top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook

Edebiyatın, dilin, beşerin ötesi: Saf Canavar

5 dakika önce
4 dakikada okunur

Şule Tüzül, Sema Kaygusuz'un son romanı Saf Canavar üzerine yazdı: "Roman, doğayı yüceltmeden, olduğu gibiliğiyle tanımlayarak, insanın doğaya yeniden yakınlık kurabilme ihtimallerini sorguluyor."



Sema Kaygusuz, edebiyatımızın en özel yazarlarından biri. Onun kitaplarından birini okumak, uzun süre etkisinde kalacağım bir dünyaya girdiğimi bilmek demek. Muazzam bir dil lezzeti demek. Aydınlanmak demek. Bir şeylerin ötesine geçmek demek. Aklımdan çıkmayacak sorular dizisiyle baş başa kalmak demek. 


Nisan ayında Metis Yayınları’ndan çıkan son romanı Saf Canavar -çok iyi bir kitap geleceğini bekliyordum- beklediğimin çok ötesinde bir kitap oldu. Kısacık bir roman ama üzerinde -her cümlesi üzerine- günlerce konuşabiliriz. 


Saf Canavar ne anlatıyor?

Temelde, teknoloji ve bilimde hızla gelişen ancak doğadan ve kendi doğasından hızla uzaklaşan insanın varacağı olası distopik dünyayı anlatan bir roman. Ustaca kurgulanmış olay örgüsü içerisinde hem doğayı hem de kendi doğasını yok eden insanın yüz yüze kalacağı onlarca sorun romanın onlarca cümlesinde karşılığını buluyor. Çok yoğun bir anlatım. Doğayı yüceltmeden, olduğu gibiliğiyle tanımlayarak, insanın doğaya yeniden yakınlık kurabilme ihtimallerini sorguluyor. 


“Dünyasını yitirenler, ancak o zaman evreni keşfeder.”

Roman bu cümle ile başlıyor, sayfada tek başına duran bu cümle ile. Bugünden oldukça uzak bir gelecekte, yitirilmiş bir dünyada yaşam savaşı verenlerin evreni keşfinin hikâyesi.  


Büyük bölümü çöle dönmüş bu distopik dünyada hayvan ve bitki türlerinin çoğu yok olmuş. İnsanlar bireyler halinde yaşıyor. Aile ya da insanların oluşturduğu herhangi bir grup yok. Birliktelikler yok. Yine bir iktidar tarafından yönetiliyor tüm insanlar. Her şey mekanik. Duygulara yer yok. Bilim o kadar gelişmiş ki, yok olan türlerden kalan ufacık bir iz, fosil, kemik, diş, tırnak üzerinden o canlı yeniden yaratılabiliyor. Hatta bu parçalardan insan yaratılıyor. Roman, duygulara, sezgiye, doğaya yer vermeyen, insan merkezli bugünün bilim dünyasına eleştiri getiriyor.


Bu distopik dünyadaki bazı insanlar, yok olan türlerden kalan izleri bulmakla görevli. İnsanlar o kadar nesneleşmiş ki bir adları bile yok. Görevleri neyse onunla anılıyorlar; karabalığa dair bir iz, fosil arayana Karabalık Bekçisi, leopar izi arayana Leopar Bekçisi, semender izi arayana Semender Bekçisi deniyor. Romanın anlatıcısı Karabalık Bekçisi. Onun anlatımıyla içine daldığımız distopik dünyanın nasıl bir yer olduğunu roman ilerledikçe görüyoruz. Hikâye anlatmanın, isimlendirmenin, iktidarın istekleri dışında yaşamanın yasak olduğu bir dünya. Ama anlatıcımız Karabalık Bekçisi, birkaç kere cezalandırılmasına, sonunun ölüm olduğunu bilmesine rağmen hikâyeler anlatıyor. Bilimle de uğraşıyor ancak hikâyeleri, şiiri, duyguları, insanı yok saymadan. Bu distopik dünyanın anarşistlerinden biri o. Tüm dünyanın birbirine bağlandığı yeraltındaki maden ocakları ağının yöneticilerinden biri. Bu madende hikâyeler anlatılıyor, kitaplar okunuyor, bitkiler yetiştiriliyor. Madende duygulara yer var.  


Bu tek cümlelik sayfadan sonraki sayfada ise yine kısa bir metin var. Dil açısında çok etkileyici bir metin, okuru romana çekiyor. Anlatıcı bir leoparla karşılaşmasını anlatıyor. O karşılaşma anında leopara karşı hissettiği hayranlık ve saygının dile gelişi “İstesem de leoparın evreninde yoktum. Ondan çıkan bütün imgeler tekrar ona dönüyordu,” cümlesiyle ifade ediliyor. Bence doğaya dair en güzel ifadelerden biri.


