Ara

“İnsanın insanla kurduğu bağ, kendisiyle kurduğu bağdan referans alıyor”

“İstiridyenin içindeki incinin, dışarıdaki denizin hareketleriyle, o denizin niteliğiyle şekillendiğini de göz ardı etmemek gerekir.”

Aynur Kulak, ilk kitabı Sonun Bacakları ile edebiyat okurunun dikkatini çeken Makbule Aras Eivazi ile söyleşti.

Aynur Kulak

Makbule Aras Eivazi ile ilk kitabı Sonun Bacakları odağında gerçekleştirmiş olduğum söyleşi kitabın içinde yer alan on sekiz öykünün her birinin farklı olaylar, durumlar, insan ilişkileri, ilişkisizliği, tekliği, çokluğu içerse de kurulmak istenen bağın aynı kökten geldiğini bizlere göstermesi açısından önemli. İnsan olmak. İnsan olmanın kökeni, kökü yazılan her bir öyküyü hiç beklenmedik yerlerinden, çok uzakmış gibi görünen noktalarından birbirine bağlamakta. “İstiridyenin içindeki incinin, dışarıdaki denizin hareketleriyle, o denizin niteliğiyle şekillendiğini de göz ardı etmemek gerekir.” diyor sohbetimizin bir yerinde Makbule Aras Eivazi.



Türk edebiyatına başta Furuğ Ferruhzad şiirleri olmak üzere İran edebiyatından çok kıymetli, değerli edebi metinler kazandırmış olan Makbule Aras Eivazi ile ilk öykü kitabı Sonun Bacakları odağında gerçekleştirdiğimiz söyleşi çeviri dünyası ve metinlerini de konuştuğumuz kapsamı, niteliği ve samimiyetiyle kendine müsemma bir sohbete dönüştü.

Buyurun lütfen.


Ankara Üniversitesi DTCF Türk Dili ve Edebiyatı mezunusunuz. Eğitiminizde dikkat çeken unsur, yüksek lisansınızı Eski Türk Edebiyatı alanında yapmış olmanız. Genelde mesleki olarak herkesin tercih edebileceği ve kendi tabiriniz ile “can attığınız” hukukçu olma yolunda ilerlerken Eski Türk Edebiyatı dalında yüksek lisans yapmayı -ve tamamıyla bu yolda ilerlemeyi- genel meslek tercihinden, kendine müstesna bir meslek seçimine doğru ilerlemenin o ince geçişini nasıl tarif edersiniz?


Seçim yaptığımızı sanırken aslında yapmıyoruz, o ana yolu işaretliyoruz ama ana yola girerken birden arabadan dumanlar yükselmeye başlıyor, inip yürümeye başlıyoruz ve ormana giden keçi yolunda buluveriyoruz kendimizi. Ormanın da keçi yolunun da vadettiği serüveni böylece fark ediyoruz, ana yolun konforunun ölümcül olduğunu da. Hukukçu olmayı istememde hem babamın bir hukukçu olmasının hem de o dönemin genel eğiliminin etkisi var. On yedi yaşındaki bir insanın bilinçli bir seçim yapması ne kadar mümkündür? Ben de üniversite tercihlerimi işte bu genel beklenti doğrultusunda ve elbette Mayakovski’nin ifadesiyle “yaygın beğeniye” boyun eğerek sıraladım. En sonlardaki Dil-Tarih Türkoloji ise iş olsun diye yazılmıştı, en azından ben o zaman öyle sanıyordum. Sonra kendimi edebiyatın kucağında buldum ve başlarda memnuniyetsizdim. Zaman içinde hayat yine tesadüflerle o inmek istediğim kucağın kurtarıcım olduğunu gösterdi ve sanat, sığınağına aldı beni. Genel yargılarla, toplumsal kabullerle pek uyum içinde olduğum söylenemez, yaradılıştan gelen ve sonra da tesadüflerle, seçimlerle beslenen bir yapı bu.


