top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

“Kaybolmanın peşinden giden birini neden durdurdun?"

Demet Eker, Ayça Güçlüten’in son kitabı Gönül Tufan üzerine yazdı: "Roman, belirsizliğin ve tekinsizliğin kol gezdiği bir mekânda, güzel ve çirkin çatışmasında şekilleniyor."


Demet Eker

Ayça Güçlüten’in son kitabı Gönül Tufan, 2022’nin Ekim ayında okuyucusuyla buluştu. Uykusuz, Oda, Disko Topu ve İstisnai Buluşmalar’dan sonra yayımlanan roman, belirsizliğin ve tekinsizliğin kol gezdiği bir mekânda, güzel ve çirkin çatışmasında şekilleniyor.


Toplumsal genellemelerle güzelliğin dayatıldığı, çirkinin görmezden gelindiği bir dünyada sosyal eleştiri gibi de okunabilecek Gönül Tufan, normal olanla normal olmayanın sonsuz çatışmasına davet ediyor okuru. Tabii ki buradaki “normal” tanımı genel kabulün izin verdiği sınırlandırmalarla değerlendirilmeli.


Romanla aynı adı taşıyan başkahraman Gönül’ün çirkinliği ve annesi Solmaz’ın güzelliği, yaşadıkları çevredeki insanların onları görme ve algılama biçimleri, kahramanların ağzından gözler önüne seriliyor; güzel ve çirkin, bizden ya da değil kabulüyle veya eşleştirilmesiyle sorgulanıyor. Solmaz karakterinin görünüşteki güzelliğine inat içindeki kinin tezahürünü davranışlarından ve konuşmalarına yansıyor. Zaten roman da Solmaz’ın ağzından, okurun onun duygularına ortak edilmesiyle başlıyor.


“Kaybolmanın peşinden giden birini neden durdurdun?..Solmaz diyorsun hep, ah Solmaz. Adımı çok sık söylüyorsun. Bana yalvarıyorsun… Otur. Sözümü kesme sakın. Beni öğrenmek istiyorsan, dinle.”(s.7)

Solmaz’ın iç sesinden kendi hikâyesini okuduğumuz bölüm, etkili bir başlangıç. Annenin ağzından dile getirilenler, Demeter ve Persephone’nin mitolojik hikâyesini de bize anımsatıyor. Persephone Hades tarafından kaçırıldıktan sonra Demeter’in yaşadığı yalnızlığın benzerini Solmaz da yaşıyor. İnsanlığın en kadim meselelerinden biridir anne-kız ilişkisi. Annenin çocuğa baktıkça hatırladıkları, aralarındaki sevgi ya da sevgisizliğe yön veriyor bu yaklaşımla ve romanın ilerleyen sahneleri için ipucu olarak karşımıza çıkıyor.


“Nereden çıktı bu çiçekler? Bir de bunlara mı bakacağım ben? Yaşatamam, öldürürüm. Kış dediğin yalnız geçmeli, o zaman yaşam durmaz.” (s.12)

Solmaz’ın ağzından okuduğumuz bölümde kahraman anlatıcının karşımıza çıkması, romanın böyle devam edeceği hissine kapılmamıza neden olsa da kalan bölümlerde Tanrısal bakış açısının kullanıldığını ve asıl kahraman Gönül’ün hikâyesinin anlatıldığını fark ediyoruz. Zamanından geç doğan bu kız çocuğunun “normal” olmaması, fiziksel özellikleri öncelenerek anlatılıyor.


