top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

“İnsanın insanla kurduğu bağ, kendisiyle kurduğu bağdan referans alıyor”

“İstiridyenin içindeki incinin, dışarıdaki denizin hareketleriyle, o denizin niteliğiyle şekillendiğini de göz ardı etmemek gerekir.”

Aynur Kulak, ilk kitabı Sonun Bacakları ile edebiyat okurunun dikkatini çeken Makbule Aras Eivazi ile söyleşti.

Aynur Kulak

Makbule Aras Eivazi ile ilk kitabı Sonun Bacakları odağında gerçekleştirmiş olduğum söyleşi kitabın içinde yer alan on sekiz öykünün her birinin farklı olaylar, durumlar, insan ilişkileri, ilişkisizliği, tekliği, çokluğu içerse de kurulmak istenen bağın aynı kökten geldiğini bizlere göstermesi açısından önemli. İnsan olmak. İnsan olmanın kökeni, kökü yazılan her bir öyküyü hiç beklenmedik yerlerinden, çok uzakmış gibi görünen noktalarından birbirine bağlamakta. “İstiridyenin içindeki incinin, dışarıdaki denizin hareketleriyle, o denizin niteliğiyle şekillendiğini de göz ardı etmemek gerekir.” diyor sohbetimizin bir yerinde Makbule Aras Eivazi.



Türk edebiyatına başta Furuğ Ferruhzad şiirleri olmak üzere İran edebiyatından çok kıymetli, değerli edebi metinler kazandırmış olan Makbule Aras Eivazi ile ilk öykü kitabı Sonun Bacakları odağında gerçekleştirdiğimiz söyleşi çeviri dünyası ve metinlerini de konuştuğumuz kapsamı, niteliği ve samimiyetiyle kendine müsemma bir sohbete dönüştü.

Buyurun lütfen.


Ankara Üniversitesi DTCF Türk Dili ve Edebiyatı mezunusunuz. Eğitiminizde dikkat çeken unsur, yüksek lisansınızı Eski Türk Edebiyatı alanında yapmış olmanız. Genelde mesleki olarak herkesin tercih edebileceği ve kendi tabiriniz ile “can attığınız” hukukçu olma yolunda ilerlerken Eski Türk Edebiyatı dalında yüksek lisans yapmayı -ve tamamıyla bu yolda ilerlemeyi- genel meslek tercihinden, kendine müstesna bir meslek seçimine doğru ilerlemenin o ince geçişini nasıl tarif edersiniz?


Seçim yaptığımızı sanırken aslında yapmıyoruz, o ana yolu işaretliyoruz ama ana yola girerken birden arabadan dumanlar yükselmeye başlıyor, inip yürümeye başlıyoruz ve ormana giden keçi yolunda buluveriyoruz kendimizi. Ormanın da keçi yolunun da vadettiği serüveni böylece fark ediyoruz, ana yolun konforunun ölümcül olduğunu da. Hukukçu olmayı istememde hem babamın bir hukukçu olmasının hem de o dönemin genel eğiliminin etkisi var. On yedi yaşındaki bir insanın bilinçli bir seçim yapması ne kadar mümkündür? Ben de üniversite tercihlerimi işte bu genel beklenti doğrultusunda ve elbette Mayakovski’nin ifadesiyle “yaygın beğeniye” boyun eğerek sıraladım. En sonlardaki Dil-Tarih Türkoloji ise iş olsun diye yazılmıştı, en azından ben o zaman öyle sanıyordum. Sonra kendimi edebiyatın kucağında buldum ve başlarda memnuniyetsizdim. Zaman içinde hayat yine tesadüflerle o inmek istediğim kucağın kurtarıcım olduğunu gösterdi ve sanat, sığınağına aldı beni. Genel yargılarla, toplumsal kabullerle pek uyum içinde olduğum söylenemez, yaradılıştan gelen ve sonra da tesadüflerle, seçimlerle beslenen bir yapı bu.


Böyle bir mesleki tercih yaparken muhtemelen bir gün gelip Sadık Hidayet romanları, Furuğ Ferruhzad şiirleri, Goli Taraghi’nin Kış Uykusu, Gulam Hüseyin Saedi’nin Top romanını ve daha birçok İran Edebiyatı’nın şahane eserlerini çevireceğinizi de düşünmüyordunuz. Ve Sonun Bacakları, ilk öykü kitabınız. Tercih ettiğiniz rotanın sizi bu noktaya getirişini nasıl tarif edersiniz? Gelinen noktada Sonun Bacakları’nı niteleyen ayrıca bir rota var sanki, ne dersiniz?