Böyle bir mesleki tercih yaparken muhtemelen bir gün gelip Sadık Hidayet romanları, Furuğ Ferruhzad şiirleri, Goli Taraghi’nin Kış Uykusu, Gulam Hüseyin Saedi’nin Top romanını ve daha birçok İran Edebiyatı’nın şahane eserlerini çevireceğinizi de düşünmüyordunuz. Ve Sonun Bacakları, ilk öykü kitabınız. Tercih ettiğiniz rotanın sizi bu noktaya getirişini nasıl tarif edersiniz? Gelinen noktada Sonun Bacakları’nı niteleyen ayrıca bir rota var sanki, ne dersiniz?


Pek çok yerde söylediğim gibi çeviri yapmak gibi bir hedefim yoktu, bu da aslında tesadüfen oldu ve ne iyi ki oldu! O zaman Can Yayınları’nda Yayın Yönetmeni olan ve çeviri dünyasının en saygın isimlerinden sevgili Celal Üster, Furuğ şiirlerinden bir seçki yapmam önerisinde bulundu. Önce, çeviri şiire çok çeşitli gerekçelerle son derece mesafeli durduğum için, pek sıcak bakmadım bu öneriye. Sonra yakın çevremdekilerin de ısrarıyla bir iki şiir çevirdim Furuğ’dan. Derken Furuğ’un şiirinin çeviride sandığım kadar kayıp veren bir şiir olmadığını gördüm, yüreklendim. İlk çevirim “Yeryüzü Ayetleri” ki isim babası da Celal Üster’dir, böyle doğmuş oldu. Bu çeviriden sonra da çevirmenlik konusunda ısrarcı olmuş değilim, aradan epey bir zaman geçtikten sonra bu sefer de benden önce Yapı Kredi yayınlarına Furuğ şiirlerinden bir seçki hazırlamış olan ve özenli Farsça çevirileriyle, bu alandaki emekleriyle bilinen isimlerden sevgili Cavit Mukaddes “Kış Uykusu” romanını önerdi bana. Romanı okumaya başladım; dildeki, dokudaki insanı kavrayan o yalınlık, sıcaklık, karakterlerin gerçeklikleri başımı döndürdü. İkinci çeviri de böyle beni bulmuş oldu. Bundan sonrakilerin de hepsinin ayrı bir hikayesi var, hepsi aniden açılan kapılar gibi çıkıverdiler karşıma. Hepsi benim için çok özeldir.


Çeviri macerama bir es verip öykülerime gelecek olursak Sonun Bacakları öyküsünün adını, kitaba ad olarak seçmem tamamıyla sezgiseldir; ama bu, diğer öykülerin bu adla kurulabilecek sayısız ilişkisini göz ardı ettiğim anlamına gelmez elbette. Okurla buluştuğu andan itibaren metin, yazarından bağımsız bir yolculuğa başlar ki sanatın en büyüleyici taraflarından biridir bu. Sizin kaleminizden, sizin dünyanızdan çıkan sözcükler, başkalarının göğünde salınmaya başlar, ona anlamlar yüklenir. Herkesin zihninde ve kalbinde farklı yankılar bulur yazılanlar, yazarın tahmin edemeyeceği bağlar kurulur metinle okur arasında.


Balkon. Kitabın ilk öyküsü ve bu öykü hem içeriği hem de “balkon imgesi” ile kitabın tamamına el veriyor sanki. “Hiçbir bakışın gölgesinde dinlenecek yer bulamaz, kanatları yorulsa duramaz”. Sarı her balkona çıktığında veya balkona doğru baktığında onun bir şeylerle bağ kurmaya çalıştığını hissediyoruz. Nedir bu bağ, neyle bağ kurmaya çalışıyor? Kitabın ikinci öyküsü Çifte Vav. Harfimiz tek değil de çift olduğunda anlayabilir, bağ kurabilir miyiz içine düştüğümüz hayatın kendisini? “İnsan yalın halini özlüyormuş meğer, fark etmeden.” Balkon öyküsü ve Çifte Vav birbirinden çok farklı, taban tabana zıt gibi görünebilir ilk okuyuşta fakat bu zıtlık bir bağ da yaratıyor olabilir, ne dersiniz? Doğuştan yalnız olan Sarı’nın balkon imgesine/bağlacına rağmen aidiyetsiz bırakılan hayatı gibi, Arapça alfabesinde bağlaç görevi gören vav harfinin çift kullanımının dahi aslında kurulan bağa, bir ilişkiye rağmen “hiç yalnız kaybetmeyen insanın” kefareti olarak karşımıza çıkması konusu, tekliği, çokluğu, ilişkilerimizi nasıl etkiliyor?


