top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Yakınlıklar: Duygusal yoğunluklara göğüs geren kadınların hikâyeleri

Peyman Ünalsın Gökhan, Lucy Caldwell’in, medeni dünyada duygusal yükü artan kadınların sesini aksettiren Yakınlıklar kitabı üzerine yazdı.



İlk çağlardan bu yana kadının toplum içindeki konumu dünyanın, sosyal normların gelişmesi, teknolojinin icadı ve dijital dünyanın göz boyayan gerçekliği ile birlikte maalesef her geçen gün daha da olumsuz bir pozisyona sürüklenmekte.

Pelolitik çağdan itibaren kadın, bir tahterevallide, diğer uca oturan dünyevi değişimlerin ağırlığı arttıkça havada asılı kalmıştır. 

Toplumların medeniyet seviyesi yükseldikçe kadının değersizleştirilmesi sizce de ironik değil mi?

Paleolitik çağda insanların henüz mağaralarda yaşadığı, samur fırçaların olmadığı, mağara duvarlarına kazıyarak resim yapabildikleri, sadece avlanarak yaşamlarını idame ettikleri dönemlerde, kadının doğurganlığının farkına varıp onu bereketin sembolü addetmişler.

Tarımı keşfettiklerinde toprağın doğurganlığını kadının doğurganlığı ve üreticiliği ile birleştirip Ana Tanrıça figürünü yaratmışlar. 

Şehircilik kavramı gelişmeye başladığında iktidar savaşları da baş göstermeye başlamış. Eril güç ön plâna çıkarken kadın pasivize edilerek sadece doğuran, toplayıcı bir yan karakter konumuna indirgenmiş. İnsanoğlu taşın, toprağın haricinde işlenecek tunç ve demir gibi madenleri keşfettikçe kadının doğurganlığı önemini yitirmiş. 

Antik Çağ’da kadının bilimle olan ilişkisi başlamış olsa da o dönemden kalan çok az yazılı belge olduğundan antik komedi yazarları tarafından kadın ‘mavi çoraplılar’, ‘erkek kadınlar’ olarak adlandırılmış, ‘zeki ama kısır’, ‘felaket kadınları’, ‘soğuk’, ‘Hayat Kadını’ şeklinde ifade edilmişler.

Platon bir söyleminde “Bir barbar değil bir Yunanlı; bir tutsak değil özgür; bir kadın değil bir erkek olarak yaratıldığım için Tanrı’ya şükrediyorum” ifadesini kullanarak kadını hor görmüş.

Çin, Hint, Mısır, Yunan ve Roma Medeniyetleri’nde kadına, babadan kocaya geçen bir mal gözüyle bakılmış, miras hakkı olmamış. Kadın köle olarak kullanılmış. 

Çinli kadınların daha küçük yaşlarda ayaklarını sımsıkı bağlamak zorunda bırakıldığını hatırlayın; Lotus Ayak, erkeklerin, cinsel isteği artırıcı erotik bir görüntü olarak gördüğü küçük ayaklara sahip olmaları için kadınlara zorla kabul ettirdikleri bir gelenek. Sonraları kadının sosyo ekonomik durumunu ortaya koyan statü belirleyici olarak nitelendirilmiş, zira aristokrat ailelerde de uygulayan kadınlar varmış. Konfüçyus felsefesine göre; kadın bedeni, ideolojinin, gücün, sosyal yapıların ve kültürel sistemin içerisinde ahlakın, aileye saygının ve sosyal konumun en önemli belirteci olmuş. Bakıldığında bu felsefe çatısında uygulanan bir gelenek.

Orta Çağ’da da durum çok değişmemiş. Hristiyan toplumlarda, Havva’nın dünyaya günahları taşıması mitini, İsa’yı dünyaya getiren Meryem Ana’nın yıktığına inanılsa da kadınlar manastır duvarları arasına sıkışıp kalmaktan, satılmaktan, horlanmaktan, ‘cadı’ addedilip şehir ve kasaba meydanlarında yakılmaktan yakasını kurtaramamış. 

Bununla  beraber İslâmiyet öncesi Türk toplumlarında kadının değer gördüğü gerçeğini de yadsımamak gerekiyor sanırım. Kutadgu Bilig’de oğul ve kız kelimeleri yan yana geçer. “Oğul-kız hakikatte gören gözün nurudur” diyen vezirin sözü (Yusuf Has Hâcib, 2003, s. 94) ile de cinsiyet ayrımı bilmediklerini gösterir. Kadınlar doğurganlığının yanı sıra ata binip, avlanır, halı örer, tarla çapalarmış. Bizim için ne ironi ama!

