• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Yedinci Monograf

Fatih Balkış'tan hatırlamanın arkeolojisi üzerine denemeler. Kitaplar, yazarlar, tesadüfler, buluşmalar, kaçınılmaz karşılaşmalar, birbirini bütünleyen fragmanlar, kurmacayla gerçeği teyelleyen epifaniler... Litera'da.

Bu hafta, Yedinci Monograf.




Sınırdaki son evde oturuyor. Gerçek anlamda son ev. Evin arkasında bir boşluk, o boşluktan ötede bir iki eski fabrika, uzayan çalılıklar, geçilmez-aşılmaz tepeler. Sanki bir gözetleme kulesindeymiş gibi, karargâhını kurmuş, tek kişilik dünyasında, dünyanın bütün devinimlerini sessizce gözlemliyordu. Dışarıda her ne olursa olsun, yaşamın törpülerine, kesiklerine karşı can alıcı bir korunma yöntemi. Bu uzaklık aynı zamanda aşılmaz bir dokunulmazlık, kendini inşa etme demekti. Sızıntılar olmadan, hava deliklerine maruz kalmadan. Kendisiyle ilgili yaşamsal bir karar almıştı. Eroica’yı bir yeni yıl gecesi dinlerken kendi kendine bir söz vermişti. Değişimin, kendi inşasına devam etme kararıydı bu. Bunu görmüştüm ben. Biz inşa halinde, yeteneklerimizin bilinciyle, elimizdeki güçle tamamlanmaya çalışırken, o çoktan sarsılmaz temelleri atmış ve yükselmeye devam ediyordu. Ben de kendimi var edeceğim bir yer arıyordum. Dalgaların çarptığı kayalıklarda hiç durmadan bir kayadan diğerine adımlıyor, eğer durursam düşeceğimden korkuyordum. Ama durmak istiyordum. Kendi kayamı bulmak, ceplerime doldurduğum fazlalıklardan kurtulmak, onları ayıklamak istiyordum. Evde telefon olduğu halde sokağın köşesindeki telefon kulübesine kadar yürüyordum. Kışların hep soğuk ve karanlık olarak anımsandığı günlerde birbirimizle böyle haberleşiyorduk. Upuzun sürmüş günün sonunda yorgun argın evine dönen bir avcı gibi duyumsuyordum kendimi. Telefondaki ses, buyur gel, diyordu. Aramızdaki mesafe en az altı kilometre, cebimde yalnızca tek yöne yetecek kadar bozukluk. Evine kadar yürümeyi göze alıyordum. Hep yaptığım gibi. Ganimetleri paylaşmaya can atıyordum. Tempolu yürürsem, yolda hiç oyalanmazsam ve bazı yokuşları koşarak çıkarsam yolculuğum bir saatten az sürecek. Eve dönmem gerekirse, mutlaka 01.30’daki son minibüse binmeliyim. Dostluklar böyle başlıyor. Ete kemiğe bürünmeden önce bir koku sahibi oluyor. O koku bizi kendine çekiyor. Sanki yaşam alanının sınırlarını kuşatan ve ancak orada bütünüyle kendimizi korunaklı hissettiğimiz. Olabildiğince çok sırrımızın olduğu bir benzeşme hali. İki kişilik bir dünya, dili ve geçirgenlikleri olan. O gün aldığım kitapların neler olduğundan, yaşamımızı nasıl etkileyeceğinden çok, nasıl alındıkları, nasıl avlandıkları önem kazanıyor. Pusuya yatılmış mı, saatlerce beklenilmiş mi, ele geçirdiklerimiz bir şeylere eklemlenecek mi? Gece keşiflere açık. Sanki bir zihnin tepesinden yaşam alanına bakıyoruz. Uzun yollar kat edecek olmamız gözümüzü korkutmuyor. Kurduğumuz dünyanın sınırlarını her geçen gün daha da kalın çiziyoruz. Sahaflara gidiyoruz, kütüphanelerde buluşuyoruz, kitapçılarda yeni çıkanlara göz atıyoruz. Çehovlar’ı Maupassantlar’la değiştiriyoruz. Goriot Baba yılları, Duvar Geçen ve Müteveffa Mathia Pascal. Sözler vererek okumalar yapıyoruz: Bir yazardan arka arkaya okunmamalı. Yazarla çok didişmemeli. Yazılmış her şey üzerine bir fikre sahip olabilir miyiz? Döşeğimde Ölürken’deki mantık hatası gibi duran bir bölümün kafamızı kurcalaması. Sabahlara kadar satranç oynamalar. O dünyanın insanlarına, takıntılı, hastalıklı tiplerine geceler boyu gülmemiz. Keşifler yalnızca iç dünyamıza değil, dışa doğru da yapılıyor. Balık tutmaya gidiyor, uzun yürüyüşlere çıkıyor, audiophile üzerine kafa patlatıyor, poker oynuyor, Ümit Besen’i kasetten dinliyoruz; Alman Kültür Merkezi’ndeki üyelik numaramızla övünüyoruz. Gençlik kitabevinin öykü yarışmasını kazanıyor önce. 1994. Sonra oturup bir roman yazmaya başlıyor. Bu topraklarda okuduğum en iyi roman bu, hâlâ böyle düşünüyorum. Hatta ilk cümlesi üzerine bana fikrimi sorması ve sonra bir iki yerini değiştirmesi beni mutlu ediyor. Krenek, Sibelius dinliyoruz. Ben leadleri sevdiğim için bana epeyce bir CD veriyor, kendisi daha da ileri gidiyor. Artık Belarus devlet konservatuarındaki henüz öğrenci olan, adını kimsenin duymadığı bestecileri dinliyor. Bu kadar derine gitmesi, onu mutlu azınlığın parçası yapıyor. İnce görmek üzerine konuşuyoruz, şapkalar üzerine, denemeler üzerine. Roman sanatını ilk sıraya alıyoruz, denemeleri ikinci sıraya, tiyatro oyunlarını üçüncü, öyküleri dördüncü, sagaları beşinci sıraya. Dünyanın en iyi on romanı listesi yapıyoruz, sonra dünyanın en iyi ikinci ve üçüncü on romanı listesi. Onun listesinde Durgun Akardı Don var, bende Teneke Trampet. Açık Deniz Kıyısında ikimizin de ilk yirmisinde. Giderek yavaşlayan bir zamanın parçası oluyoruz. Bir yerlerde, herkesten gizlediği gücüyle yaşamaya devam ediyor. Aile kuruyor, başka bir yakaya gidiyor, kendine seçtiği isimden vazgeçiyor. Artık yazmıyor. Bense çok sonra yazmaya, el altından yayınlamaya devam ediyorum. Bir gölgenin korkaklığıyla, çekimserliğiyle. Bana verilmiş bir özgüvenin yardımıyla. Öylece, sessizce orada duruyor. Yazdığım kelimelerin arasındaki bağlantıları, çağrışımları ancak o görebiliyor. Bir klan bağımlılığı bu, araya giren mesafelere aldırmadan üşüyen ruhlarımız bir yerlerde birbirine dokunmaya devam ediyor.