top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook

“Hepimiz benzer hayatları yaşayan bir topluluktan ibaretiz”

10 saat önce
4 dakikada okunur

Yasemin Seven Erangin, Onur Özkoparan ile söyleşti: "Sıradan insanları, pek önemsenmeyen hayatları, insanın kendine söylediği ve çoğu zaman kimsenin duymadığı şeylerin edebiyatta bir karşılığı olduğuna inanıyorum."



Onur Özkoparan, edebiyatın hayatla kurduğu güçlü bağın peşinden giden yazarlardan. Yazarlık serüvenini, üretme motivasyonunu ve kelimelerle kurduğu ilişkiyi konuştuğumuz bu söyleşide; bir hikâyenin nasıl doğduğundan, yazar olmanın beraberinde getirdiği sorumluluklara kadar uzanan samimi bir sohbet gerçekleştirdik.


Onur Özkoparan’ın yazarlığında sıradan hayatların, iç seslerin, sıkışmışlıkların ve gitme isteğinin kendine özgü bir karşılığı var. Vasat Adamın Maceraları& Mırıldanmalar öykü kitabı ve ikinci baskısını yapan son kitabı Her Şeyi Bırakıp Gitmeyi Düşünüyorum boyunca insanın kendisiyle yaptığı o bitmeyen konuşmaya tanıklık ediyoruz. Peki, bütün bu metinlerin arkasındaki Onur Özkoparan, yazdıklarına ne kadar güveniyor?

Yazdıklarıma güveniyorum ama bu, yazdığım her şeyi çok iyi bulduğum anlamına gelmiyor. Hatta çoğu zaman kendi metinlerime karşı acımasız olduğumu düşünüyorum. Belki editörlük yapmamın bunda payı vardır. Ama kendime ait bir anlatma biçimi oluşturmaya başladığımı düşünüyorum. Sıradan insanları, pek önemsenmeyen hayatları, insanın kendine söylediği ve çoğu zaman kimsenin duymadığı şeylerin edebiyatta bir karşılığı olduğuna inanıyorum. Bir de hayatın bütün o sıkıntılarına rağmen komik, hatta bazen saçma bir tarafı olduğunu düşünüyorum. Tabii insan kendi yazdıklarının değerini belirleyecek son kişidir. Yazdıkça, okudukça bazı eski metinlerimde bugün yapmayacağım şeyleri de görüyorum. Bu da normal.


Sizi yazmaya iten şeyin “anlatma ihtiyacı” mı, yoksa kendinizden kurtulma isteği mi olduğunu merak ediyorum. Bir insan neden yazmaya başlar; söyleyecek çok şeyi olduğu için mi, konuşamadığı için mi?

Eğer mutlaka bu ikisinden birini seçmem gerekiyorsa yazmaya iten şey, kendimden kurtulma isteği diyebilirim. Çünkü insan sanırım istese de istemese de toplum içerisinde yaşadığı için kendini sınırlayan, belirli kalıplar içerisine yerleştiren bir varlık. Ve zaman zaman bu kalıpları yırtan, bulunduğu pozisyonu tersine çeviren bir sihirli değneğe ihtiyaç duyuyor olabilir. İşte burada da devreye sanırım yazın ve düşün dünyası giriyor. Her yazarın yolculuk amacı farklı olabilir tabii. Onları yazmaya iten sebepler bambaşka olabilir. Benimkisi bir anlam arayışı, “İnsanın varoluş amacı nedir?” sorusunun yönlendirdiği alanlarda gezinmek belki…


Vasat Adamın Maceraları’ndaki “vasat” adamı bugün yeniden yazsanız, ona daha mı şefkatli davranırdınız, yoksa hâlâ onunla dalga geçer miydiniz?

Şefkatli davranır mıydım bilmiyorum, ama daha acımasız olamazdım sanırım. “Vasat adam” başına gelenlere çoğu zaman tepki göstermeyerek aynı zamanda benliğini yitirmeye başlayan ortalama bir karakteri temsil ediyor. Bunu çok fazla tekrarlamış olabilirim, ama birçoğumuz ortalama insanlarız yani vasatız ve bu gayet normal. Bize dayatılan ve bizden beklenen bir başarılı olma, kazanma hikâyesi var. “Vasat Adamın Maceraları” umursanmayanın birinin içinde bulunduğu duruma gösterdiği tepkileri veya tepkisizliği izleyen bir öykü. 


Mırıldanmalar ismi bana yüksek sesle söylenemeyen şeyleri düşündürüyor. Sizin edebiyatınızda “mırıldanılan” ama hiçbir zaman açıkça söylenmeyen bir şey var mı?

Kitaba ismini veren öykülerden biri “Mırıldanmalar.” Aslında orada yalnız yaşayan evhamlı bir adamın gevezeliklerini, safsatalarını okuyoruz, ancak sizin de bahsettiğiniz gibi bazı şeyler yüksek sesle söylenemiyor, genelleme yapamam ama kurmacada bile birçok yazarın mevcut konjonktür gereği maalesef kendine otosansür uygulamak zorunda kaldığını söyleyebiliriz.  


Son kitabınızın adı Her Şeyi Bırakıp Gitmeyi Düşünüyorum. Açık konuşalım: Sizce insan gerçekten gitmek istediği için mi “gitmek istiyorum” der, yoksa kaldığı yerde değişecek gücü bulamadığında mı? Bu kitap biraz da sizin gitme ihtimalinizle hesaplaşmanız mı?

