• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Kırmızı Pazartesi’de ölüm temposu

Barış Özdemir, Gabriel Garcia Marquez'in Kırmızı Pazartesi adlı romanı üzerine yazdı: "Kırmızı Pazartesi’de polisiye roman kimliğine sosyolojik, psikolojik katmanları, özellikle de motiflerle bezeli ironiyi ekleyen yazar, bir de bunu kısa, yalın, sınırlı dilin zorluğunu zengin ve çok katmanlı bir yapıya evirebilmekteki ustalığıyla karşımıza unutulmaz, eskimeyecek bir başucu romanı bırakıyor."


Ülkemizde özellikle Yüzyıllık Yalnızlık ve Kolera Günlerinde Aşk’la tanınan Gabriel Garcia Marquez, bu romanlarında büyülü gerçekçiliğin izini sürmesinin yanı sıra roman sanatının tahkiye geleneğinden de alabildiğine yararlanarak dilini, anlatıcı bakışını, kahramanlarını sınırlamadan anlatır ve aktarır. Kırmızı Pazartesi ise dili ve biçemiyle, aktarımındaki yalınlıkla dikkatleri ayrıca çekiyor. Kırmızı Pazartesi’de polisiye roman kimliğine sosyolojik, psikolojik katmanları, özellikle de motiflerle bezeli ironiyi ekleyen yazar, bir de bunu kısa, yalın, sınırlı dilin zorluğunu zengin ve çok katmanlı bir yapıya evirebilmekteki ustalığıyla karşımıza unutulmaz, eskimeyecek bir başucu romanı bırakıyor.



Yılları bulan ertelememin, birkaç kez okumaya başlayıp üç dört sayfa sonra bırakmamın ardından, kim bilir ne zaman, nerede, nasıl bir ruh halimde/dönemimde, zihnim, benliğim neyi ne kadar dönüştürmüş ve ben artık/o zaman ne halde olduğumda okuyacağımı bilemeden –ve Marquez’in rastlantı kavramından hareketle, “(…) hayatın edebiyatta bile görülmeyen onca rastlantıdan yararlanmış olması (…)”– bekliyordum okuyacağım o ânı, evet, bir gün mutlaka(!) okuyacaktım. 2021’in Kasım ayında okudum. Sarsılarak. Daha ilk sayfalarında, edebiyat açısından, roman sanatı açısından bir ekol, bir öğreti ile karşı karşıya olduğumu bilerek, duyarak, yaşayarak.


Bu yazıyı kaleme almaya başladığım şu anda sanırım en önemli problemim, romanın akışına, içerik bilgisine dair değinmemem gereken ayrıntılar olmadan yazıyı nasıl örebileceğim konusu. Ama Marquez’in, romanının en önemli bilgisini daha ilk cümlesiyle vermesi/açık etmesi beni de rahatlatmalı mı, en azından bir nebze, değerli okur?


Romanda İlk Cümle Meselesi

Romanlarda çoğunlukla meselenin düğümü, düğümün/çatışmanın çözümü/bozumu akışa uygun olarak, olay örgüsünün gelişimine/olgunlaşmasına uygun biçimde, romanda izlek belli bir seviyeye eriştikten, okur hazır hale getirildikten, gerekli kişi/karakter, mekân, mekân ile karakter arasındaki ilişki, zamanın işlenmesi gibi unsurlar sırası geldiğinde/geldikçe aktarılır; böyle yapar anlatıcı, ki eşyanın tabiatına da uygun düşen budur, böylesidir. Gelin görün ki, “Santiago Nasar, onu öldürecekleri gün, psikoposun geleceği gemiyi karşılamak için sabah saat 05.30’da kalkmıştı” (s. 11) cümlesiyle başlıyor Kırmızı Pazartesi romanı. Anlatıcı diyor ki, bir cinayet anlatacağım sizlere, ve evet, öldürülen/öldürteceğim/öldürttüğüm karakterim Santiago Nasar, ve olay da o ilk cümlede geçen, Santiago Nasar’ın psikoposu karşılamak üzere evden çıktığı gün gerçekleşecek. Ve bu ilk cümle, koca bir dünya edebiyatseverin dillerinde dolanacak, söyleşi ve yazı/incelemelerde anılacak cümlelerden biri oluyor (dünya edebiyatında yazılmış her romanın değil belki ama –hatta çoğu bile değil–, kimi yazarların kimi romanlarının ilk cümleleri değerlidir, özeldir; hatta ünlü-ünsüz her yazar, yazacağı romanına dair her şeyi zihninde, çalışma kâğıtlarında, taslaklarında kurmuş, örmüş olsun, muhtemeldir ki o ilk cümleye, romanına nasıl, hangi cümleyle başlayacağı sorunsalına ayrıca mesai harcıyor, kafa yoruyor olsa gerek). Aslında kaleme almaya çalıştığım bu inceleme/denemede başka, çok başka ve tamamen kendi zihnim, algımca değinmeyi düşündüğüm notlarım varken, bu ilk cümle meselesine ve Marquez’in ilk cümlesine gayriihtiyari ve bir o kadar da çok hissederek, isteyerek dokunmak istedim. Romanın bu ilk cümlesi yalın, açık, kısa, net. Ve anlatıcı açısından çok gözü kara.



