güne kadar binlerce muadili Taliban tarafından yok edildi.

Silvia Naef’in çalışması bu türden yayınlarda mutat olduğu üzere kavramsal olarak tasnifsiz bir zemine oturmakta. İslam kültürü, medeniyeti, dini, Müslüman ahalinin tavrı, ulemanın düşüncesi, kuramsal İslam ve halk İslam’ı, bütün bu terimler tanımlar, birbiri yerine ve keyfince kullanılmakta. ‘İslam’ derken ne kast ediliyor. Bir din mi; bir dinin hakim olduğu coğrafya mı, yoksa her türlü Müslümanın gündelik hayattaki serbest tavırları mı? Burası tamamen belirsiz… Tasviri yasaklayan ya da serbest bırakanın ne olduğunu anlayamadığımız bir sisler bulvarına giriyoruz. Düşünsel ve kavramsal zayıflık daha kitabın girişinde bizi sarmalıyor. Yazar, İslam medeniyetinin dini hukuk metinleri (doxa) üzerinden kavranmaya çalışıldığına dair bir yanılsamadan şikâyet ederek, İslam’da tasvirlerin olmadığına dair önyargının bu doxa merakı nedeniyle oluştuğunu savunuyor. Ardından ekliyor ‘Oysa İslam’da tasvir hep var oldu’.[2] Şimdi burada kast edilen nedir? İslam dini mi? medeniyeti ve kültürü mü, kendi halinde Müslüman halkın gündelik yaşamda doxaya takılmayan seçimleri mi? Mesela ortaçağda Kilise faize karşıydı ama faiz hep vardı. Bu neyi kanıtlar? Hıristiyan Avrupa’da faizin kabul gördüğü veya onaylandığı anlamına mı gelir?



2013'te İtalyan arkeologlar tarafından keşfedilen Tanrıça Durga heykeli.

Naef önce doxayı inceliyor ve özetle tasvirleri ve ressamları kötüleyen çok sayıda hadisten örnek veriyor. Bunlar bilinen şeyler olduğundan ayrıntıya girmeye gerek görmüyorum. Ardından yazar, tapınmak maksadı olmadıktan sonra resim- heykel yapılabileceğini savunan âlimler ile her türlü tasviri lanetleyenler arasında bin yıldır çözüme kavuşmamış tartışmaları özetliyor. “Yaşayan çiçek çizilemez ama dalından kopmuş ya da kökleri gösterilmeyen ölü çiçek çizilebilir”. “Tasvirler haramdır ama annelik eğitimi için küçük kızlar oyuncak bebekle oynayabilir” ve daha birçok ayrıntı. Sonuç olarak ilk bölümde doxanın bu hususta kesin bir sonuca ulaşamadığını ama ortada bir tasvir meselesi olduğunu görüyoruz. Ardından yazar ikinci bölümde çeşitli Müslüman hanedanların tasvir karşıtı tutumlara rağmen bolca tasvirli sanat ürünü meydana getirdiklerinden söz ediyor. Evet, dünya müzeleri bunlarla dolu…  Ama yazar tüm bu örneklerin İslam’a yeni girmiş topluluklarda karşımıza çıktığından söz etmediği gibi ‘tasvirin Arap olmayan Müslümanların eski kültürel kodlarına bağlılıklarının sonucu İslam sanatında yaşamaya devam ettiği’ iddialarından da pek hoşnut olmadığını aksettiriyor.[3] Ama sonuçta kendisi de tasvir yapan Müslümanların Türk, Moğol, İran kökenli hanedanlar olduklarını teslim etmek zorunda kalıyor. Ardından da Batı etkisiyle tasvirlerin giderek yaygınlaştığını söylüyor. Ancak bu yaygınlaşmanın doxanın baskısı altında gelişme sancıları çektiğini reddetmiyor. Bir bakıma yazarın İslami sanatın dini doxa ile köşe kapmaca oynadığını kabul ettiğini görüyoruz.


Üçüncü bölümde son zamanlarda sanat tarihçileri arasında moda olduğu üzere ‘batı tipi realist sanatın, doğu tipi minyatürden üstün görülmesi ‘ geleneğine bir meydan okumaya denk geliyoruz.[4] Naef, batı tipi realist sanatının doğu minyatüründen üstün olduğu iddialarına karşı çıkarken yine itirazının gerekçesini açıklama gereği duymuyor. Yani burada tartışılan estetik bir zevkse elbette batı realizminin doğu minyatürüne üstünlüğünden söz edilemez. Ancak bin defa tekrar ettiğim için sıkıldığım bazı konuları hatırlatmak zorundayım. Sanat sadece estetikten ibaret değildir ya da sadece estetik ölçütlerle değerlendirilemez.  Yaşamın diğer alanlarıyla bağlantılı olarak Batı realizmi, gemiciler için doğru haritalar, ölçekler, mimarlar için perspektif ve ışık, hekimler için doğru anatomi üretti veya bunların üretilmesine yardımcı oldu. Modernlikten bunaldığımız bu asırda bu adımlar bize anlamsız gelebilir; ama Naef’in de aktardığı üzere 18. yüzyıl sonrası Müslümanlara bunlar hiç de anlamsız gelmiyordu. Osmanlı’dan İran’a, Hindistan’dan Burmaya tüm Müslüman sarayların Avrupalı mimarlar, ressamlar, haritacılar ile dolup taşmasının bir anlamı vardı. Müslüman ahali sanatta realizme adeta susamıştı. Geçenlerde derlediğim ve yakında yayınlanacak olan bir çalışmada İran’da Flaman tarzı resimler yapan Ermeni ressam Minas ile minyatürcülerin Şah huzurunda yaptıkları bir yarışmadan söz edilmekte. 17. yüzyılda yapılmış bu yarışmada Minas modellerin birebir kopyasını çizince, herkes şaşırmış ve yarışmanın birincisi olarak Minas seçilmişti. Şah ve tüm soylular Minas’tan konaklarını gerçekçi çizgileriyle donatmasını istemişlerdi.


