top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara
  • Yazarın fotoğrafıLitera

“Bir Yalnızdan Başka Bir Yalnıza”

Okan Çil, Halil İbrahim Polat ile Viyolonsel adlı romanı üzerine söyleşti: "Viyolonsel’i okuyan nedenselliği sezebilir, tıpkı zamanın nasıl geçtiğini bir yaprağın kımıldaması ile anladığımız gibi."


Okan Çil

Halil İbrahim Polat’ın yazdığı Viyolonsel, geçtiğimiz günlerde raflardaki yerini aldı. Biz de bu vesileyle Polat’la konuştuk. Kendisine romanın yazım sürecini, yalnızlığın ne menem bir şey olduğunu ve yeni çalışmalarını sorduk.



Viyolonsel nasıl ortaya çıktı? Yazım sürecine dair neler anlatmak istersiniz?

Edebiyat yolculuğu bir yalnızdan başka bir yalnıza doğrudur. Hayatımın en kötü dönemlerini yaşıyordum. Bunun bir metin üretmekle doğrudan bir ilgisi olmayabilir pek tabii ki! Ancak eğer masaya oturmuş ve ilk cümleyi karalamışsanız, içinde bulunduğunuz ruh durumu dökülen kelimelerin kanına geçer. Evet, en kötü!.. İş hayatında başarısız, akademik hayatta yetersiz, edebiyat sahasında verimsiz, sosyal çevrede yok hükmündeydim. Yalnızdım. Hastanelerden çıkmıyordum. Bazı ağrılar müptela olmuş ve ömrümü karartmaya yemin etmiş gibiydiler. Ağır sancılar çekiyordum. Fiziksel ve ruhsal bir çöküntü içindeydim.

Şiirle görünür olduğum edebiyat dergilerinden uzakta kalmıştım. Artık şiir okuyacak/konuşacak bir dost kalmadığı gün, dünya ilginç bir yer olmaktan uzaklaşmıştı benim için. Aslında iki şiir dosyam da -bana kalırsa önemli addedilebilinecek- şiir ödülleri (Varlık Dergisi Yaşar Nabi Nayır Şiir Ödülü, Homeros Şiir Ödülleri) ile taltif edilmiş ve kitaplaştırılmıştı (Uzak Su, Varlık Yay., 2010 – Sonrası Yaz, Granada Yay., 2011). Üçüncü şiir kitabım (Lirik Dualar Kitabı, Palto Yay., 2014) henüz kitaplaşmamış olsa da belleğimin izinden satırlara çoktan düşmüştü. İşte bu üç şiir kitabından oluşan şiirlerin tamamını yazdıktan sonra -29 yaşında- bir daha da şiir için kaleme-kâğıda sarılmadım. Şiiri bırakmamıştım, şiir yazmayı bırakmıştım.


Yazım sürecini sormuştunuz, evet. Henüz 30 yaşındaydım ve hayatıma ilişkin verdiğim kararlar beni tam anlamıyla büyük bir boşluğa sürüklemişti. Düştüğüm bu boşluktan çıkmaya çalışırken aslında “boşluk” denen kavramın o kadar da kötü bir şey olmayabileceğini kendime anlatarak ilk cümleyi ahşabın üzerine geçirdim:

“Tanrı, insanları derin bir uykuya yatırmıştı. Bense Tanrı’nın kısacık uykusuna yatırılmış uzun bir rüyaydım.”

Bu cümlenin ardı, hayatım boyunca beni bırakmayan o müzikal iç sesimle birlikte devam etti. Zira düzyazı çocukluk aşkımdı. İlk cümleden öykünün adını koymuştum bile: Viyolonsel. Öykü sözcüğünü alelade kullanmıyorum. Gerçekten de Viyolonsel ilkin kısa bir öykü olarak kalbimle parmaklarım arasında yaşam sürmüştü. Dina behemehâl Do Majör Prelüd’ü icra ediyor, Aden ağrılarını unutmaya çalışıyor, düşle gerçek arasındaki karanlığı okşayan aşk, yokluk, keder ve ölüm imgeleri esrik notaların arasından sızıyordu.

Yazması kısa ama yaşaması uzun bir kitaptı. Viyolonsel ilk romanımdı. On yılı devirmiş bile. Kısa bir sürede yeni baskıyı harika kapağıyla ellerimde buldum.