Öykülerin yarattığı anlam ya da sorular üzerine açıklama yapmaktan yana değilim pek. Yazdıklarımın, okurdaki yankısına kulak vermeyi tercih ederim, beni asıl meraklandıran, heyecanlandıran budur. Siz bu birbirine zıt gibi görünen iki öykü arasında bağlar kurmuşsunuz, çelişkili gibi görünenlerin belki de aynı olduğunu düşünmüşsünüz, buna karşı çıkamam.

Öykülerden bağımsız olarak bağ, teklik, çokluk üzerine konuşacak olursam da şunları söyleyebilirim: İnsanın insanla kurduğu bağ, kendisiyle kurduğu bağdan referans alıyor. O bağ arızalıysa ilişkiler de arızalı oluyor. Arızasız bir ilişki var mı peki? Bu da pek imkanlı görünmüyor. Mesele arızanın boyutu, kapsamı ve her şeyden önemlisi arızadan kurtulmak için ne yaptığımız. Kendimizi görüyor muyuz? İnsanın kendini görmesi hiç öyle kolay olmuyor. Diyelim ki görmeyi başardık kendimizi, peki ya gördüğümüzü kabul ediyor muyuz? O da zor mesele. Hadi diyelim onu da yaptık, doğru bulmadığımız tarafları değiştirmek için mücadele ediyor muyuz? Belki de mesele bu. Tek başına, kimseyle iletişime girmeden yaşamaya çalışmak akıl kârı bir iş değil ama birlikte yaşamak da pek akıl kârı sayılmaz. Nedensiz yere o kadar kötülük üretiyor ki insan, bazen bir insan, bir nesle yetecek kötülüğü tek başına üretiyor.


Tek Plan, İçimde Bir, Abdullah Beyin Yastığı, Eflatun, Bebek Arabası, Sonun Bacakları. Bu altı öykü bir akardiyon gibi açılıp kapanan yapılarıyla çeşitli yaşlarda, çeşitli mesleklerde, bir takım sebepleri içeren çeşitli duygu durumlarında olan kadınları okuyoruz. Bu altı öyküde de aslında aynı Tek Plan öyküsünde olduğu gibi konu itibariyle olup biten her şey tek bir plan üzerinden anlatılıyor sanki. Sonun Bacakları’nda geçen şu cümle diğer beş öyküye de çok uygun düşüyor mesela: “Sonra bir sonun nabzına yapışıp saymaya başladı mahalleli.” Psikolojimizi ön plana çıkaran gerçek zamanla, hissettiğimiz zamanın dalgalanmaları, durumların, olayların zihnimizde nasıl karşılıklar bulacağı bir akardiyon gibi açılıp kapanarak hareketleniyor belki ama sonuçta bir iç sese kulak vermemizi sağlıyor, ne dersiniz?


Yeryüzündeki yolculuğumuzda pek çok şey çıkar karşımıza, bazen çok sıra dışı bir durum ya da olayla da karşılaşırız ama aslında önemli olan onun bizdeki yansımasıdır. Hangi görüntünün ya da olayın bizde nasıl bir iz bırakacağını, nasıl bir sanatsal ürüne dönüşeceğini kestiremeyiz. Belki sanatın en gizemli noktası da budur. Şu temada bir şey yazayım ya da odağımda kadınlar olsun demiyorum yazarken ama yazarı besleyen bütün kaynakların izleri vardır yazdıklarında ve bunların, bilinç düzeyinde yazar bile çoğu zaman farkında değildir. Neye ilgi duyduğum, ideolojim, inancım, ailem, eğitimim ve daha pek çok şey, yüzümü nereye döneceğimi belirliyor ve bu, benden bağımsız gerçekleşiyor. Fellini “Sanat otobiyografiktir, inci istiridyenin otobiyografisidir” der. Çok sevdiğim bir sözdür ve katılıyorum ustaya ama istiridyenin içindeki incinin, dışarıdaki denizin hareketleriyle, o denizin niteliğiyle şekillendiğini de göz ardı etmemek gerekir.