Pek çok yerde söylediğim gibi çeviri yapmak gibi bir hedefim yoktu, bu da aslında tesadüfen oldu ve ne iyi ki oldu! O zaman Can Yayınları’nda Yayın Yönetmeni olan ve çeviri dünyasının en saygın isimlerinden sevgili Celal Üster, Furuğ şiirlerinden bir seçki yapmam önerisinde bulundu. Önce, çeviri şiire çok çeşitli gerekçelerle son derece mesafeli durduğum için, pek sıcak bakmadım bu öneriye. Sonra yakın çevremdekilerin de ısrarıyla bir iki şiir çevirdim Furuğ’dan. Derken Furuğ’un şiirinin çeviride sandığım kadar kayıp veren bir şiir olmadığını gördüm, yüreklendim. İlk çevirim “Yeryüzü Ayetleri” ki isim babası da Celal Üster’dir, böyle doğmuş oldu. Bu çeviriden sonra da çevirmenlik konusunda ısrarcı olmuş değilim, aradan epey bir zaman geçtikten sonra bu sefer de benden önce Yapı Kredi yayınlarına Furuğ şiirlerinden bir seçki hazırlamış olan ve özenli Farsça çevirileriyle, bu alandaki emekleriyle bilinen isimlerden sevgili Cavit Mukaddes “Kış Uykusu” romanını önerdi bana. Romanı okumaya başladım; dildeki, dokudaki insanı kavrayan o yalınlık, sıcaklık, karakterlerin gerçeklikleri başımı döndürdü. İkinci çeviri de böyle beni bulmuş oldu. Bundan sonrakilerin de hepsinin ayrı bir hikayesi var, hepsi aniden açılan kapılar gibi çıkıverdiler karşıma. Hepsi benim için çok özeldir.


Çeviri macerama bir es verip öykülerime gelecek olursak Sonun Bacakları öyküsünün adını, kitaba ad olarak seçmem tamamıyla sezgiseldir; ama bu, diğer öykülerin bu adla kurulabilecek sayısız ilişkisini göz ardı ettiğim anlamına gelmez elbette. Okurla buluştuğu andan itibaren metin, yazarından bağımsız bir yolculuğa başlar ki sanatın en büyüleyici taraflarından biridir bu. Sizin kaleminizden, sizin dünyanızdan çıkan sözcükler, başkalarının göğünde salınmaya başlar, ona anlamlar yüklenir. Herkesin zihninde ve kalbinde farklı yankılar bulur yazılanlar, yazarın tahmin edemeyeceği bağlar kurulur metinle okur arasında.


Balkon. Kitabın ilk öyküsü ve bu öykü hem içeriği hem de “balkon imgesi” ile kitabın tamamına el veriyor sanki. “Hiçbir bakışın gölgesinde dinlenecek yer bulamaz, kanatları yorulsa duramaz”. Sarı her balkona çıktığında veya balkona doğru baktığında onun bir şeylerle bağ kurmaya çalıştığını hissediyoruz. Nedir bu bağ, neyle bağ kurmaya çalışıyor? Kitabın ikinci öyküsü Çifte Vav. Harfimiz tek değil de çift olduğunda anlayabilir, bağ kurabilir miyiz içine düştüğümüz hayatın kendisini? “İnsan yalın halini özlüyormuş meğer, fark etmeden.” Balkon öyküsü ve Çifte Vav birbirinden çok farklı, taban tabana zıt gibi görünebilir ilk okuyuşta fakat bu zıtlık bir bağ da yaratıyor olabilir, ne dersiniz? Doğuştan yalnız olan Sarı’nın balkon imgesine/bağlacına rağmen aidiyetsiz bırakılan hayatı gibi, Arapça alfabesinde bağlaç görevi gören vav harfinin çift kullanımının dahi aslında kurulan bağa, bir ilişkiye rağmen “hiç yalnız kaybetmeyen insanın” kefareti olarak karşımıza çıkması konusu, tekliği, çokluğu, ilişkilerimizi nasıl etkiliyor?


Öykülerin yarattığı anlam ya da sorular üzerine açıklama yapmaktan yana değilim pek. Yazdıklarımın, okurdaki yankısına kulak vermeyi tercih ederim, beni asıl meraklandıran, heyecanlandıran budur. Siz bu birbirine zıt gibi görünen iki öykü arasında bağlar kurmuşsunuz, çelişkili gibi görünenlerin belki de aynı olduğunu düşünmüşsünüz, buna karşı çıkamam.

