top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Öykü: Babamın Dev Aynası

"Onları her gördüğümde hayatımda hiçbir önemli olayın hiçbir önemli şeyin olmadığını ve önemsiz hayatımla onlardan hiç bir farkımın olmadığını hisseder, garipserdim kendimi. Onlarınsa, çocuksu dünyalarında, hiçbir şeyi umursamadan yaşadıklarını düşünürdüm."


Fazlı Can


Üniversiteye yeni başlamıştım. Devam edip etmeme konusunda kararsızdım. Yalnızlığımı besleyen bir kararsızlıktı bu. Derslerin çoğuna gitmiyordum. Tek sevdiğim hoca, yaşamış olduğu heyecanlı bir serüveni naklediyormuşçasına ders anlatan ve durmadan sigara içen, içmiyorsa gömlek cebindeki Bafra paketini sol eliyle okşayan, genç matematik doçentiydi. Kumkapı’daki yurttan Laleli’deki fakülteye küçük bir caminin yanındaki merdivenlerin peşi sıra kısa bir yokuşu çıkarak gidiyordum. Camiyi çevreleyen parmaklıkların, mezarların üstünde her türlü edepsizliği yapan kedilerin eğlencesinin bozulmasını önlemek için yapıldığını düşünürdüm.


Yurtta yerleştiğim odanın penceresi, etrafı kirli gri apartmanlarla çevrelenmiş, içerisine ancak bu apartmanlardan girilebilen üzerinde birkaç ağaç olan ortak bahçe niteliğindeki bir açıklığa bakıyordu. Yurdun da oraya açılan bir kapısı olmalıydı ama merak edip aramamıştım. Bahçedeki çocuklarıysa izleyen günlerde görecektim. Bol şamata yapan top veya askercilik oynayan, benden altı yedi yaş küçük ergen olmamış veya öyle gözüken, çok sıkıştıkları zaman kimseye görünmemeye çalışarak bir köşede işeyen erkek çocuklardı bunlar. Kıyafetlerinden tavırlarından orta hâlli ailelerin çocukları olduğu anlaşılıyor, muhtemelen hepsi de o bahçeyi çevreleyen evlerde yaşıyordu. Onları her gördüğümde hayatımda hiçbir önemli olayın hiçbir önemli şeyin olmadığını ve önemsiz hayatımla onlardan hiç bir farkımın olmadığını hisseder, garipserdim kendimi. Onlarınsa, çocuksu dünyalarında, hiçbir şeyi umursamadan yaşadıklarını düşünürdüm.


Benim dışarıdan parladığını bildiğim bir camın arkasında kalarak onlara hiç görünmemem ve onların benim hiç farkında olmamaları kendimi garipseme duygumu daha da yoğunlaştırır, sonunda her şeyin yerini alarak bütün benliğimi kaplayan yalnızlığımdan kaçmak için yurttan çıkar birincisi yakın ikincisi uzak iki caddeyi ve aralarındaki tren yolunu geçer deniz kıyısına ulaşır, hep mavi görmek istediğim denizi her hâlini ama en çok büyük bulutlu ve sadece haziran akşamlarındaki o kopkoyu laciverdini sevdiğim gökyüzünü geçen gemileri seyreder, denizin sesini gemilerin ıslıklarını hangi önemsiz şey için kavga ettiklerini merak ettiğim arsız martıları dinler, bu manzarayı ve sesleri sağıma alarak tuzlu deniz zerreciklerinin serinliğini henüz gözlüksüz genç yüzümde kirpiklerimde hissederek beni güneşin ışıklarından koruyacak sadece benim için yaratılmış bir bulut parçasını gökyüzünde arayarak hızlı adımlarla Sarayburnu’na ulaşır, Gülhane Parkı’ndan sonra Sultanahmet’e vararak ana caddelere çıkmadan hiç bilmediğim her seferinde farklı ara sokaklardan yürüyerek kaybolmuşluk hissi hiç yaşamadan yurda geri döner, en üst kattaki kimsenin olmadığı karanlık çalışma odasına çıkar sağ uç köşedeki âdeta artık benim olmuş masada hep aynı sandalyeye oturur, orada beni bekleyen ders kitaplarımı hiç açmadan pencereden giren kırık ışıkta yarım bıraktığım romanı okumaya devam ederdim. Bazen de yurda dönmez köprüyü geçer, Tünel’in davetkâr serin girişinin sevecen davetini onu kırmadan reddederek devam eder, pencerelerin önüne yığılmış yorgun yüzlü kösnük erkeklerin olduğu yolumun üstündeki sokağı görmemeye çalışarak yürür, aralarında yabancı dil konuşan kendilerini iyi bir hayatın beklediğinden emin olduklarını düşündüğüm için bana şımarık gelen elleri mektep kitaplı aydınlık yüzlü saçları limonlu suyla taralı bana inat hepsi mutlu gürültücü erkek çocuklarına bakar, varla yok arası ama daha çok yok gibi olan bir kiliseye veya bir sinagoğa kendimi başka bir ülkede hissedercesine girer, artık beni tanıyan yokuşu tırmanarak bu her şeyi ile yeni hayret ederek baktığım dünyaya hayret ederek baktığım anlaşılır diye hayret ediyor gibi bakmamaya gayret ederek Beyoğlu’na ulaşır orada günün her saatinde bulacağımı bildiğim beni bekleyen kalabalığın içine karışır, sonunda bir sinemanın kuytu karanlığına sığınarak yalnızlığımdan kurtulmaya çalışırdım.