Medeniyetle birlikte kadınların yaşam koşullarında da farklılıklar olmuş tabii. Kadının ataerkil toplumda kabul edilirliğini göstermesi farklı mücadeleleri gerektirmiş. Kendini bilime adamış ve erkeğin dünyasında kabul görmeyi bekleyen kadınlar, tecavüze, istismara hırçın iş dünyasında mobinge uğrayan kadınların savaşı form değiştirmiş. Sadece hayata direnme değil, erkeğe direnme yükü de binmiş omuzlarına. Kadınlar ekonomik güce ve dahi özgürlüğe sahip oldukça erkekler kamçılanmış gibi görünüyor. Yoksa kadına şiddet vakalarında bu kadar artışın olmasını açıklamak zor olmaz mıydı?

Kadın hükmedilecek konumunda hükmeden konumuna geçtikçe işi zorlaştı yani!

Tecavüzcüsünün çocuğunu doğurmak zorunda olmadığının bilincine kavuştu. Ama bu kararı hayata geçirmek o kadar da kolay değil. Eril güce karşı hukuk savaşı da eklendi mücadeleleri arasına. 

Ne güçlüsün be kadın!

Yazdıkça bu konu uzar gider ama artık kitaba bağlasam fena olmayacak gibi…

Yazarımız Lucy Caldwell 1981 Belfast doğumlu ve aktif olarak Faber Akademisi’nde öykü yazarlığı dersleri veriyor. Cambridge Üniversitesi Edebiyat Bölümü’nü birincilikle bitiren Caldwell, Londra Üniversitesi Goldsmiths College’da yaratıcı yazarlık, Royal Court Genç Yazarlar Programı’nda oyun yazarlığı eğitimi aldı. 

İlk dikkat çekici eseri olan ve öğrenciliği esnasında yazdığı Where They Were Missed ile Dylan Thomas Ödülü kısa listesine alındı. 2007’de yayımlanan oyunu Leaves ile George Devine, Susan Smith Blackburn ve BBC Stewart Parker Ödülü’ne lâyık görüldü. National Theatre’ın kadrolu yazarlığını yaptı. Öyküleri ve radyo oyunları BBC Radyo için seslendirildi. 

Beş romanı, iki öykü derlemesi, çeştli radyo ve sahne oyunlarıyla çok sayıda prestijli ödüle lâyık görülen Caldwell 2012’de ulusal edebiyata katkıları sebebiyle Kuzey İrlanda Sanat Konseyi’nin Önemli Sanatçı Ödülü’nü aldı. 

2018’de Kraliyet Edebiyat Derneği Üyeliği kazandı.

Siren Yayınları tarafından yayımlanan ve on bir öyküden oluşan Yakınlıklar, farklı yaşlardaki kadınların annelik, kürtaj, aile ve arkadaş ilişkilerini konu ediyor. Kitabın içindeki “Bütün İnsanlar Ahlaksız ve Kötüymüş” öyküsüyle 2021 BBC Ulusal Öykü Ödülü’de lâyık görüldü.

Frank O‘Hara’nın ‘A True Account of Talking to the Sun at Fire Island’ şiirinden bir alıntı ile açılan kitap, kadının yeryüzündeki her şeyi, ona hak ettiği kadar değer biçerek kabullenişini özetler nitelikte. İlahi bir bilgelikle…

Ve 

hep kucakla her şeyi, insanları yeryüzünü

göğü yıldızları, benim yaptığım gibi, özgürce ve gereğince mesafeyle.”

Öykülerini ağırlıklı olarak birinci ve ikinci şahıs anlatıcı ile anlatıyor. Yer yer uzun cümlelerle karşılaşmakla beraber, okuru yormayan  bir dili var. Eminim bunda çevirmen Tülin Er’in de katkısı büyük.

Mamafih bazı uzun cümlelerde editoryal açıdan sıkıntılara rastlamadım değil. Bu bağlamda okur anlık tıkanıklık yaşıyor. Bu konuya, bu kitap özelinde değinmiyorum. Son dönem okuduğum pek çok kitapta yanlış kullanılmış kelimelere, devrik ya da tamamen anlamını yitirmiş cümlelere rastladım. Edebi bir metnin daha fazla itina istediği kanısındayım. Kıymetli yayınevlerinin ve editörlerimizin affına sığınarak bu yorumu yapıyorum.

Bir anne zaman zaman çocuğu hakkında tekinsiz hayaller kurar. Çünkü hep içinde minik yavrusuna gelebilecek bir zararın korkusunu barındırır. Onca ay yüklendiği ikinci yaşamın sorumluluğunu, çocuğunu dünyaya getirdikten sonra farklı bir forma girmek koşuluyla hayattan göçüp gidene kadar üstlenir. İşte Öyle öyküsünde annenin yüklendiği sorumluluğu ve bu tekinsizlik duygusunu o kadar hissediyorsunuz ki bitirdiğinizde, bir anneyseniz aynı duyguları defalarca yaşadığınız geliyor aklınıza. 

Okurken hızlı çekim ama âna odaklı film kareleri beliriyor gözünüzün önünde. 

