• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Édouard Louis bas bas bağırıyor: “Her şey sınıfsal”

Ayşe Başcı, homofobikliği, ırkçılığı, egemenlerin zorbalığını, işçi sınıfını ve sosyal eşitsizliği odağına alan kitapları tüm dünyada dikkat çeken Édouard Louis'nin Türkçe çevirisi merakla beklenen otobiyografik romanı Eddy'nin Sonu'nu değerlendirdi.

"Ağır argodan son derece rafine kelimelere kadar uzanan bir çeşitlilikle katman katman örülmüş bir dil. Yargılanmaktan çekinmeden, “Bunlar hep yaşandı ve bunun birden fazla sebebi var,” diyen bir anlatı. Hayatımızın içindeki sıradan (zannettiğimiz) simgeleri (yüzük, televizyon, içki, fabrika vb.) kullanan, ama bunu edebî semboller olsun diye değil, hepimizin var ettiği ve kabullendiği anlamlarıyla ortaya koyan bir anlatım."



Ayşe Başcı

Kendimi “öteki” olarak hissettiğim ilk ânı hatırlamaya çalışırken hemen hemen 40 yıl önceye gidiyorum. 6 ya da 7 yaşındayım, mahalleden 5-6 arkadaş bahçede oyun oynuyoruz. Nasıl bir oyun olduğunu hiç hatırlamıyorum; tek bildiğim, göz kırpmayı beceremediğim için oyuna kabul edilmeyişim. “Olmaz,” diyor Karin. “Oynayabilmen için göz kırpabilmen lâzım.” Grubun en küçüğüyüm, somurtup bir kenara çekiliyorum. Çok mutsuzum. Çok kırgınım. Çok yalnızım. Farklıyım ve bu hoş bir farklılık değil. Ama Karin’in hayatı boyunca bu duyguyu yaşadığını ve yaşayacağını düşünemiyorum mesela. Çünkü dünya benden ve benim yalnızlığımdan ibaret o yaşta.



Elbette o zamandan bu yana pek çok kez “öteki” oldum. Her birimizin olduğu gibi. Saç rengimizle, beden yapımızla, eğitimimiz ya da eğitimsizliğimizle, memleketimizle, inançlarımız ya da inançsızlıklarımızla… İçinde bulunduğumuz topluluklarda farklı gerekçelerle, farklı seviyelerde, farklı sürelerle öteki olmanın tadını hepimiz biliyoruz.


Bir de hiç değişmeyen ötekilikler var tabii. Kadın olmak, eşcinsel olmak, engelli olmak, “affedersiniz” başka bir dine ya da etnik kimliğe mensup olmak gibi… Bunun yakıcılığını yaşayarak, dinleyerek ya da okuyarak öğreniyoruz. Ama itiraf edeyim, Édouard Louis’den okumak, üstelik bunun otobiyografik bir roman olduğunu bilerek okumak benim için sarsıcı bir deneyim oldu.


Louis’nin “Eddy’nin Sonu” adlı kitabı kısa süre önce Ayberk Erkay’ın çevirisiyle Can Yayınları’ndan çıktı. Fransa’nın kuzeyindeki Picardie bölgesinde, işçi sınıfa mensup bir ailenin ince sesli, “kız gibi” el hareketleriyle konuşan, futbolu sevmeyen çocuğu Eddy Bellegueule’ün hikâyesi. Hayır, yanlış ifade ettim. Aslında Eddy’nin ya da Fransa’daki işçi sınıfının hikâyesinin ötesinde, Anadolu’nun herhangi bir ilindeki veya kasabasındaki ya da İstanbul’da alt-orta sosyoekonomik gelir grubunun yoğun yaşadığı bir ilçesindeki ataerkin ve ötekiliğin hikâyesi bu. O kadar kökleşmiş, o kadar zehirli bir hikâye ki 2000’li yıllarda geçmesine bakmayın, 1950’lerde geçtiğini de düşünebilirsiniz. Hiç fark etmez.


İşçi sınıfının hikâyesi


Yoksulluk içinde yaşayan ama kendilerinden bir parçacık daha fakir insanların yanında hemen sınıf atlayıveren, kendilerine benzemeyeni sevmeyen, eril düzene sonuna kadar bağlı kalan ve bu bağlılığa kadınların da büyük katkıda bulunduğu, “ibneliği” kınayan ama eşcinsel ya da transseksüel şarkıcılara bayılan, kimi zaman akşam yemeğine ayıracak para yokken her odaya bir televizyon alan, Amerikan dizilerine özenip çocuklarına “Eddy” gibi “tuhaf” isimler koyan ailelerin hikâyesi. Uyuyan, uyutulan, uyuşturulan, uyuşturulmaya razı gelen işçi sınıfının hikâyesi.


Çocukların (babalarından devraldıkları) şiddet ve baskıyı farklı olanın tepesinden aşağı paldır küldür boşalttıkları bir dünya. Ve kıvrak bilek hareketleri, ince sesi, hassas yapısı, bastırmaya çalıştıkça içini bunaltan cinsel kimliği, “güzel surat” anlamına geldiği için işleri daha da berbat eden “Bellegueule” soyadıyla Eddy’nin isminden, soyadından, kasabasından kurtuluşunun hikâyesi.


Édouard Louis’nin son derece sert, sarsıcı olayları ajitasyondan bu kadar uzak anlatabilmesi hayranlık verici. Ağır argodan son derece rafine kelimelere kadar uzanan bir çeşitlilikle katman katman örülmüş bir dil. Yargılanmaktan çekinmeden, “Bunlar hep yaşandı ve bunun birden fazla sebebi var,” diyen bir anlatı. Hayatımızın içindeki sıradan (zannettiğimiz) simgeleri (yüzük, televizyon, içki, fabrika vb.) kullanan, ama bunu edebî semboller olsun diye değil, hepimizin var ettiği ve kabullendiği anlamlarıyla ortaya koyan bir anlatım.