Prozakla Ayakta Duruyorum, Kalbimin Çarmıhı, Gölgesiz, Ve Yıldızlar Parlıyordu, Salıncak, Uzaktan Bakmak.Bu altı öykü de, farklı sesler çıkarmasıyla yine bir akordiyon gibi birbirine yaklaşıp, uzaklaşırken bu sefer kötülüğü, ikircikli halleri, yer yer tekinsizliği ön plana çıkarmasıyla dikkat çekiciler. Net olarak evet var böyle bir şey diyemesek de bizi ürküten, korkutan, tam manasıyla kendini göstermediğinden tarifi zor bir tekinsizlik hali, -hissiyatı hatta- var. Ve Yıldızlar Parlıyordu ile Salıncak öykülerinde kötülüğün başat unsurlarını erkekler yaratıyor ama kadınlar da var aslında. Erkeklerin kadınları gölgeleyen taraflarının yarattığı tedirginlik duygusu, kötülük olacak hissi, hiçbir şey olmasa bile o kadar etkili ki bu yüzden rahata eremiyoruz. Çok belirgin veya belli belirsiz, kötülüğün yaratmış olduğu huzursuzluğu, var oluşundaki o gücü konuşmak isterim sizinle.


Kendini anlayamayan ve anlatamayan dolayısıyla anlaşılamayan insan, kötülük üretmeye başlıyor; onu dinlemeyenleri zorla alıkoyarak kendine maruz bırakmaya kalkıyor, zorla sevgi görmek istiyor! Türkiye’deki kadının durumu maruz kalmaktır. Her an tetikte olmak, herkese temkinli yaklaşmak zorundadır burada kadın. Erkeklerin genel özelliği ise sözden uzak, şiddete yakın duruşlarıdır. Sözle, romanla, şiirle, öyküyle ilişkisi zayıf bir erkek kimliği var ülkemizde. Peki neye yarar öykü, şiir, roman? En basit haliyle söyleyecek olursak kendini tanımaya ve anlamaya dolayısıyla diğerlerini anlamaya yarar. Edebiyatı ve sanatı küçümseyen erkek kimliği, ilkel varoluşuna dönüyor, şiddetle her şeyi çözebileceğine inanmaya başlıyor. Türkiye’nin temel sorunlarından biri, birbirini anlamaktan uzak kadın ve erkekler. Söz konusu erkek kimliğini ise herkesin bildiği üzere ideolojiler besliyor, siyasi damarlar besliyor, geleneksel yapılar besliyor, kurumlar besliyor ve maalesef kadınlar da besliyor. Yaşar Kemal’in “Yılanı Öldürseler” romanındaki büyükanneyi nasıl unutabiliriz mesela? Oradaki cinayetin temel azmettiricilerinden biridir, bu yalnızca o romana özgü istisnai bir durum da değil maalesef. Bu coğrafyada yaşayan bir kadın olarak tanımlamaya çalıştığım toplumsal yapıdan etkilenmemiş olmam elbette ki pek olası değil, sözünü ettiğiniz tedirginliğin kaynağında işte bu var muhtemelen.


