Öykü: Yeniden Karşılaşırsak
"Babam lokmasını yutup suyunu içerken dinler. Sonra kaçar! Kırılmış annemin duygularını onarmak bana düşer."
Sinem Beyaztaş
Bizim evde hava çoğunlukla gergindir, anında sesler yükseliverir, bu havadan bıktım. Sevimsiz ve uzun bir gün daha, hatta bir dakikacık bile geçirmek istemedim. İçimden estim, gürledim. Sessizce kapıyı açıp dışarı çıktım.
Dolandım biraz. Biraz daha. Yaz tatilinin ortalarındayız, bugün pazar. Koca şehir seyrelmiş. Tek tük insan var sokaklarda. Öğle sıcağı fena kavurmuş ortalığı. Asfaltlar erimek üzere. Kediler buldukları yere serilmiş yatmış.
Bir cafeye girdim. İçerisi aydınlık, duvarların çoğu geniş pencerelerle kaplı. İki üç masanın etrafı dolu, insanlar oturuyor. Seçenekler çok olunca ayakta kararsız kaldım bir süre. Sonunda, pencere kenarlarındaki masalardan birine gittim. Pencere; dalları birbirine karışmış dört ağaca bakıyordu.
Ağaçların etrafına serinlik ve nefes vererek sakin duruşlarına imrenerek baktım. Bu dört ağacın bir aile olduğunu varsaydım. Aralarında dayanışma ve sevgi var. Huzurlular. Bir aradalar ama gerçekten! Benim hayal ettiğim aile işte onlar.
Ağaçlara bakarken dalmışım. Gözlerimi çakılı kaldığı ağacın dalları arasından alıp etrafa bakınıyorum. Ağaçların gölgesinde samimi görünen genç kadın ve genç erkek etraflarına bakınarak konuşuyor. İkisinde de sevimli bir şeyler var. Birini bekliyor gibiler. Erkek sık sık telefonunu kulağına götürüp birini arıyor. Kadın biraz gerildi ve uzaklaştı. Kapris yapıyor sanki. Sevgililer mi acaba?
İnsanlara fazla dikkat ettiğim söylenemez. Ama çiftler başka! Tanınmış, benim tanıdığım, tanımadığım hiç fark etmez ilgilenirim.
Erkek tekrar telefona bakıyor. Kulağına götürüp konuşuyorken, kafasını kaldırıp cafenin pencerelerine göz gezdiriyor. Geri dönüp bana bakıyor. Bende duruyor. Kalbim sıkıştı! Gözlerimi kaçırdım.
Bir cesaret tekrar başımı çevirip kaçırdığım tüm ayrıntıları yakalamak için bakıyorum. Tüm cafe beni izliyor ve kınıyormuş gibi korku içindeyim ama bakmadan da duramıyorum. Hala telefonda konuşuyor. Eski filmlerde iyiler için koşup savaşan jönler gibi bıyık ve favorileri var. Kuzguni siyah saçları bazen ağaç dalları arasından çarpan güneş ile parıldıyor. Boyu uzun, zayıf, filinta tabiri onun için bulunmuş gibi; hem geçmiş hem şimdi.
Karşımdaki üst geçide attım gözlerimi. Sanki yüzüm bir ateş parçası.
Gelen çayımdan sakinleştirici bir yudum alıp dalgın halime devam ediyorum. Nasıl oluyor bilmiyorum, erkeklerle arkadaş veya kardeş oluyorum. Lisedeyken bana arkadaşlarıma yazıldığı gibi aşk mektupları yazılmadı. Sıralara çizilen kalplerde adım yoktu. Çocukken evcilik oyunlarında ben hep evin çocuğu oldum. Evin erkeğini oynayan oğlanlar beni öpmedi.
Ergenliğimde her gün yüzümde yeni kusurlar bulup saklanmak için kara gür saçlarıma sığındım. Yayvan kalçalarım için hep bol ve uzun giyerim. Omuzlarım dar göğüslerim minik olduğu için hiç askılı giyinmem. Taraklı ayaklarım Ege Kıyıları gibi girintili çıkıntılıdır. Hiç topuklu veya açık ayakkabı giyinmem.
On sekizinci yaş günümde çok heyecanlanmıştım. Bu yıl otuz yaşıma girmenin hüznü vardı! Hayatım on sekizinde nasılsa şimdide aynı olmasının hüznü!
“Başka isteğiniz var mı?” diye soran çalışana; filintayı tekrar görmek, demedim tabi ki, su ve çay istedim.
İnanılmaz, buraya geldi! Yanında başka iki arkadaşı ile beraber, benden iki masa öteye geçtiler. Bir tanesi oldukça yüksek sesle konuşuyor. Neşeliler. Hep birden gülüyorlar. Kafamı kaldırıp tekrar bakmaya korktum. Gözlerimi masada duran ellerime diktim. Kulaklarımı açtım. Dikkat kesildim. Bir seyahatten söz ediyorlar. Birçok isim geçiyor. Sonra bazı terimler, onu bu getirir, diğerini şu tedarik eder. Uzun uzun konuştular. Arada bir iki espri patladı, filinta konuşunca genelde gülünüyor, zaten bir sevimli görünmüştü bana. Gülmemek için kendimi zorlasam da ara ara gülümsedim sanki!
“İyi o zaman hallettik,” diyorlar.
İçim boşaldı, gidecekler mi? Ve gidiyorlar…
Gitmelerine üzüldüm, öyle üzüldüm ki sanki bir yakınımı kaybettim. Kafamı kaldırıp arkasından baktım uzun uzun. Yavaşça ayağa kalkarken belki yine karşılaşırız diye umut ettim.