Doğu minyatürünün estetik olarak övülmesinin nedeni, yazar açısından önemli; zira minyatürün resmin matematiğine yaklaşamaması uzun dönem bir ‘gerilik’ olarak görülmüştü. Bu kabulü yazar da onaylasaydı o zaman İslam’da tasvirin bir sorun olduğu tezini kabullenmek zorunda kalacaktı. Yazar bu çelişkiden ‘zaten minyatür de geri bir sanat türü olarak görülemez’ itirazıyla sıyrılmış oluyor. Sanki doğu minyatürü, serbest çalışan sanatçıların özgür seçimleri sonucu gelişmiş, bilinçli bir tercihmiş gibi…


Kitabın İslam’da tasvirin normal karşılandığını kanıtlama maksatlı olan üçüncü ve en geniş bölümüne bir şeyler yazma gereği duymuyorum. Zira bu kısım, Osmanlı, Mısır modernleşmesi ile başlayıp Baas Partisinin diktiği Saddam heykellerine uzanan, bence kitabın maksadıyla en ilgisiz bölümü. Bu bölüm ancak televizyon, sinema, fotoğrafa vb. direnen ulemanın halkın bu icatlara merakı ile nasıl yenilgiye uğradığını merak edenler için anlamlı olabilir. Yazarın Kemalist Türkiye, Nasır Mısır’ı ya da Baas Irak’ından yola çıkarak İslam’da tasvirlerin hoş karşılandığını kanıtlama çabası içi boş, beyhude bir girişim. Bu bana Müslüman ülkelerde kadına verilen önemi kanıtlamak maksadıyla, kadınların yüzde 99’unun okuma yazma bildiği ve iş hayatına katılabildiği Kazakistan, Kırgızistan gibi eski sosyalist ülkeleri örnek verilmesini anımsatıyor. Zira Fransız Devrimi sonrası Yahudilere eşit haklar verilmesinin Hıristiyanlıkla ilgisi neyse; Arap sosyalizmi deneyimlerinin her yanı heykelle donatmasının İslam’la ilgisi o…


Sonuç bölümde yazar “Dolayısıyla İslam’da bir tasvir meselesinden bahsetmek doğru görünmüyor, İslam’da tasvir sorunu olduğu iddiası ancak İslam’ı sadece doxa üzerinden tanımaya çalışan 19.yüzyıl Batı icadıdır’ diyerek”[5] dosyayı kapatıyor. Peki, doxaya direnen halk tabakalarının ya da saray ricalinin sanat karşısındaki toleransının gerçek İslamî tavrı temsil ettiği sonucuna nasıl ulaşıyoruz? Sanat karşısındaki tavrı neden doxa ile değil de saray, halk tabakaları ya da sekülerlemiş Baas rejimlerinin sanat politikaları belirliyor? Naef bunlara cevap verme; hatta bu soruları sorma gereği duymuyor. 19. yüzyıl oryantalistler doxanın rolünü abartmış olabilirler; peki Naef’in doxanın yerine çeşitli alternatifleri İslam’ın temsilcisi yerine koymasına ne diyeceğiz? Yazarın İslam medeniyetinin doxa ile değil de halk inanışları ya da Batılılaşmış çağdaş Müslüman tavırlarıyla ölçüp sonuca varması bence çalışmanın en zayıf noktası. Öte yandan yazarın peygamberlerin tasvirleri konusunda orta zamanlar Müslümanlarının çok daha hoş görülü olduklarını hatırlatması bana göre önemli. Ancak bu hatırlatma dahi kitapta bir kez daha çelişki doğurmakta. Naef bir yandan, tasvir karşıtı hoşgörüsüzlüğün 19. yüzyılda ortaya çıktığını; bunun modernleşmeye bir tepki olarak güçlendiğini haklı olarak hatırlatmakta.[6] Ama bu durumda da yine Batı etkisine girmiş Müslüman dünyada her yanı saran fotoğraflara, oyuncaklara, sinema posterlerine ve heykellere bakarak “Müslüman dünyada bir tasvir sorunu olduğu söylenemez” demesi kitabın en büyük mantıksal çelişkisi aynı zamanda.

 

İSLAMDA TASVİR SORUNU VAR MI?

Silvia Naef

Çeviri: Can Belge

Ayrıntı Yayınları, 2018


[1] Silvia Naef, İslamda ‘Tasvir Sorunu’ Var mı?, çev. Can Belge, Ayrıntı, İstanbul,2018.

[2] Naef, a.g.e.s.12.

[3] Naef, a.g.e.s.40-42.

[4] Naef, a.g.e.s.69.

[5] Naef, a.g.e.s.101.

[6] Naef, a.g.e.s.101.

bottom of page