Baş/Gölge Karakter

107 sayfalık romanda 40’a yakın (belki daha fazla) karakter barınıyor. Bu karakterlerden on kadarı romanın vazgeçilmezleri, diğerleri de kimi bir cümlesi ya da anlatıcının ona dair gözlemi/sözüyle, kimi de birkaç yerdeki işleviyle görevini tamamlıyor. Her birinin adeta tek bir görevi var romanda: Anlatıcı, cinayete dair bir ipucu bulma arayışıyla hemen her karakterine farklı zamanlarda sorular sorup yanıt bulmaya çalışıyor. Ve bunca karakter bolluğu arasında baş köşeye anlatıcı kuruluyor, bir gölge karakter olarak. Her şeyi bilen, duyan, gören, ancak öldürülme ânının silikliğini diğer kişilerin gözlem ve tanıklıklarından devşiren tam bir sorgu yargıcı kimliğiyle.


Romanın ana katmanı, Santiago Nasar’ın Pedro/Pablo Vicario kardeşler tarafından öldürülmesi, evet; ama anlatıcı bunun da üzerine, Angela Vicario’yla Bayardo San Roman’ın evlendikleri gün zifaf gecesinde Angela Vicario’nun kocasına bakir olmadığını söylemesi üzerine, Bayardo San Roman’ın karısını ailesinin evine bırakarak terk etmesi, ve ama Angela Vicario’ya ailesi hangi erkekle ilişkiye girdiğini, bunun sorumlusunun kim olduğunu sorduğunda o an hiç düşünmeden ve ilerleyen zamanlarda da ısrarla yapacağı gibi Santiago Nasar yanıtını vermesi sorunsalını koyuyor. Bu, çok şüpheli, hemen teslim olunamayacak bir yanıttır çünkü Santiago’nun böyle bir durumun müsebbibi olmaması için onlarca kanıt, gözlem vardır elde. Anlatıcı da cinayet gecesi olanları anlatır, aktarırken, asıl olarak Santiago’nun suçsuzluğunun peşine düşmüş gibidir. Romanda sıklıkla geçen “Yıllar sonra, bu olayla ilgili son tanıkları bulmak için geri döndüğümde” (s. 79), “Yıllar sonra bana söylediklerine göre” (s. 49) gibi motif değerinde ifadelerde ısrarlı, kafayı bu işi çözmeye adamış bir anlatıcı görüyoruz.


Çok Hacimli Bir Romandan Bir Novella’ya

Romanda yazar, cümlelerini ustalıkla damıtmış. Hemen hemen her unsurun anlatımında ayrıntıdan feragat ederek: Zamanı, mekânı, kişilere dair gözlem ve düşüncelerini, olay örgüsü arasındaki geçişleri ve daha birçok roman unsurunu birini diğerinden daha çok kayırmadan adeta cimriliğini her birine uygulamış. Tüm bunlar, eserin bir novellaya dönüşmesinin olmazsa olmazları.


Kırmızı Pazartesi’nin Büyüsü

Kırmızı Pazartesi romanının büyüsü, başarısı ve okurda karşılık bulan haz duygusunu sağlayan ana etmenin; Marquez’in büyülü gerçekçilik akımından beslenmesinin, bu akımın belki de en değerli yazarlarından biri olmasının çok daha üzerinde, bu romana özgü bir yazarlık başarısı, anlatı ustalığıyla, gerilimle yalınlığın müstesna uyumuyla ilişkili olduğunu düşünüyorum. Marquez’in, bu romanında da büyülü gerçekçiliğin izini sürerek bilhassa Santiago Nasar’ın bıçak darbeleri aldıktan sonra bağırsaklarını toplaya toplaya, hatta bir ara bağırsaklarına bulanan tozu toprağı parmaklarıyla temizleyerek yaşamının son saniyelerinde evin içinde yürüdüğünü anlattığı o anlar nasıl unutulabilir; ya da otopsi anında aktarılanlar… Ancak bu ve benzeri düşsel/hayal gücünü zorlayan, mest eden anlatımlarının da ötesinde bir yazarlık bilgisi, anlatıcı tavrı ve gücü hemen her sayfada, cümlelerde kendisini gösteriyor.


