• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

“Tenes’in Baltası”na dair bir maruzat

Demet Eker, 2020 Haldun Taner Öykü Ödülü'nün sahibi Nurhan Suerdem'in Maruzatım Var adlı kitabını Tenes'in Baltası öyküsü çerçevesinde değerlendiriyor


Demet Eker

Geleneksel sınıflandırmaya göre fonetik sanatlardan biri olan edebiyat, insanın ne olduğuyla değil ne olması gerektiğiyle uğraşan; bu anlamda arzu edilene göndermeler yaparak insanın macerasını işleyen bir sanattır.


Edebiyatçı, içinde bulunduğu toplumun dil alanından bağımsız yepyeni bir dil evreni kuran kişidir. Bunu dilin çeşitli anlam özelliklerinden yararlanarak yapar, simgeler ve çağrışımlar ortaya koyar. Yani var olan dilden ve kaynaklardan faydalanarak var olmayanı, olmasını istediğini kurar. Yeniden yapılandırılan ve kurulan dünya kurmaca metinlerle karşımıza çıkmış olur böylece. Yazarının yaratımı olan dünya…



Çoğu yazar, eski dönemlerin, insanın başına gelebilecek kritik meseleler, evrenin ve dünyanın yaratılışı üzerine oluşturulan olağanüstü olaylarla kurgulanan hikayeleri olan mitolojiye, her dönemde, eserlerinde bazen temel bir çıkış noktası bazen de bir metafor olarak başvurmuştur. Doğrudan ya da dolaylı olarak mitleri okuyucunun duygu ve düşünce dünyasına dahil ederek metinde katman oluşturmak veya metni derinleştirmek, okuyucunun beğenisini kazanmak anlamında yazara geniş olanaklar sağlamıştır.


Nurhan Suerdem’in 2020 Haldun Taner Öykü Ödülü’nü aldığı Maruzatım Var adlı kitabında yer alan öykülerden biri olan “Tenes’in Baltası” da barındırdığı mitsel ögelerle yukarıda bahsettiğimiz olanakları karşımıza çıkaran bir öykü.


Nurhan Suerdem bu öyküyle okuyucusunu araştırmaya ve Tenes’i tanımaya yönlendiriyor. Bozcaada’nın antik adı Tenedos’un Tenes’e dönüştüğü mitolojik hikayesi şöyle:


“Derler ki: Denizlerin efendisi Poseidon’un kimbilir kaç çocuğundan biri, Kyknos adında bir kralmış.Lapseki bölgesindeki Miletos Kolonisi, Kolonai kentine hükmedermiş. Tenes adında bir oğlu varmış. Tenes’in annesi ölünce babası tekrar evlenmiş. Fakat üvey anne Philomene, Tenes’e iftira etmiş. Üstelik kendine yalancı tanık olarak bir kavalcı bulmuş. Kral Kyknos bu iftiraya kanmış ve oğlunu bir sandığa koyarak denize attırmış. Sandık, Tenes’in büyükbabası Poseidon’un yardımı ile boğazdan geçerek Leukophrys kıyılarına ulaşmış. Ada halkı Tenes’i alıp kral yapmışlar ve adanın isimi Tenes’in adası anlamına gelen Tenedos olmuş.”[1]


Tenes’in kim olduğunu öğrendikten sonra öyküyle bağlantısını ortaya koyan akışa ulaşmak için akıllıca kurgulanmış ve derinliği olan bölümler okuyoruz. Öykünün hayata tutunamayan odak kahramanı ile görece tutunan erkek kardeşinin anneleriyle ilişkilerinde, elbette mitolojik okumanın da yönlendirmesiyle ve psikanalitik bir yaklaşımla Oedipus kompleksine göndermeler yapan bir metin buluyoruz karşımızda. Odak kişimiz Haluk’un psikoloğuyla konuşmalarını hatırladığında okuduklarımız bizi bu psikanalitik analize götürüyor:


“Mürşide Hanım kim?”

“Babaannem.”

“Kime benzemek isterdiniz?”

“Anneme.”

“Neden?”

“Beni daha fazla sevmesini isterdim.”[2]


Aynı zamanda ressam olan Haluk’un o sırada yaptığı resimde de erkek kardeşiyle çekişmesini ve onun gibi olma arzusunu görüyoruz. Tam bu sırada çalıştığı atölyenin açık penceresinden kargaların sesini duyması ve karga sesinden hoşnut olmaması vurgusu kargaların kadim anlatılardaki ve inanışlardaki simgelerini düşünmemize neden oluyor. Kahramanın kargayı sevmemesi ve öykü boyunca bunun tekrarlanması karganın kötücül imajını bilinçaltımıza yerleştiriyor. Öykünün katmanlarında karganın bulunması elbette mekan-kurgu açısından da çok önemlidir. Çünkü Bozcaada aynı zamanda kargalarıyla da meşhurdur.