“Doğan kız sağlıklıydı ama yüzüne bakmak isteyen yoktu. Anne güzel, bebek çirkindi… Ebe onu görünce öyle irkildi ki unuttuğunu zannettiği bütün dualar hortlayarak diline yapıştı. Dünyanın her bir köşesinde güzelliğin devriyken, bu hiçlik bölgesinde böylesine bir çirkinlik kayda değer bir işaret sayılmadı.” (s.16)


Tam da bu cümleyle bağladığımızda edebiyatın genel kahraman algısının dışında kabul edilebilecek özelliklere sahip Gönül’ün edebiyatımızdaki kadın “anti kahraman”lardan biri olarak yer bulacağını söyleyebiliriz. Geleneksel kahramanlara atfedilen güzel, iyi, başarılı, becerikli tanımlarının aksine Gönül’ün çirkin, kendi halinde, beceriksiz, silik bir kahraman olması bize bunu düşündürür. Toplumla çatıştığı için gayret etmeyi ya da çabalamayı gereksiz gören Gönül, genelde eylemsiz, yalnız ve dışlanmış. Fakat roman ilerledikçe kahramanımızın sonsuz yolculuğundaki değişim de gözden kaçmıyor. Bu özellik romanı sürükleyici hâle getiriyor ve okur için merak alanları açıyor. Romandaki belirsiz ve karanlık atmosferi görünür kılan da Gönül’ün özellikleri aslında. Çirkin ve karanlık eşleştirmesinin karşısında güzel ve aydınlık eşleştirmesi var. Aynı zamanda roman boyunca tekrarlanan, mekânın geniş perspektiften öznel yorumu, dünya algısının değişkenliğini ortaya koyarak biraz önce bahsettiğimiz belirsiz ve karanlık atmosferin oluşumuna hizmet ediyor.


Yazar, Gönül’ü anlatmadan önce bu kahramanı yaratan mekânı ve zamanı ayrıntılandırıyor. Böylece kahramanı bizim aramızda, bizim zamanımızda yaşayan, gelip geçerken görmediğimiz pek çok “öteki”den biri halinde anlamamızı sağlıyor.

“Bu şehrin mahşer yeri olmasına sebep görünen insanlar değil, görünmeyenler, görünmemeleri istenenler.” (s.22)

Birbirinin aynı hayatları yaşayanlar, birbirlerine benzeyenler, düzenin ritmine ayak uyduranlar roman boyunca eleştirilerle vücut buluyor, somutlaşıyor ve anlatıcı, okura kendini sorgulatıyor.


“Aynılık büyüleyici bir gerçeklikten çok, bir irin olarak vazifesini vefayla yerine getiriyor yine. Herkesin kendini teslim ettiği düzenin ritmi yine şaşmıyor.” (s.23)

Böylece Gönül, içinden çıktığı toplumun sosyal ve ekonomik yapısını, ahlaki değerlerini eleştirel bir biçimde okumamızı sağlıyor. Yazar da ulaştığı okurların zihinlerine kuşku tohumları ekiyor.


Romandaki kırılma, başka bir ötekinin, Ali Deniz’in Gönül’ün hayatına katılmasıyla başlıyor. Gönül’ün aksine “güzel” olan Ali Deniz’in özellikleri Gönül açısından korkutucudur. Yine de onunla arkadaşlık etmekten kendini alıkoyamaz. Hayatına alışmadığı birinin girmesi ve Gönül’ü sınırlarından uzaklaştırmaya başlaması, kahramanımızın yolculuğunu bambaşka bir noktaya getiriyor. Tüm bu saydıklarımız da biraz önce bahsettiğimiz sürükleyiciliği sağlaması bakımından çok önemli.


Eril dayatmaların gölgesinde yaşayan kadınlar, zaman zaman kadın kadının kurdu mu yoksa yurdu mu, sorularını sormamıza neden oluyor. Evlendikten sonra eski neşesini ve canlılığını kaybeden arkadaşı Janset’in ağzından söylenenler, kayınvalidesinin Janset’e yaşattıkları az önce sıraladıklarımızı onaylatan nitelikte. Evlendikten sonra yavaş yavaş ölmeye başlayan Janset’e romanın sonunda biçilen pay da düşüncelerimizi kanıtlıyor.


Roman boyunca nesnelere, insana ait özellikler kazandırmak için yapılan metaforlar, dil kullanımı açısından okuruna büyük bir tatmin yaşatıyor.


“Koltuğa oturunca kalkan toz, bulut kılığına bürünüp ikisinin arasına yerleşiyor. Uzun zaman önce geldiği ev ne garip. Yaşlanmış, kırışmış sanki.” (s. 77)