Meydey, istenmeyen  bir hamileliğe son vermeye çalışan genç bir kadının duygularına yer veriyor. Birinci şahıs anlatıcının, annesinin özgür yetiştirdiği üç kız kardeşten biri olduğunu öğreniyoruz. Anne rol model ve genç kadın böyle bir durumda onun yaklaşımını düşünüp direnme gücü buluyor. 

“Annesi pragmatik, sakin olur: Annesi bütün bunları idare eder. Annesine neden söylemedi? Annesi onların üçünü de ne isterlerse yapabileceklerine, erkeklerden hiçbir eksikleri bulunmadığına, seçim yapmanın bir kadının hakkı olduğuna inanacak biçimde yetiştirdi. Annesi ona yardım ederdi. Annesi şu an burada olabilirdi. Onu öyle özlüyor ki.” Syf.20

Caldwell öykülerinde anne-kız ilişkilerine sık sık değiniyor. Dert ortağı, akıl hocası anneler, her daim fikirlerine ihtiyaç duyduklarımız… Anne-kız arasındaki jenerasyon farkını iyi gözlemciliği ile mükemmel tasvir ediyor.

Kadınların sadece çocukları ile ilişkilerine, onlar üzerinden hissettikleri duygularına değinmiyor. Bir kadına muhalif her türlü olayı karakterinin çözmeye çalıştığı bir sorunu eşliğinde paralel anlatıyor. 

Kürtaj, din, kocayla yürümeyen bir ilişki, terk etme, kadınların maruz kaldığı iftiralar, haksızlıklar, yaşama direncini yok eden ya da daha güçlü kılan yaşanmışlıklar -Monica Lewinsky, Caroline Norton, Sinéad O’Connor, Anna Nicole Smith cümle aralarında yaşadıkları ile zihnimize konuk oluyor- ara ara bir düşün soluklanmasına ihtiyaç duyduruyor. Bu kadınların başına gelen hepimizin başına gelebilir. Yazarın sen anlatıcıyı da öykülerinde çokça kullanmasını bu sebebe bağlıyorum. O öykülerde anlatılan kadınlar ve yaşadıkları herhangi bir karakterin hikâyesi olmaktan öte bizim yaşadığımız, gün gelip kaçamadığımız, ruhumuza ağırlık yapan bir gerçekliğimiz de olabilir. Ve aslında biz o karakterlere hem çok uzağız ama bir o kadar da yakınız. 

“Bir daha asla o kadar çok sevilmeyeceksin.” Syf.56

Bir anne, daha yeni çocuğunu kucağına almış kızına, onun ilk adımını attığı günden dem vurarak bu sözleri söylediğinde, kızı ister istemez kucağında tuttuğu bebeğine sevgisinin sınırsızlığını sorgulayacak. Bu sevginin yaptırabilecekleri, bu sevgi dolayısıyla duyduğu sorumluluk… Ve kendini düşünecek; yoksa artık eskisi kadar sevilmiyor mu?

Ödüllü öyküsü Bütün İnsanlar Ahlaksız ve Kötüymüş, kucağında ufak çocuğu ile Toronto’dan Londra’ya dönen kadın karakterin yanında oturan adamla diyaloğu, kadının çocuğuyla yolculuğunda yaşadığı zorlu dakikalara adamın bu süreçte nezaketle yardımcı olması, kadının uzun zamandır kocasından görmediği ilgiyi, dünyanın uzak bir köşesindeki işinden karısıyla çocuğunun yanına dönmek için acele etmemesini ve genç kadın adamla gidip gitmemeyi sorguluyor. Bir ânlık bir düşünce… Kadının ikilemi… Bir kadın için, anne olduktan sonra, hiçbir şey bekârlığındaki gibi olmayacak. Kocası da hayat gailesiyle mücadele ediyor. Ne yapıyorsa ailesi için yapıyor. Kocasının ihmalkârlığı onu yaralasa da ikisinin de amacı ailelerinin sürekliliği, çocuklarının geleceği. 

Ve doğmamış çocuğa mektuplar… Annelik iç güdüsü ile doğan, anne olacağını öğrenen ve dahi korkan, endişe duyan, çılgınca bir mutlulukla titreyen, bebeğine miras bırakacaklarını irdeleyen, sanatsal bir boyut katarak sevginin ne olduğunu, onu nasıl ifade edebileceğini gelecekte bir gün eline geçmesi temennisiyle kaleme alan bir anne adayının mektupları. 


“ Sana bu kelimeleri veriyorum

Yaşayacağın kelimelerin, seveceğin insanların, gideceğin yerlerin hepsini

Sevmek ki aynı anda hem yakında-tutma hem de serbest bırakma anlamına gelir.”

Erkeklerden daha kırılgan fiziki yapısı ile onların yüklendiğinden çok daha ağır duygusal darbeleri göğüslemeye mahkum kadınlara ve dahi karşı cinsi anlamaya gönüllü erkek okurlara kesinlikle tavsiye ederim.



YAKINLIKLAR

Lucy Caldwell

Siren Yayınları, 2023

Çeviren: Tülin Er

Comentários


bottom of page