top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Yeniden Anlat, Mimika

Çiler İlhan yazdı: "Suzan Nana Tarablus’un yeni kitabı Anlatmak İçin Yaşadım, Bir dönem tanıklığı Varlık Yayınları’ndan çıktı."


Çiler İlhan


Anlatmak İçin Yaşadım, Bir dönem tanıklığı, Suzan Nana Tarablus’un tıpkı diğer kitapları Bir Sabah Galata’da Uyandım, Çek Kayıkçı Balat’a, Kuşaktan Kuşağa Kuzguncuk Yolculuğum ve “Selanikli, Sabetaycı, Dönme” gibi farklı isimlerle anılan bir topluluğa resmi anlatının ötesinde, tanıklıklarla kulak verdiği Baba Bize Neden Dönme Diyorlar? gibi bir sözlü tarih çalışması. Diğerlerinden en önemli farkı, bu kitabın bir kişinin hatıratı olması ve dolayısıyla onun dilinden, öznel penceresinden aktarılması.


Suzan Nana Tarablus İstanbul Üniversitesi Amerikan Dili ve Edebiyatı mezunu. İlk yazısı 1989’da Şalom Gazetesi’nde yayınlandığından bu yana, uluslararası bir kuruluşun danışmanlık ve iş geliştirme bölümünü yönettiği on yıllık ara haricinde uzun yıllardır gazetecilik yapıyor. 2016’dan bu yana da Şalom Dergi’nin genel yayın yönetmenliğini sürdürüyor.


Anlatmak İçin Yaşadım, Bir dönem tanıklığı, annesi İstanbullu bir Seferad Yahudisi, babası Selanik doğumlu bir Yunan Yahudisi olan Miriam Saltiel Friedman’ın yazardan, aile öyküsünü kaleme almasını rica edince ortaya çıkmış. Hatıralar, I. ve II. Dünya Savaşları arasındaki süreç ile savaş sonrasında Balkanlar’da yaşananlardan bir kesit. Bulgaristan, Yunanistan, İstanbul, Auschwitz-Birkenau kâbusu ve kuruluş aşamasındaki İsrail, gezindiğimiz topraklar.


Yakınlarının ona seslendiği ismiyle Mimika’nın hatıralarını Tarablus’a anlatırken en çok vurguladığı konulardan biri, babası Hayim Saltiel’in doğup büyüdüğü, o zamanlar “Balkanların Kudusü” olarak anılan Selanik’teki ailesinin ve bir cemaatin tamamına yakınının katledilmiş olması olmuş. Yahudi olup Holokost’tan bir şekilde zarar görmemiş olmak herhalde mümkün değil zaten ne yazık ki. Suzan Nana Tarablus’un babaannesi Sultana da II. Dünya Savaşı yıllarında Fransa’da yaşamakta olan iki kardeşi David ve Klara’yı, hem de Klara üç aylık hamileyken dipsiz kuyu Auschwitz’de kaybetmiş. Amerikalı bir arkadaşım direk tecrübe etmemiş olsalar da onunla büyüdüklerini, Holokost’un, kız kardeşi ve kendisiyle birlikte evin adeta üçüncü çocuğu olduğunu söylemişti bana geçenlerde; istenmese de kuşaktan kuşağa aktarılan travmalar…


Ben bir Holokost kurbanı olmadım ama babam, annem engellemeseydi kurban olabilirdi. O Yunanistan-Türkiye sınırında yakalanma korkusu yaşarken, ben dolaylı olarak onun için aynı dehşeti kalbimde hissetmiştim. Bir şekilde kendimi Holokost tanığı olarak görüyorum. İçinde barındırdığı ‘unutma - unutturma’ mesajını hep anımsadım. Holokost inkârcılarına ‘Bir daha asla’ sloganını her daim haykırabilirim.” diyor Mimika (s. 106)

Milyonlarca insanı ilgilendirdiği ve tarihin gördüğü en zalim, en uzun süreli soykırımlarından olduğu için tanıklık, biyografi, otobiyografi veya kurmaca, Holokost’a dair çok güçlü yazılı ve sözlü belgeler var dünya literatüründe. Eşin dostun tanıklıklarıyla kitaba girmiş bu kısımlar Anlatmak İçin Yaşadım’ın en güçlü bölümleri değil. Bununla birlikte “Hayli yaşlandığından, aile öyküsünün kaleme alınmasını çok önemseyen” bir hanımefendinin bunları genç kuşaklara aktarma sorumluluğunu hissetmesi de anlaşılabilir.


Tarablus, Mimika’nın “yalın ifadelerinden” ve “her türlü olguyu trajediye dönüştürmeden kabulünden” çok etkilendiğini belirtmiş önsözünde; anlaşıldığı kadarıyla hatıraları da ifade edildiği gibi, pek dokunmadan aktarmak istemiş. Dipnotlar, bahsedilen dönem hakkında bilgi sahibi olmayan kişiler için genel ifadelerle düşülmüş. Eğitimli, sosyo-ekonomik açıdan şanslı bir sınıfa doğmuş Mimika’nın anılarını aklından geçtiği şekilde dümdüz aktarmasını okur yer yer garipseyebilir, bunları yaşadığı yılların normali kabul etmeli; bugün bile kimi kavramları, sıfatları kimseyi incitmeden nasıl ifade etmemiz gerektiği konusunda kafamız karışık.