İçimde Bir, Kahire’de Öğle Vakti. Kitabın iki kısa ve çok yoğun öyküleri. Bir bilinç akışından ziyade son derece konsantre öyküler diyebilirim ikisi içinde. Ki bu öyküler hem kullandığınız dil hem de teknik açıdan, hem anlatımınız düşünüldüğünde hem de konu itibariyle zıtlıklar içeren öyküler. Fakat ruhlarımızda yarattığı etki gücü aynı. “Öğle vakti yavaşça soyunuyor sıcağı, ayaklarını akşamın serin taşlarına basmaya hazır.” yumuşak gibi görünen efektif anlatım mı bu kadar etkili kılıyor Kahire’de Bir Öğle Vakti’ni ya da…; “İçimde bir. Dur. İçimde bir. Dur. İçimde Bir. Dur. Dur. Dur-maaa!!!” son nefesteki bu Dur-maaaa!!!” yı beklemiyorduk ve bu beklemediğimiz bir şekilde kopan “ters çığlık” mı İçimde Bir öyküsünü bitirdiğimizde zihnimizde bir tahribat etkisi yaratıyor?


“İçimde Bir” tema açısından Türkiye’nin halının altına süpürülen, yok sayılan çok ağır meselelerinden birine odaklanmıştır ama bu meseleyi ele alırken en başta dil kurgusuyla rahatsızlık yaratsın istedim. Oradaki dikenli tellerle çevrili dil, ana karakterin hayattan sökülüşünü, ruhunun çentik çentik koparılıp parçalanışını, bedenine yabancılaşmasını duygusal ve sessel boyutuyla okura yaşatma iddiasındadır. Yukarıda birey özelinde kendini görme, tanıma eksikliğimizden söz etmiştim, toplumsal boyutta da bir yüzleşmeme inadı içindeyiz. Yüzleşmediğimiz sürece de en masumlar bedel ödemeye devam edecek.


Hariçten Gazel öyküsünü okurken, çoğu konuda bir bilgimiz yok aslında ama kesinlikle bir fikrimiz var ve bunu söylemekten asla çekinmiyoruz, konusunu düşündüm. Özellikle de öykünün son çeyreğindeki Kapsama alanı dışındaki muhtemel yorumcu 1 – 2- 3 kısımları hariçten attığımız gazellerin zemininin ne kadar kaygan olduğunu bize göstermekte. Olayı yaşayanlardan, yorumculara, kapsama alanı dışındakilerden, içindekilere varana kadar niye kapsama alını dışında gerçekten kalamıyoruz? Bir anlama, anlamaya çalışma çabasından ziyade; en basit, gündelik haliyle kapsama alanı dışında kalamama hali bu, ne dersiniz?


Sizin de söylediğiniz gibi her şey dönüp dolaşıp anlamaya çalışmak yerine yargılama kültürümüze geliyor, gerçi bunun tümden bizim kültürümüze özgü olduğunu da söyleyemeyiz, ama bizde daha yaygın galiba. Sözün yıkıcı etkisinin hızla devreye girebildiği bizim gibi kültürlerde insanlar her an ipin ucunda bulabilirler kendilerini. Sözlü kültürün sağaltıcı değil sayrılatıcı etkisinin daha öne çıktığı bir yapıya doğru gittiğimizi düşünüyorum. Sözle birinin kafasını uçurmak için fırsat kollayan insanlar var, sözle şiddet yayan ya da var olan şiddeti alevlendiren. Caddede, sokakta ya da sosyal medyada sözün bir anda nasıl alevlenip önüne geçilemez hale geldiğini görüyoruz. Sosyologların dediği gibi çocuk bir toplum olmaktan çıkamamış olmamızın bir uzantısı belki de bu, bir yetişkin gibi davranamıyoruz. Hemen celallenip hemen asıp kesen, hemen hüküm veren insanlar var her yerde. Hikmetle anılan, doğu imgesiyle çelişen ve sanki hiç eşleşmemiş gibi duran bir gerçeklikle içe içe yaşıyoruz.