Yürüyüşlerim sırasında bu çocukların bana hatırlattığı bana çok uzak gelen çocukluğumu düşünürdüm. Benim varlığımın farkında olmayan bu çocukların, zihnimde bana yaşattıkları geçmişe yaptığım seyahatlerde karşılaştığım şeylerden biri de babamın ölümüne kadar kullandığı fermuarlı turuncu tıraş çantasıydı. Babam kendisininki gibi turuncu bir çantayı sonunda bana da almış, verirken de “Aklında olsun, sık tıraş olursan yüzün tahriş olur,” demişti. İstanbul’a geldiğimde tıraş çantam yoktu, o sıralarda tıraş olup olmadığım belli olmuyordu, yeni yeni tıraş olmaya başlamıştım. 


Babamın tıraş çantasının içinde yuvarlak, çapı çocuk elimin karışı büyüklüğünde, çerçevesi gümüşî metal, bir yüzü dev aynası portatif ayaklı önlü-arkalı bir tıraş aynası vardı. Babam sâir zamanlarda onun odası hâline gelen misafir odasında tıraş aynasını, babamın sehpası dediğimiz, büyük sehpanın üstüne koyar koyu kahverengi çubuklu pijamasıyla bağdaş kurarak yere oturur öyle tıraş olurdu: Oturarak tıraş olması, muhtemelen subayken katıldığı haftalar süren tatbikatlardan kalma bir alışkanlıktı. Tıraş olurken, önceleri ispirtolu pamuk sonraları havagazı bağlantılı evimize taşınınca havagazı ocağının üzerinde, annemin yaptığı kahvesini yudumlar ağızlığına yerleştirdiği Yenice sigarasını içerdi. Babamın kahvesi köşe başındaki güler yüzlü pos bıyıklı bol kirpikli bağa gözlüklü kahveciden yeşil çekirdek olarak hep taze olsun diye her seferinde sadece yüz gram alınır; evde annem tarafından kavrulur ve kahve değirmeniyle elde çekilirdi. Kahveyi bu el değirmeninde çekmek sadece bana verilmiş bir ayrıcalıktı, öyle hissederdim. Babam kahve yudumlamalı birkaç sigara içmeli tıraşı sırasında, küçükken içinde minnacık insanların olduğunu düşündüğüm ve ısındığı zamanki “radyo kokusu” dediğim kokusunu çok sevdiğim, lambalı Philips radyomuzdan saat yedide Muzaffer Sarısözen’in hazırlayıp sunduğu Yurttan Sesler programını, saat yedi buçukta da sabah haberlerini dinlerdi. 