Birkaç ülkede birden geçen Anlatmak İçin Yaşadım, savaş kimilerinde tüm hızıyla sürerken uğramadığı topraklarda yaşantının normale yakın devam etmesinin tuhaf çelişkisini ve bir ülkeye girdiğinde ne tür yıkımlara yol açtığını netlikle gösteriyor. Niyetlenildiği gibi, her şeyden çok bir ailenin öyküsü bu. Her aile gibi yaşama dair her duygu var; sevgi, dayanışma, küskünlükler, aşk...


Kitaptan en çok aklımda kalan, Mimika’nın annesi Lili oldu. O işgal yıllarında kızlarını acı gerçeklerle yüzleştirmemeye çalışarak büyüten; el altından karaborsacı bulup evdeki eşyaları, mücevherleri satarak ailesini doyurmayı başaran; “…çocukluğu ve gençliği boyunca şımartılmış genç bir kız olup zarafetin, lüksün hâkim olduğu bir dünyadan, kötülüğün, şiddetin ve zulmün hükümranlığında bambaşka bir dünyaya sürüklenen” ama mücadeleden hiç vazgeçmeyen Lili. O koşullarda Atina’dan sağ salim, Varlık Vergisi’ni ödeyebilmek için tüm servetini, işini, sağlığını kaybetmiş babasının evine, İstanbul’a dönen ve hayatı boyunca eline iğne-iplik almamış biri olarak kısa sürede Lili Polikar Moda Evi açan, İsrail’de başka türlü bir yaşam mücadelesi veren kocasından uzak, kızlarının yabancısı olduğu bir ülkede elini attığı her işin altından kalkan becerikli Lili. Taşındığı ülkelerin dillerini kolaylıkla öğrenen, ezberinden Yunan tragedya tiratları atıp Alman opera aryalarını terennüm eden, klasik Fransız edebiyatına hâkim “gezen bir ansiklopedi” Lili -ki kocası Hayim’in hayatını da tam üç kez kurtaracaktır: Atina’da, işgalci Almanlar Yahudileri hızla kayıt altına alabilmek adına Pesah Bayramı kutlaması için Matsa/Hamursuz isteyenlerin cemaate gelip yazılmalarını salık verdiğinde onu engelleyerek. İş vereni yasadışı işlere bulaşıp tutuklanınca birlikte hapse atıldıklarında Yahudi olduğu ortaya çıkmadan onu rüşvetle hapishaneden kurtararak. Kendisi, Mimika ve küçük kızı Arlet Türkiye vatandaşı olduğundan Atina’daki büyükelçilik onları iyi kötü koruyabilirken Yunanistan uyruklu kocasını kentte daha fazla saklayamayacağını anladığında, yeraltı direnişçi örgütü Andartelerle bir şekilde temas geçip onu Yunanistan’dan kaçırtarak. Eşi Hayim Saltiel, ikisi çocuk 30 kişiyle dağlarda aylar boyu yaşam mücadelesi verdikten sonra tekneyle Çeşme’ye kaçar, oradan Filistin’e gider. Her şeyden çok önemsediği ailesinden uzakta, annesi Miriam başta pek çok yakınını Auschwitz’te kaybeder. Sonra Kavala’ya döner ama Lili’nin kalbi artık İstanbul’da tanıştığı, sonradan evleneceği Moiz’dedir. Bütün bu mücadele, savaşın yok ettiği, farklı yollarla birbirinden kopardığı aileler sadece bu kitaptakilerin değil, milyonlarca erkek ve kadının hikayesi aslında.


Bu hikayeler aynı zamanda, güçlü kadınların. Mimika da küçük yaştan itibaren hayatının sürekli ülke, dil, şekil değiştirmesiyle ve korku içinde yaşamakla başa çıkmak zorunda kalır. 1936’da Sofya’da varlıklı ve mutlu bir aileye doğan Mimika savaş çıkınca ailesiyle önce Selanik’e sonra Atina’ya gider. İtalya Eylül 1943’te Müttefiklere teslim olduktan sonra daha önce İtalyan işgali altında olan bölgelerde de “Nihai Çözüm”ü uygulamaya başlayan Naziler, ele geçirdikleri her yerde canice yaptıkları gibi Yahudilerin tüm mallarına el koyar ve onları ölüm yolculuklarına göndermeye başlar. Türkçe konuşmayan Selanikli bir Yahudi olan Mimika, böylece okulun ilk ve son Yahudi öğrencisi olarak Rum cemaatine ait Zapyon’da bulur kendini. Ayrıca zamanın Türkiye’si bir kadın için kolay bir ülke değildir. Seferad Yahudisi Mimika, Aşkenaz kocası Dario ile evlenmek için Sefaradlardan koparak Aşkenaz olmak üzere onay almak durumunda kalır. İlerleyen yıllarda Beyoğlu Vakko’da çalışmaya başlar ancak Paris’ten gelen Monsieur Claude’a yardımcı olması, yani erkek bir iş arkadaşı, eşinin ailesi tarafından kabul görmez ve istifa etmesi rica edilir. İşsiz kalan ve çocuk sahibi olamayan Mimika ile Dario yeni bir başlangıç için Roma’ya yerleşir. Roma’da işler umulduğu gibi ilerlemese de 1967’de oğulları Vittorio dünyaya gelir. Çift daha sonra İstanbul’a döner ve 1971’de bir kızları olur.

Benim de yıllar boyunca Tanrı inancında gel-gitlerim oldu. Fakat şimdi ölüme yaklaştıkça, kocam Dario’nun fotoğrafıyla konuştukça onunla ahirette görüşecek miyiz diye sorguluyorum. Absürt de olsa, başka bir varoluş var mı şeklinde...” diye soruyor Mimika. (s. 143)

Bu zalim, güzel, tuhaf yaşamda hepimizin aradığı cevap.