Evet, bu sayede Dina ilk notaya yeniden dokundu ve Aden yine zemine uzanıp onun tellere dokunduğu o yankıda yaralarını iyileştirmeye soyundu.



Romanın başkarakteri Aden, her şeyi geride bırakıp “yeni bir hayat” için harekete geçiyor. Ne var ki “yeni hayat” pek de yeni olmuyor. İnsanın geçmişinden, alışkanlıklarından, en çok da kendisinden kaçması mümkün mü sizce?

Bazı acılar büyüktür bazılarından. Her şeyi planlayabilirsiniz ama sonuna kadar sürdürebilmek için öncelikle iç dünyanızda tutarlı olmanız gerekir. Bu Aden için kolay bir şey değildi. “Bir gün bir kitap okursun ve bütün hayatın değişir” kadar mekaniği ve matematiği olan, mühendislik hesapları ile yerli yerine oturtulabilen yaşamlarımız olsaydı, evet! Sıkıcı olurdu belki ama daha az acılı olurdu şüphesiz. Ben de bunu kabul edebilirdim; her şeyin ölçüsünün olmasını, deneyler ve formüllerle kanıtlanabilir ve bu biçimde üstümüze geçirilebilir olmasını. Müthiş olurdu.


Gel gör ki!.. “Yeni” diye bir şey yok, “tekrar” diye bir şey var. Siz o tekrarın yeni olduğunu sanırsınız. İnsanın belleği bu oyunu oynadığı için ayakta kalmayı başarabiliyor; tekrar olanı yeni sanarak…


İnsanı yontan alışkanlıklarıdır. Şöyle düşünün; ölen herhangi birinin telefon numarasını rehberinizden silebiliyor musunuz? O numara bir başkasının üzerine geçse bile silebiliyor musunuz? Geçenlerde birinde gördüm. Ölen kişilerin ismini ve numarasını telefon rehberinden kaldırıyordu. O günü sürekli bu eylemi düşünerek geçirdim. Bu, güçlü bir irade mi istiyordu? Ya da gamsızlık, gerçekçilik, yapması gereklilik… Arthur Rimbaud’dan alıntılıyayım: “Benim üstünlüğümü sağlayan şey kalbimin olmamasıdır” der. Öyle kalbe de, böyle üstünlüğü de lanet olsun.


Kendinden kaçmayı denemiş olabilir Aden. Gel gör ki, o kesif acının kendisi kalmasa da hatırası kalbi oymaya devam etmektedir. Adını söylemeyi unutabilirsin ama adı hep vardır. Her şeyi hallettin diyelim; geçmişinin üstünü örttün, alışkanlıklarını törpüledin. Peki kendinden kaçabilecek misin?



“Acın Daim Olacak, Yine De ‘Yaşamaya Değerdi’ Diyeceksin”

Kitapta karşımıza koyu bir melankoli ve dipsiz bir karanlık çıkıyor. Aden’in ruh haliyle, Sartre’ın “Cehennem başkalarıdır” cümlesi birbirine çok benziyor. Ne dersiniz?

Sartre’ın “Cehennem başkalarıdır” ikonik sözüne, toplumsal hayata içkin olan bu problematiğe yani insanlık tarihi kadar kadim bu prangaya yeni bir yorum getirecek değilim. Sadakatsiz bir hümanisttir Sartre. Bu fikri ile beni de zamanında yakalamıştı doğrusu: Cehennem başkalarıdır. Sert, masif, rijit bir yargı. Cehennemi bir başkasının hesabına yazdıktan, bütün yükü seni, öteki olarak tarifleyen o merkezdekine ihale ettikten sonra yas duvarına çarparak durabileceğimizi sanmak yanılsaması. Bu söz bana hakikati imlemiyor artık. Cehennem başkalarıdır; başkalarının bize çizdiği yolu yürümek mecburiyeti, başkalarının araçları ile kendimizi tarif etme zorundalığı, başkalarının diktiği urbayı üzerimize geçirme içgüdüsü. Yok, bu değil. Cehennem başkaları olsa da Aden varoluşsal pozisyonunu elem yüklü başka bir diyara mıhlar. O da Dante gibi Inferno’sundan seslenmeye koyulur.