Babamın kahvesine ben de ortaktım: Her gün bir çay kaşığını toz şekerle karıştırarak okula götürür, süt saatinde verilen Amerikan yardımı süt tozundan yapılan kokusunu da tadını da hiç sevmediğim süte karıştırarak onu içilebileceğim bir tada getirmeye çalışırdım; toz şekere annem bazen kakao karıştırırdı ama ben kahveyi bana evdeymişim hissi verdiği için daha çok severdim. Sütle birlikte yine Amerikan yardımı olan, peynirden çok turuncu bir yağa benzeyen, büyük parlak yeşilimsi konserve tenekelerin içinden bize yemek kaşığıyla dağıtılan ve yine hiç sevmediğim, peynir de verilirdi. Evden getirdiğim, francalanın uç tarafı kendi uydurduğum kelimeyle kudik dediğim, çok sevdiğim gevrek ekmekle hiç sevmediğim bu peyniri yer, kahveli şekerle tatlandırmaya çalıştığım sütü mecburen içerdim. Süt saatinin sonunda, daha da akıllı olmamızı sağlayacağı söylenen, balıkyağı hapına sıra gelmiş olurdu. Bu hap kırmızı mor iki renkliydi. Kaygan ve çok da kokulu olmadığı için, üzerine yapıştırdığım çıkartmadan ötürü çok sevdiğim, süt bardağımın dibinde bıraktığım sütle onu yutmak çok zoruma gitmezdi. 


Süt, mavi önlüklü, mavi gözlü, kısa boylu, bıyıklı, orta yaşlı, öfkeli bakışlı ve teknisyen görünüşlü bir hademe tarafından hazırlanırdı. Okulun bodrum katında, bana hep esrarengiz gelen ve hep karanlık olan bir merdivenle inilen bizim daha sonra ortaokuldayken El İşi dersi yapacağımız çalışma atölyesinin yanındaki o karanlık odada, musluk suyuyla kalaylı bakır güğümlerde havagazı ocaklarının üstünde kaynatılarak yapılan süt, aynı hademe tarafından yine her biri hâlâ ateş gibi sıcak güğümlerde sınıflara getirilirdi.


Sınıfta kahve kokulu sütü içerken evde olduğumu düşünür, kahve içerek tıraş olan babamın yanında olduğumu hayal ederdim. Evdeyse; babam tıraş olurken onun yanına açık mavi çubuklu pijamalarımla bağdaş kurarak oturur, heyecanla o günün gazetesinin gelmesini beklerdim. 27 Mayıs sonrasında babam gibi erken emekli edilen subaylar için yapılan yetmiş beş bloktaki altı yüz daireden biri olan evimize ve her birine hangi gazetenin girdiğini ve bizim Milliyet aldığımızı hiç karıştırmadan hatırlayan daha askere gitmeden saçları tamamen dökülecek olan gazeteci çocuk Hasan gelmişse, gazete mutlaka babamın sehpasının üzerinde, evin borcunu nasıl ödeyeceğini her gün yeniden hesapladığı kağıtların yanında olurdu. Babam Milliyet’i okuduğu bir yeri işaretliyor gibi katlamadıysa, gazeteyi kucağıma alır ve orta sayfasında Boncuk, Allahlık Ali Bey, Maruf Bey ve Hoş Memo’nun yanındaki, birkaç kalem dokunuşuyla çizilmiş çıplak kadın resimleriyle bana anlayamadığım tarif edemediğim heyecanları yaşatan, babamın varlığından bile haberi olduğunu sanmadığım, en çok Gözlüklü Sami ve uzay yolculuğu maceralarını sevdiğim Abdülcanbaz’a öyle bir resmi o gün de göreceğim ümidiyle heyecanla bakar, babamın “kırt kırt” sesli tıraşını dinlerdim. 

Babamın bir de arkası renkli horoz resimli, yuvarlak küçük bir aynası vardı: Bu aynayı kullanırken hiç görmemiştim ama onu günlük hayatında kendisine çekidüzen vermek için kullandığını anlardım. Babamın horozlu aynası üniformasının hep sağ ceket cebinde olurdu; belki de bu ayna bütün subaylar için zorunlu bir şeydi. Babam emekli olup da sivil hayata geçtikten sonra, her gün mutlaka takım elbise giyer kravat takar ve dışarıya mutlaka fötr şapkayla çıkar, horozlu aynası da üniformasında olduğu gibi yine hep sağ ceket cebinde olurdu. Bir gün bana aynasını vererek, “Şunu yerine koyar mısın?” demişti: O aynanın nasıl olup da sehpasının üstünde, okuduğu kitapların yanında olduğuna şaşırmıştım. Ben horozlu aynasını yanlışlıkla sol ceket cebine koymak üzereyken; “Yok...” demişti, “Onun yeri ceketimin sağ cebi.” 