Bir Kasaba Halkının Topyekûn Bir Karakter Olarak Sunumu

Romanın başkarakteri Santiago Nasar, adeta kan ter içinde yürüyor caddelerde, psikoposu karşılamak üzere. Sabah saatlerine sarkmış içkili bir düğün gecesinin ardından sırf bu nedenle bir saat kadar uyumuş. Uyanır uyanmaz da psikoposu karşılayabilme, duasına mazhar olabilme telaşında. Kasabalı da aynı durumda. Caddeler adeta mahşer yeri. Gemiyle seyahat eden psikopos, kasaba halkını kutsadıktan sonra yoluna devam edecek. Bu –psikoposun gelecek olması– bir ihtimal, ve insanların bir çeşit umudu, kesinliği olmayan bir duruma bel bağlama inancı, ve romanın en değerli motiflerinden.


Angela Vicario’nun ikiz erkek kardeşleri Pedro/Pablo Vicario, daha düğün gecesi kız kardeşleri evlerine geri getirildiğinde ve Angela da ailesine suçlunun Santiago Nasar olduğunu söylediğinde karar vermişlerdir Santiago’yu öldürmeye. İkiz kardeşlerin Santiago Nasar’ı öldürme kararları dönüşü olmayan bir eylem olacaktır, inanılmasa da yapılması gereken ya da yapılması gerekmese de inanılması gereken(!). Karar verilmiş, Pedro, Pablo kardeşler önce bıçaklarını bileğilemeye çarşıya gitmişler, oradan başlamak üzere, soran sormayan herkese Santiao Nasar’ı öldüreceklerini söylemişlerdir, ve ardından sormayı ihmal etmeyerek: Santiago Nasar’ı gördün(üz) mü? Onu öldüreceğiz de.


Kalabalığın önemli bir kısmı, duydukları bu önemli cümleyi önemsemeyerek yollarına devam etmişlerdir. Bu ikiz kardeşler böyle bir şeyi isteseler de yapamazlar onlara göre. Onlar karıncayı bile incitemez. Ama Marquez’in bir karakteri vardır ki daha en baştan bu elim olayın gerçekleşeceğini anlarcasına kosasından başlayarak belediye başkanından, dükkânına gelen müşterilerden ve sokaktan geçen gördüğü herkesten ısrarla bu olaya engel olmalarını ister. Bu karakterin adı Clotilde Armenta’dır, kocasıyla beraber sütçü dükkânı işletirler, bir çeşit meyhane. Burada Clotilde Armenta’nın en önemli dayanağı, Pedro/Pablo Vicario’nun, ellerinde gazeteye sarılı bıçakları, masada oturmuş, Santiago Nasar’ı öldüreceklerini her fırsatta tekrarlamalarıdır. Ve buradan toplumsal bir ahlak problemine evrilir bir cinayet işleme planı ve sonuçları. Tüm kasabalı bu cinayetin olması için gerekli tüm özeni göstermektedir adeta:

“Ortalık mahşer yeri gibi kalabalıktı; ama Escolastica Cisneros, iki arkadaşın kalabalığın tam ortasındaki boş bir halkanın içinde hiç zorluk çekmeden yürüdüklerini görür gibi olmuştu, çünkü insanlar Santiago Nasar’ın öleceğini biliyorlar, ona dokunmaya cesaret edemiyorlardı.” (s. 92)


Vicario kardeşlerin çabası, Santiago’yu öldürmek mi yoksa öldürmemek mi üzerine kuruludur: “Yine de işin aslına bakılırsa, Vicario kardeşler Santiago Nasar’ı hiç kimsenin haberi olmadan, hemen öldürmek için gereken hiçbir şeyi yapmamışlardı, tam tersine biri çıkıp da onu öldürmelerini engellesin diye akla gelebilecek her çareye başvurmuşlar ama bunu sağlamayı başaramamışlardı.” (s. 49)


Santiago Nasar Üzerinden Reddetme Biçimleri ve Bilinçli Kaybediş

Romanın belki de farklı okuma/yorumlara en açık izleği, Santiago Nasar’ın öldürüleceğini bir süre sonra duyduğu andan itibaren ölümüne engel olmak adına bilinçli bir çaba içine girmemesi. Evet, özellikle ölümüne dakikalar kala, ikiz kardeşleri evinin önünde kendisini beklerken bulduğunda bir kaçma, ölümden kurtulma çabasına giriyor, ama bu da insanoğlunun ölümün sıcaklığını hissettiği andaki sarsıntısının içgüdüsel bir tepkisi olarak okunamaz mı? Bir de, elimizde anlatıcının cümleleri var:


“Gerçekten de Santiago Nasar, öleceği sabah, kendisine yüklenen namussuzluğun neye mal olacağını çok iyi biliyor olmasına rağmen, bir an bile kuşkuya kapılmamıştı. İçinde yaşadığı dünyanın erdem taslama merakını biliyordu.” (s. 90)


Santiago Nasar, içinde yaşadığı dünyanın erdem taslama merakını biliyordu. Bir itiraz yükselmiyor mu bu cümlenin ardından okurun zihninde, erdem taslama merakı içindeki tüm sığ beyinler, alın dünya da erdeminiz de sizin olsun, dercesine, ey okur? Ve anlatıcının diğer yorum/cümleleri:


“(…) Santiago Nasar’ın bu bilinçli vurdumduymazlığı onun intiharı demek olmuştu.” (…) “Benim kişisel izlenimim, neden öldüğünü anlamadan öldüğü yolundaydı.” (s. 91)


Saçma…

Böylesine bir cinayete eşlik eden ironik yapı ise ölenin/ölümün açıklayıcı tek unsuru olarak sıralanıyor romanda. Belediye başkanının, ikiz kardeşleri ilkokul çocuğunu azarlarcasına uyarıp hadi evinize gidin, demesi, daha sonra bu cinayetin işleneceğini tekrar duyduğunda, bıçaklarını ellerinden aldım, nasıl öldürebilirler ki, diye eklemesi, rahibin yine nahif ve üst perdeden olacakların önünü kesmeyecek türden onlara nasihat edip yürüyüp geçmesi, gelecek olan psikoposun hiç gelmeyişi… Roman boyunca tüm şehir psikoposun gelecek olması haberiyle çalkalanıyor ve o psikopos, Godo’yu Beklerken’deki Godo’nun hiç gelmeyişi gibi sağlam, derin bir metafor olarak uzanıyor boylu boyunca, ve eşsiz bir motif.


Ve son sayfasındaki o unutulmaz cümle: “ ‘Beni öldürdüler Wene Hala,’ demişti.” (s. 107) Henüz ölme edimi gerçekleşmemiş birinin, beni öldürdüler, demesi, ölmekte olan, saniyeler içinde ruhunu teslim edecek olan birinin soğukkanlılığı olarak mı okunmalı, ölümün ne menem bir şey olduğunu insanın ancak o ölüm eylemi gerçekleştiği anda anlayacak olması mı –ve artık yaşamadığı için anlayamayacak olması–, öldürülmesine –hem de hiç hak etmediği bir nedenle, haksız yere– çok içerleyen maktulün alınganlığının sonucu ölmekte olduğuna yanmayı bile bir kenara bırakıp yapılanın ne kadar yanlış ve büyük bir hata olduğunu beyan etmesi olarak mı, açıkçası zihnim bulanıyor. Zihnimi ürperten, kendine getiren, okumanın hazzına tutkumu perçinleyen de işte böylesi cümleleri bize bahşeden yazarların varlığı. “Basit saçma”nın sığlığından çok uzaklarda “ustalıklı bir saçma” duruyor iyi ki romanın, hikâyenin, şiirin orta yerinde. Zekânın işlediği, duyuların eşlik ettiği, yazarlık kabiliyetinin tılsımını üflediği bu “saçma”larla yaşıyor edebiyat, yaşayacak.


Anlatıcının Hayata ve Romana Dair Kimyası

Bir roman yazarını ölümsüz kılan, yazarlığını taçlandıran, onu okurunun gözünde/zihninde değerli yapan, eserinin içerisine işlediği değerli, ulaşılması/herkeslerin yapması çok zor nakışlarıdır, hayat ile roman sanatının ilişkisine/vazgeçilmez birlikteliğine dair. Marquez, işte bu kısacık romanında, roman mı okuyorsunuz hayat mı yaşıyorsunuz, hayat ne kadar roman, roman ne kadar hayat, biraz düşünün, dercesine öyle cümlelerle zirveye ulaşıyor ki, söz bitsin, Marquez konuşsun:


“Özellikle de işleneceği böylesine açıkça duyurulmuş bir cinayetin hiçbir aksilikle karşılaşmadan gerçekleşmesi yolunda hayatın edebiyatta bile görülmeyen onca rastlantıdan yararlanmış olması ona büyük bir haksızlık gibi görünmüştü.” (s. 89)


“Onu pencerenin o şiirsel çerçevesi içinde böyle görünce, düşündüğüm kadın olduğuna inanmak istemedim, çünkü hayatın en sonunda kötü bir romana bu kadar benzeyebileceğini kabul etmek gelmiyordu içimden.” (s. 80)


KIRMIZI PAZARTESİ

Gabriel Garcia Marquez

Can Yayınları, 2021

Çeviri: İnci Kut

120 s.