Cehennem başkaları olabilirdi ancak Aden Araf’taydı. “Araf” sizin de tarif ettiğiniz koyu melankolinin ve dipsiz karanlığın ülkesidir. Aden, hayatla mücadele etme yolunu seçseydi “Cehennemin başkaları” olduğu saplantısının içinde devinir dururdu. O bırakmayı ve terk etmeyi seçtiği için Araf Vadisi’nde kelimelerin ve yolculuğun kavminde bir yürüyüşe koyuldu. “Unutmak bellek için bir ihtiyaçtır,” der Marc Augé. Uzak geçmişe ulaşabilmek için yakın geçmişi unutmak gerekir. Araf’ta yer tutmuş Aden bütün unutmaları mağrur bir hatırlayış olarak alınyazısına bitirmiş ve öyle öyle Dina’nın kalbinde konaklamıştır.



Aden, çıktığı bu yeni hayat yolunda, alt katında sürekli viyolonsel çalan Dina ile karşılaşıyor. İki yalnızın ortak bir yalnızlıkta buluşmaları mümkün müdür sizce?

Acın daim olacak, yine de “yaşamaya değerdi” diyeceksin. İki yalnız ve iki mutsuz… Mutlu hikâyeleri sevmiyorum. Sıkıcı, yorucu, tahammülfersa. Mutlularla yol yürümüyor, merak etmiyorum başından geçenleri. Sahi, ne geçer ki başından konuşmaya değecek? Ama mutsuzluk öyle mi? Sarsıcı, kesif, farkında, sürgit… Mutluluk çarpık, çıkarcı; mutsuzluksa çarpıcı ve bilge…


Nasıl bir yalnızlıkta buluştuklarını okura bırakmak isterim. Buna yalnızlık denir mi, okura bırakmak isterim. Yalnızlığın tarif edilir bir kavram olduğundan emin değilim, şiir gibi… Bir kavramı tarif ederseniz, artık onu kavramsallaştırma şansını yitirirsiniz. Baudelaire, Paris Sıkıntısı’nda “Hiçbir zaman, hiçbir yerde rahat edemem, her zaman da bulunduğum yerden başka bir yerde daha iyi olacağımı sanırım,” eyler. Dina ve Aden için ise belki de bu kez evet; bu defa bulunduğu yerden başka bir yerde olmak yerine, o apartmanın karanlığında, müziğin koynunda “işte tam da burası” denilen yerdir ortak inşa edilen buluşma mekânı. Viyolonsel’in notaları artık Aden ile Dina’nın tenlerinin köpürdüğü o eşsiz sığınaktır.



Dina’nın sıkça çaldığı ve Aden’in en sevdiği eser Bach’ın Do Majör Prelüt’ü. Özellikle bu eseri imlemenizin bir sebebi var mı?

“Hayat, daha çok zamanımız olsun diye hızlandı. Zaman ise gittikçe daralmakta,” der İnsanın Taşrası’nda Elias Canetti. Bach’ın Do Majör Prelüd’ü bu hız çağına bir kement atma teşebbüsü. Klasikler zaten bunu hatırlatmaz mı bize, “durup ince şeyleri düşünmeyi?”

Viyolonsel, okuduğunuz üzere bir haftalık zaman diliminde yaşananları anlatmaya soyunuyor. Bu kısa yaşam diliminde olduğu gibi, hepimiz hayatımızın bazı sekanslarında bazen yalnızca tek bir şarkı veya melodi içinde nefesleniriz. O melodi ile uyanır, yürür, düşünür, konuşur, kendimizden çıkar ve kendimize döneriz. Do Majör Prelüd, Dina’nın icrası olduğu kadar Aden’in kulağından çekilmeyen, adeta bir zamk gibi yapışan, tezatlar yığınından oluşan benliğine bir nefes aralığı, bir lirik içlenme vahasıdır.

Yazar açısından ise, bir dönem boyunca aynı mekânda duyumsanan ve sabahın aydınlığından gecenin karanlığına bitimsiz sokulan Bach’ın bu kompozisyonu, Dina’nın parmaklarından yeryüzüne düşülesi müstesna bir eserdir. “Neden bu eser?” diye cevaplamam güç. Bach’ın Do Majör Prelüd’ünü tanımlamam imkânsız. Ancak Viyolonsel’i okuyan bu nedenselliği sezebilir, tıpkı zamanın nasıl geçtiğini bir yaprağın kımıldaması ile anladığımız gibi.



“Bir Şey Yarım Kaldığında Her Şey Yarım Kalmıştır”

Roman, -ben anlatıcı tarafından yazıldığı için iç döküm cümleleri, aforizmaları ile şairane bir hava yakalıyor. Uzun zaman şiirle uğraşmanızın buna katkısı çok sanıyorum.