2.
Binamızdaki asansörde aynaya bakınca yeni halime bakakaldım. Meğer güzelmişim! Saçlarım parlak, gözlerim canlıymış. Bizim eve gitmeden. Üst kattaki komşumuza çıktım.
“Uzun zamandır yoktun,” diye, sitem etti.
İçeri girer girmez kahve istedim. Güzel kahve yapar ve fal bakar komşumuz. Falımı merak ediyordum, ne söyleyecek acaba?
Komşumuz tatlı kadındır. Ama kızı, işte ona dayanamıyorum. Kız; cahil bir şey, iş, uğraş yok, tek gündem erkekler. Gerçi neşelidir, cana yakın ve komiktir. Artık bana anlattığı şıpsevdi masallarını dinlemekten yoruldum. Aslında; “Ee sende yok mu bir şey?” sorusunu “yok,” diye cevaplamaktan yoruldum da diyebiliriz!
Çok şükür kızı evde yoktu.
Kahvelerle döndüğünde komşumuzdan saçlarımı kısacık kesmesini rica ettim. Harika saç keser. Eskiden üst sokakta kuaför salonu işletiyordu, kapattı.
Kızım, annenle aramız bozulmasın gibisinden bir şeyler söyledi.
“Bir şey olmaz,” dedim.
Kararsız kalsa da gitti içeri makas ve örtü getirdi. Yere serdiği örtünün ortasına oturdum. Başımı öne doğru eğdim. Kafamın etrafında yıllardır rengi, duruşu değişmeyen, uzun saçlarımdan oluşan bir çadır vardı.
Birkaç saat öncesini düşünüyordum. Cafeden çıktığımda ağaçların altında onu görünce… Daha ne kadar saçmalayabilirdim? Beni beklemiş olamazdı. Ne kadar rahat ve tatlıydı. Ben tutuktum. O konuşkandı. Ya konuşması, o sevimli küçük cümleler. Aynı üniversite, hatta aynı yerleşkede okumuşuz. Alışveriş yaptığımız kantin ortakmış. Dağcılıkla uğraşmış. Hala tırmanıyormuş (bugün konuştukları şimdi daha iyi anlaşıldı.) Lisede futbol oynamış. Hiçbir sosyal kulüpte yer almadığımı tabi ki söyleyemedim!
Nasılsa beni hiç görmemiş. Oysa büyük ve güzel gözlerim fark ediliyormuş! Otobüs duraklarına kadar eşlik etti. Kibardı doğrusu. Heyecanımı saklayabildim mi bilmem. Ah! Ya durakta babamın arkadaşlarından birini görünce paniklemem. Apar topar kaçışım. Şans işte.
O sevdiği işi yapacakmış, henüz ne yapacağına karar vermemiş. Bense ne istediğimi bilmiyorum, babamla çalışıyoruz. İş yeri sahibi ve küçük diktatörü; kar onun aklı ve çabası zarar ise bizim büyük basiretsizliğimiz!
Makas sesleri arasında annemden bahsediyordu komşumuz.
Annem, kısık sesle, aynı tonlamada, görünürde az konuşan bir kadındır. Uzun noktası eksik cümleler kurar ve bu cümleleri bin defa söyler. Her daim bileklerine yaklaşan etekler giyer. Bacaklarını birleştirip ayaklarını geriye doğru götürerek oturur.
Babam, annemle konuşurken yüzüne bakmaz. İsmi ile hitap etmez. Belki de adını unutmuştur! Bazen annem, babamı mutfak masasında yemek yerken yakalar. Lafa çekinerek girer, konuşmaya başlar. Babam lokmasını yutup suyunu içerken dinler. Sonra kaçar! Kırılmış annemin duygularını onarmak bana düşer. Şanssızdır benim gibi! Kız nasibini anasından alır derler, doğru mudur?
Falım için, aldı komşumuz fincanı eline iyice bir baktı.
Anlatmaya başladı; babamın işleri, yanında çalıştığım için benim de işlerim, mallarımız, ağabeyim, onun nişanlısı, ablam.
“Ee bana ne bunlardan. Başka bir şey yok mu?” dedim.
Gözleri parladı komşumuzun. Artık bendeki halin sebebini sordu. Anlatmaya başladığım an içimi bir sıkıntı kapladı. Ne vardı ki anlatacak! Şu yaşıma geldim yaşadığım tek heyecana bak! Düğümlendi boğazım. Konuşmak yerine ağlamaya başladım. Ama nasıl ağlama. Gözyaşlarım sel oldu boynumdan aktı. Komşumuz ne yapacağını bilemedi; su içirebildi, mendil verebildi.
İçimde ne varsa, sanki iç organlarım bile dışarı çıkmıştı. Bir tuhaf boşluk hissettim.
Merdivenlerden sarsak inerek bizim kata geldim. Otomatik ışık söndü. Durdum bir süre. Eve girmedim. En alt kattaki deponun merdivenlerine kadar indim. Bir merdivene oturdum. Kalçam soğuktan uyuşana kadar kaldım orada. Düşündüm.
Eve girip kapıyı çarptım. Gürültüye geldi annem. Geciktiğim için meraktan ölmüştü. Kolundan hafifçe itip içeri geçtim.
Bizim evde anlık sinir patlamaları, yazın kurumuş ot yığınlarına kibrit atmak gibidir. Ortalık anında tutuşur. Yangın başlar. Kararlıydım. Bu defa kibriti atan ben olacaktım.




































Yorumlar