Babam için sadece horozlu aynasının değil her şeyin bir yeri nizamı intizamı vardı. Aylık elektrik, su, havagazı ve yıllık radyo ruhsat faturaları ve her şey intizamlı olmalıydı: Bir dosya kâğıdının ortasından bükülüp kenarına işaret konularak iki delik açan zımbayla nasıl muntazam delineceğini bir Hayat Bilgisi ev ödevini yaparken, ilkokul ikinci sınıfta bir kış günü kok kömürü yaktığımız sobamızın yanında babamdan öğrenmiş ve ona hayran olmuştum. 


Her şeyi gibi babamın tıraş çantası da çok intizamlıydı; içindekiler fırçasıyla sabunuyla kolonyasıyla havlusuyla her şeyiyle hep yerli yerindeydi. Evde hiç kimse olmadığı zamanlarda babamın tıraş aynasını çantasının içinden hiçbir şeyi oynatmamaya dikkat ederek alır, dev aynası tarafıyla kimsenin bilmediği yeni keşfime bakar, onu aynada daha büyük görünce anlamadığım bir nedenle daha da büyüdüğünü görür, açıklayamadığım bir büyünün gerçekleştiğini düşünür ve sonunda her seferinde yaptığımdan ötürü yaşayacağım suçluluk duygusuyla birlikte babamın tıraş aynasını eski yerine tam onun koyduğu şekilde bırakır, hiç yerinden alınmamış gibi gözükmesine dikkat eder, bu oyunumun ve sırrımın anlaşılacağı korkusunu yaşardım. Ertesi gün ne yaptığımı anladığını düşünerek babamın yanına gidemezdim. Bu sırrımdan arkadaşlarıma hiç bahsetmemiştim. Sonraları her birimizin bu sırrı farklı ama yine de benzer şekillerde keşfettiğini anlayacaktım. 

Yurdun penceresinden gördüğüm bahçedeki çocuklar da o sırrı keşfettiğim yaştaydılar. Ve onlar, kendi gizemli dünyalarında, kimsenin bilmediği kendilerine ait sırlarıyla yaşıyorlardı. Öyle olduklarını biliyordum. Zaman içinde bunlardan birisine gözüm takılmıştı. Bu on bir on iki yaşlarında güzel bir çocuktu. Çocukların en güzeliydi. En sessiziydi. Ve bana sessiz insanlar daha sesli geliyor daha çok dikkatimi çekiyordu nedense hep. Bazı akşamlar bahçeye bakan bir evden bir kadınla erkeğin, bir çocuğun yatıştırmaya çalıştığı, kavga sesleri yurda kadar gelirdi. Bana mutsuzluk veren bu sesleri duyduğumda zihnimde hep o çocuk belirirdi: Annesiyle babasının kavga ettiğini ve kavgayı yatıştırmaya çalışan kalınlaşmamış aydınlık erkek çocuk sesinin ona ait olduğunu düşünürdüm. Ertesi gün bu çocuğu arkadaşlarının arasında gördüğümde daha da sessizleşmiş olurdu. 

Geçmişi düşündüğümde, hayret ederek baktığımı gizlemeye çalışarak baktığım o dünyayı, benim için yepyeni olan o dünyayı dolaşıp geri geldiğim o yurdu, o bahçedeki isimsiz çocukları özlediğimi hatırlıyorum. Yurttaki huzursuz yalnızlığımda, hatta belki yalnızlığıma rağmen az da olsa arada bir hissettiğim huzurlu anlarımda da; o çocuğa, o çocuğun çocukluğuna, o çocukların çocuksu önemsizliğe önem vermeyen hâllerine özendiğimi de anımsıyorum.

Comments


bottom of page