Tüm öyküleri ya bir aktarıcı/anlatıcı üzerinden okuyoruz ya da olaylara durumlara içerden bakarak salt anlatıcı perspektifinden okuyoruz. Her şeyi anlama, anlatma, aktarma içindeki insana son tahlilde “her şeyi de anlama, anlatma, aktarma” çabası içinde olmamızın ne kadar nafile olduğunu söyleyen bir ses de var sanki öykülerde, ne dersiniz? Bu derece anlatma çabası içerisindeyken aslında duygularımızı yok ediyor olabilir miyiz? Bu minvalde “sıradan yaşamlar” ve “kendi hayatlarından sıkılan karakterler” diyebilir miyiz Sonun Bacakları’ndaki yaşamlar ve bu yaşamları oluşturan karakterler için? Yaşamlar sıradan olabilir ama karakterler pek de sıkılmış gibi gözükmediler bana. Farkında olarak veya olmayarak duygularını geri plana iten ama böylesine bir anlatma ve aktarma çabası içinde de olan insanın sıkılıyor olma ihtimali çokta mümkün değil gibi sanki, ne dersiniz?


Bir çatışma, bir anlaşmazlık durumunda iki taraftan biri, kendini anlatmaya çalıştığında dikkat edin, çok yerinde ve doğru ifadeler kullansa da o sözcükler, karşısındakinde istenen etkiyi yaratmazlar; çünkü bir mesele, her şeyden önce duygularımızın korunmasız olduğu alanı tehdit eder. Duygularımızın savunmasız olduğunu karşımızdaki hem görsün, onların diliyle konuşsun isteriz hem de bu zayıflığımızı saklamaya uğraşırız. Karşımızdaki kendini anlatmak için aklını ve düşüncelerini yardıma çağırmıştır ama biz, duygularımızın dizginini artık elimizden kaçırmışızdır, akılcı sözleri algılayamayız. Anlamak, sakinliğin ve aklın gölgesinde mümkün kısacası, o noktaya gelmedikçe anlamak çok mümkün değil o noktaya geldiğimizde ise duyguların sıcaklığından uzaklaşmış oluyoruz. İşte bu nedenle gereğinden fazla bir kendini ifade etme çabası da tıpkı tam zıddında olduğu gibi ortak duygusal zemini örseliyor bazen.


Sorunuzun ikinci kısmına ilişkin şunu söyleyebilirim: Öykülerimi çözümlemeye yönelik konuşmaktan yana değilim, yukarıda söylediğim gibi metin, yazardan bağımsız bir yolculuk yapar ve okurda her şeyden önce duygusal etki yaratır, ona müdahaleden kaçınmaya çalışıyorum ama şunu belirtmeden de geçmek istemiyorum, karakterlere dair belli sınıflandırmalar ya da saptamalar yaparken çok dikkatli olmak gerekir. Sıradan karakter nedir mesela? Sıra dışı nedir? Bir karakterin nasıl anlatıldığı, nasıl bir örüntüye oturtulduğudur önemli olan. Ama daha da önemlisi, öykü her şeyden önce bir yakından bakma deneyimidir. Yakından baktığınızda gördükleriniz hiç de sanıldığı gibi “sıradan” olmayabilir ve yazar, kendi algısıyla, diliyle yeni bir gerçekliğe oturtur gördüklerini. Agnes Varda bir yerde şöyle der: “Alışıldık bir şeye çok yakından baktığınızda o kadar da alışık gelmeyebilir”


Çevirmensiniz. Farsçaya hakimsiniz ve özellikle İran edebiyatına dair Furug Ferruhzad şiirleri Sadık Hidayet, Goli Taraghi, Gulam Hüseyin Saedi, Ali Eşref Dervişyan, Abbas Kiyarüstemi metinleri çevirileriniz var. Çevirmenler çevirdikleri eseri tekrar yaratıyorlar ve bu anlamda eserleri kendi ana dillerinden başka bir ana dile çevirerek değerine paha biçilemez bir iş yapıyorlar desem, sizden de bu konuda mütevazi olmamanızı rica etsem, ne dersiniz? Mesela edebiyat dünyasında çevirmenler olmasaydı, edebiyat dünyası diye bir şey olur muydu? Çevirisini yaptığınız yazarlardan en çok hangisinden etkilendiniz diye de sorsam bu soruya ek, hangi yazarlar veya kitaplar ön plana çıkar?