Bence insan çoğu zaman gerçekten gitmek istediği için değil, bulunduğu yerdeki mutsuzluğunu gidermek için ve bulunduğu yerde başka türlü yaşamanın yolunu bulamadığı için gitmek istiyor. “Her şeyi bırakıp gideceğim,” cümlesi zaten çoğumuzun hayatında en az birkaç kez kurduğu bir cümle. Çünkü gitmek romantik bir fikir ama kalıp bir şeyleri değiştirmek yorucu. Kitabın benim gitme ihtimalimle hiç ilgisi yok dersem de yalan söylemiş olurum. Elbette kendimden parçalar var. Ben de hayatımın bazı dönemlerinde her şeyi bırakıp başka bir yerde, başka bir hayat kurmayı düşündüm. Ama düşünmekle yapmak arasında çok fark var. Romandaki gitme meselesi zaten spontane gelişen bir mesele ve romantik bir gitme arzusu çerçevesinde şekillenmiyor. Romandaki bu gidiş de fiziksel bir gidiş değil esasında. Bana gelecek olursak, ben gittim mi? Evet. Birkaç kez. Ama her seferinde döndüm.


Kitaplarınızda insanın kendi hayatına dışarıdan bakması hissi güçlü. Peki siz kendi hayatınıza baktığınızda kendinizi daha çok “kahraman” mı, “gözlemci” mi, yoksa biraz da “başına gelenleri anlamaya çalışan biri” olarak mı görüyorsunuz? 

Başına gelenleri anlamaya çalışan biri diyebilirim. Toplum içerisindeki konumum nedir? Birey olmaya çalışırken kendime ve topluma yabancılaştığım noktalar neler? Bunların sebebi ne? Ben her zaman umursanmayan insanın iç dünyasını merak etmişimdir. Kimsenin umursamadığı biri, nasıl hayatta kalır? Motivasyonu nedir, kendine ne söyler? Bunu anlamaya çalışıyorum. Yazdıklarımda da anlama arayışının izleri görülebilir.     


Öğretmenlik yapan bir yazar olarak her gün insanlarla, özellikle gençlerle temas ediyorsunuz. Yazar Onur’un, öğretmen Onur’dan öğrendiği en sert gerçek ne oldu? Öğretmen Onur’un yazardan öğrendiği bir şey var mı?

Öğretmenliğin hayatımın yazma kısmına en büyük katkısı, “Lojman” öyküsüdür. Birçok öğretmen arkadaşımdan, “Anadolu’da ne yaşadıysak yazmışsın, o günlere döndük,” tepkisini aldım. Bu bana şunu düşündürdü. Hepimiz benzer hayatları yaşayan bir topluluktan ibaretiz. Onun dışında öğretmenliğin son dönemlerde yapılması zor bir meslek haline geldiğini düşünüyorum. Yazarlığın öğretmenliğime katkısı ise insanları biraz daha dikkatli dinlemek oldu sanırım. İnsanların söylediklerinden çok, söyleyemediklerine bakmayı öğrendim.


Edebiyat biraz da insanın kendisini olduğundan daha derin, daha anlamlı gösterme tehlikesi taşımıyor mu? Hiç yazdığınız bir metne sonradan bakıp “Ben burada kendimi fazla ciddiye almışım” dediğiniz oldu mu?

Taşıyor diyebilirim. İnsan iki cümleyi yan yana getirip biraz da varoluş, yalnızlık, ölüm serpiştirince kendisini olduğundan daha derin biri sanmaya başlayabiliyor. Oysa gündelik hayatta hepimiz aşağı yukarı aynı saçmalıklarla boğuşuyoruz. Kendini ciddiye almaktan ziyade şu anda olsa teknik anlamda bu tercihleri yapmazdım dediğim yerler oluyor. Eski metinlerime baktığımda özellikle ilk yazdığım metinlerde, bazı cümleleri gereğinden fazla süslediğimi bugün daha rahat görebiliyorum. Şimdi böyle bir şey sezdiğim anda mümkün olduğunca budamaya çalışıyorum. Günlük hayattan, olağan şeyleri yakalamaya çalışıyorum. Bazen bir adamın bütün gün kafasına taktığı son derece önemsiz bir mesele, onun hayatındaki en büyük mesele olabiliyor. Ben o tarafı yansıtmayı daha sahici buluyorum.


Şimdi en zor soruya geleyim: Her Şeyi Bırakıp Gitmeyi Düşünüyorum romanını bugün yeniden yazsaydınız, aynı romanı mı yazardınız? Yoksa kitabın içindeki Onur’a artık başka bir cevap mı verirdiniz?

Bu soruya şöyle bir cevap verebiliriz. Bir yazar yazdığı roman taslağını kaybetse ve metni baştan yazmaya kalksa aynısını yazabilir mi? Kurmaca aynı olsa da kurduğu cümlelerde farklılıklar olacaktır elbette. Ben de şimdi yazsam değiştireceğim yerler mutlaka olacaktır, ancak kurmaca yine benzer olurdu muhtemelen. Kitaptaki Onur’a yani ana karakter Macit’e her şeyi çok fazla kafasına takmamasını ve bu sebeple “Her Şeyi Bırakıp Gitmeyi” düşünmemesini söylerdim. Bu güzel söyleşi için çok teşekkür ederim Yasemin.


Teşekkürler.

Yorumlar


bottom of page