Öykülerden bağımsız olarak bağ, teklik, çokluk üzerine konuşacak olursam da şunları söyleyebilirim: İnsanın insanla kurduğu bağ, kendisiyle kurduğu bağdan referans alıyor. O bağ arızalıysa ilişkiler de arızalı oluyor. Arızasız bir ilişki var mı peki? Bu da pek imkanlı görünmüyor. Mesele arızanın boyutu, kapsamı ve her şeyden önemlisi arızadan kurtulmak için ne yaptığımız. Kendimizi görüyor muyuz? İnsanın kendini görmesi hiç öyle kolay olmuyor. Diyelim ki görmeyi başardık kendimizi, peki ya gördüğümüzü kabul ediyor muyuz? O da zor mesele. Hadi diyelim onu da yaptık, doğru bulmadığımız tarafları değiştirmek için mücadele ediyor muyuz? Belki de mesele bu. Tek başına, kimseyle iletişime girmeden yaşamaya çalışmak akıl kârı bir iş değil ama birlikte yaşamak da pek akıl kârı sayılmaz. Nedensiz yere o kadar kötülük üretiyor ki insan, bazen bir insan, bir nesle yetecek kötülüğü tek başına üretiyor.


Tek Plan, İçimde Bir, Abdullah Beyin Yastığı, Eflatun, Bebek Arabası, Sonun Bacakları. Bu altı öykü bir akardiyon gibi açılıp kapanan yapılarıyla çeşitli yaşlarda, çeşitli mesleklerde, bir takım sebepleri içeren çeşitli duygu durumlarında olan kadınları okuyoruz. Bu altı öyküde de aslında aynı Tek Plan öyküsünde olduğu gibi konu itibariyle olup biten her şey tek bir plan üzerinden anlatılıyor sanki. Sonun Bacakları’nda geçen şu cümle diğer beş öyküye de çok uygun düşüyor mesela: “Sonra bir sonun nabzına yapışıp saymaya başladı mahalleli.” Psikolojimizi ön plana çıkaran gerçek zamanla, hissettiğimiz zamanın dalgalanmaları, durumların, olayların zihnimizde nasıl karşılıklar bulacağı bir akardiyon gibi açılıp kapanarak hareketleniyor belki ama sonuçta bir iç sese kulak vermemizi sağlıyor, ne dersiniz?


Yeryüzündeki yolculuğumuzda pek çok şey çıkar karşımıza, bazen çok sıra dışı bir durum ya da olayla da karşılaşırız ama aslında önemli olan onun bizdeki yansımasıdır. Hangi görüntünün ya da olayın bizde nasıl bir iz bırakacağını, nasıl bir sanatsal ürüne dönüşeceğini kestiremeyiz. Belki sanatın en gizemli noktası da budur. Şu temada bir şey yazayım ya da odağımda kadınlar olsun demiyorum yazarken ama yazarı besleyen bütün kaynakların izleri vardır yazdıklarında ve bunların, bilinç düzeyinde yazar bile çoğu zaman farkında değildir. Neye ilgi duyduğum, ideolojim, inancım, ailem, eğitimim ve daha pek çok şey, yüzümü nereye döneceğimi belirliyor ve bu, benden bağımsız gerçekleşiyor. Fellini “Sanat otobiyografiktir, inci istiridyenin otobiyografisidir” der. Çok sevdiğim bir sözdür ve katılıyorum ustaya ama istiridyenin içindeki incinin, dışarıdaki denizin hareketleriyle, o denizin niteliğiyle şekillendiğini de göz ardı etmemek gerekir.


Prozakla Ayakta Duruyorum, Kalbimin Çarmıhı, Gölgesiz, Ve Yıldızlar Parlıyordu, Salıncak, Uzaktan Bakmak.Bu altı öykü de, farklı sesler çıkarmasıyla yine bir akordiyon gibi birbirine yaklaşıp, uzaklaşırken bu sefer kötülüğü, ikircikli halleri, yer yer tekinsizliği ön plana çıkarmasıyla dikkat çekiciler. Net olarak evet var böyle bir şey diyemesek de bizi ürküten, korkutan, tam manasıyla kendini göstermediğinden tarifi zor bir tekinsizlik hali, -hissiyatı hatta- var. Ve Yıldızlar Parlıyordu ile Salıncak öykülerinde kötülüğün başat unsurlarını erkekler yaratıyor ama kadınlar da var aslında. Erkeklerin kadınlar