Çeviri beyin kıvrımlarını arttıran, çok meşakkatli ama çok da zevkli bir uğraş. Belli bir disiplin içinde çalışma yetisi kazandırıyor insana, bir kitap çevirmeye başladığımda zamanı kullanma biçimim kesinlikle değişiyor. Daha az zamanda daha çok iş çıkarmaya başladığımı fark ediyorum. Sözcüklerle uğraşmaya bayılıyorum, özellikle de mecaz anlamlarla, deyimlerle… Onları çevirirken anlamı bütünüyle kavrayan bir karşılık bulduğumda keyfime diyecek olmaz. Farsçadaki bir deyimin, atasözünün Türkçedeki dil mantığıyla kurulduğunu görmek de beni heyecanlandırır, benzerlikler hoşuma gidiyor, farklılıklar da… Dili seven bir çevirmenin yaptığı çeviri hemen belli eder kendini, okurken dil tadı bırakır damağınızda. Böyle bir kitaba denk geldiğimde mutlaka çevirmene şapka çıkarırım, “vay be!” derim “nasıl güzel bir cümle kurmuş, bu sözcüğü de nereden bulup getirmiş, tam yerli yerinde kullanmış!” Bazen çok kullanılmayan bir sözcükle karşılaşır, eski bir dostla karşılaşmışçasına sevinirim, bazen anlamını hiç bilmediğim bir sözcüğü çevirmen sayesinde keşfederim. Çevirmen hak ettiği değeri görüyor mu sorusu ise Türkiye şartlarında cevabı ortada bir soru bana kalırsa. Bu konuda çok zayıf bir farkındalık var ama yavaş yavaş bir bilinçlenme de söz konusu.

Çevirinin bana neler kazandırdığını bütünüyle anlamam sanırım mümkün değil. En çok beni kimin etkilediği sorusunun cevabı ise değişmeyecek: Furuğ Ferruhzad! Onun, beş kitabını çevirmiş olmakla her zaman gurur duyacağım. Gelelim diğer sorunuza, çeviri olmasa ne olurdu? Şu olurdu, bu olurdu deyip ahkam kesmek, büyük sözler etmek istemiyorum ama onca dili öğrenemeyeceğimize göre pek çok dünyadan, pek çok insandan mahrum kalacaktık! Santiago Nasar’ı, Dimitri Karamazov’u, Baltazar’ı, Aleksi Zorba’yı, Madam Bovary’yi, Prens Mişkin’i tanımadan ölmek! Düşünsenize ne feci!


Pandemi döneminin içinden geçiyoruz ve artık böyle bir dönemi neden yaşadıktan ziyade sizce nasıl bir gelecek bekliyor bizleri diye sormak istiyorum. Hem yaşamın kendisi hem edebiyata yansımaları hem de olası tüm yenilikler adına bizi neler bekliyor olabilir? Bir tahminde bulunmak veya ön görebilmek mümkün mü? Ne dersiniz?


Bu süreçte yani aşağı yukarı on dört aylık bir zaman diliminde pek çok farkındalık yaşadı insanoğlu. Pek çok kişi, elektronik aygıtlar olmadan kendine yetebilmenin imkansızlığını gördü ama bununla kaç kişi yüzleşebildi? Öte yandan sanatın nasıl bir işlevinin olduğu daha iyi anlaşıldı, sanat olmasa insanın uzun yolculuğunda nasıl çaresiz kaldığı da görüldü. Peki sanatın ve sanatçının hakkını teslim ettik mi? Daha çok sahip çıktık mı sanata, sanatçımıza? Farkındalıklarını arttırarak, yüzleşmelerini bitirerek çıkanlar da oldu bu süreçten ki ben onlara çok güveniyorum ve gelecek adına umudumu da onlar sayesinde diri tutuyorum. Ne olursa olsun insan, yaratacak ve yaratabildiği oranda fark edecek, değiştirecek, yeniden kuracak ve her şeyden önemlisi ayakta duracak.