Bir şey yarım kaldığında her şey yarım kalmıştır. Şiir yazmayı bırakmak -üzülerek belirtmeliyim ki- bu yarım kalmışlık hissini bir hüzünlü şarkı gibi sürekli anımsatıyor. Daha da şiir yazabilirdim, belki…

Şiir ile roman arasında yazınsal bağlamda teknik, üslup, yaklaşım vb. açıdan uzun uzadıya farklar var. İlk elden biri kurgusal, mühendislik istiyor; diğeri deyişsel, mimari ve estetik arıyor.

Romanlarımı birinci tekil şahısla yazıyorum. Bu kip, kanaatimce yazarın kendi haddinin sınırını çizmesi bağlamında daha oturaklı bir zemine oturmasına imkân tanımakta. “Ben” anlatıcı da ben, her yerde olmak durumunda kaldığından, anlatım tekniği açısından Tanrısal vehminden ırak, tastamam insan ve ona içkin zaafları ile müteşekkil bir beden ve ruh içinden meseleleri hikâyeler. Yani koşmak, uyumak, düşünmek, dinlemek, soluklanmak, sevişmek, ölmek eylemleri onun yaşantısının ve belleğinin içinde sonsuz devinir. Böylece yazar ile kahramanı o elem muhitlerinde bir ortaklaşmaya giderler. Üçüncü tekil zaman kipiyle anlatımda ise Tanrısal bir bakış içinde her şeyi mümkün kılan, izlenimci, dünya yansa yorganı içinde bulunmayan bir yazar tipolojisi yer tutar. Bu ifadelerim, biri diğerinden evladır anlamı taşımasın. Yazar yazar ve çeker gider, geriye metin kalır.



Günümüz şiirine, romanına dair beğeni ve eleştirileriniz neler?

Sana ve bana yetecek kelimeyi arıyorum. Hepsi bu… Bu konu hakkında daha fazlasını konuşmak istemem doğrusu. Erken gençliğimde bilhassa aldığım ödüller sonrası verdiğim röportajlarda, beğendiğim şiir biçimi, şairler, romancılar vs. sorularına verdiğim cesur cevaplar sonraki yıllarda yakamı bırakmadı. Bu aceleciliğin sadece bana has bir durum olduğunu söylemiyorum. Öyleydi işte, sevdiğin şairleri sıralardın. İsim isim verdiğimiz listelere bakınca ne denli komik olduğumuzu fark etmek şimdilerde güç değil. Artık bu noktada değilim elbette.

Günümüz şiirini de romanını da zamanım elverdikçe takip ettiğimi söylemeliyim. Total bir yaklaşımla “şunlar, şu yönler iyi, bunlar, bu yönler bana göre değil” demek doğru olmayacaktır. Dünya yazınına daha yakın durduğumu, kurgusal metin açlığımı daha çok evrensel romancılar üzerinden giderdiğimi söyleyebilirim. Toplumun derdi ile ilgilenen hikayelerdense, bireyin iç devinimine odaklanan eserler ilgimi çeker. Salinger, “Bir kitabı okuyup bitirdiğiniz zaman, bunu yazan keşke çok yakın bir arkadaşım olsaydı da canım her istediğinde onu telefonla arayıp konuşabilseydim diyorsanız, o kitap bence gerçekten iyidir. Ama öylesi pek bulunmuyor” der. İşte o romancılar benim arkadaşlarımdır.



Son zamanlarda neler yapıyorsunuz? Masanızda bizim için neler var?

İnsan kırkından sonra pişmanlığı bir giysi gibi üstünde taşıyor. Benim de gardırobum bunlarla dolu. İlkin, üç şiir kitabımı (Uzak Su, Sonrası Yaz, Lirik Dualar Kitabı) “Bütün Şiirleri” formatında hazırladım, bitti. İkinci olarak geçtiğimiz yıllarda el yazısı ile yazmış olduğum günlük-deneme-eleştiri kesitinde yer alan yazılarımı bir araya getiriyorum. Son rötuşlarını yapıyorum, bitmek üzere. Son olarak da yeni romanımı yazmaya koyuldum. Kurgusu ve taslağı tamamlandı. Ona odaklanmaya başlasam iyi olacak. Zira olay örgüsü peşimi bırakmıyor. Bu üç iş yayınlanma şansı bulur mu, bilemiyorum? Her kitap kaderini bekler.

Comments