Saf Canavar, pek çok meselenin ötesine geçiyor. Bugünün dünyasında, birçok konuda meselelere takılıp kaldığımız için içinden çıkamıyoruz. Çünkü tanımlar da insanı sınırlıyor. Oysa doğada tanımlar yok, sınır da yok, doğa özgür. “Uğradığın her sınır, dışarı çağırır,” diyor anlatıcı. Dil politiktir diyor Saf Canavar. Dili iktidarlar belirliyor, iktidarın dilinin tanımları üzerinden yaşıyoruz bu hayatı. Ama muhalefetin dili de tanımlardan oluşuyor. Her tanım başka biçimde bir iktidara dönüşüyor. Çünkü dil insan merkezli. Tanımların, dolayısıyla dilin ötesine nasıl geçebiliriz, diyen bir metin Saf Canavar. Tanımları aşan, sahip olduğumuz sıfatlardan arınmış bir dünya kurguluyor Sema Kaygusuz. Bu tanımlardan biri cinsiyet örneğin, cinsel rollerimiz. Bu distopik dünyada kadınlık erkeklik rolleri yok, bu roller üzerinden tanımlanmıyor hiçbir şey. 


Dil bazı duyguları anlatmaya da yetmiyor. Sema Kaygusuz romanın başında bu duruma dikkat çekerek anlatılamayan o duygulara roman boyunca isimler yaratıyor. Saf Canavar’a özel bir dil oluşturuyor, dilin ötesine geçmeye çabalayan bir dil. Anlatılamayan o duygulara duygu makamı diyor örneğin. Madende, toprak altında bulunan kitaplardan büyük bir kütüphane var. Bu kütüphanede sözlükler de var. Çok eski dillerin sözlüklerinden bulduğu sözcüklerle isimler veriyor duygu makamlarına. Sema Kaygusuz, Deniz Gündoğan İbrişim ile yaptığı söyleşide şöyle diyor: "Hep söylerim, edebiyat dili şaşırtır diye. Adını bilmediğimiz duyguları müjdeleyebilir de."


Bu distopik dünyada, bulunan kemik ya da diş gibi parçalardan insan yaratılıyor. Bu parçayı bulan kişinin, bekçinin DNA’sı bu parçalarla buluşturularak o kişiye kardeş yaratılıyor. Bu şekilde yaratılan insanlara diriltilmişler deniyor. Anlatıcı Karabalık bekçisi Asmaniler yani gökten gelenler diyor onlara. Romanın ana kahramanlarından biri Mira, diriltilmişlerden. Leopar Bekçisi’nin kardeşi. Romanda seçilen her sözcüğün, her ismin romana kattığı derin bir mana var. Mira “mucizevi”, “hayret uyandıran” anlamına gelen mirabilis’ten türemiş ve gökyüzündeki yıldızlardan birinin adı. Romandaki Mira karakteri ise insanın en saf hali, hiçbir şey bilmeyen bir yetişkin. Geçmişi yok. Görevini doğru yaparsa bir geleceği olabilir. Peki bir diş ya da kemik parçasının hafızası olabilir mi? Nesnelerin hafızası olabilir mi? Geçmiş bu parçalarla geleceğe taşınabilir mi? Mira üzerinden insanın unutulan, yok olan ya da yok edilen doğasını hatırlamaya çalışıyoruz. Mira dilin tuzağına düşmüyor. İyi ve doğru sandıklarımızın iyi ve doğru olmayabileceğini anlatıyor varlığıyla. İktidara karşı olmanın iktidarları yok etmek için yeterli olmayacağını, tanımlar üzerinden yaratılan her şey gibi iktidar karşıtlığının da bir gün başka tür bir iktidara dönüşebileceğini anlatıyor. İktidarın sözcükleri ile iktidara karşı duramayız, kendi dilimizi, kendi sözcüklerimizi yaratmalıyız diyor Saf Canavar.


Sema Kaygusuz, bir söyleşide “bu kitap anlatılamasın, tanımlanamasın, ben okurun bu kitabı içinden geçtiğimiz bir tecrübe olarak okumasını isterim,” diyor ve “tecrübe” sözcüğünün altını çiziyor, deneyim değil tecrübe! Bence iyi kitapların hepsi için geçerli bu durum. İyi kitaplar her okurla o okura özel bir bağ kuruyor, bu bağ tıpkı romanda geçen anlatılamayan, tanımlanamayan duygu makamları gibi. İyi kitapların her biri içinden geçtiğimiz bir tecrübe. Saf Canavar’da da bu tecrübeyi yaşıyoruz. Yazım sürecinin sancıları karakterlere, ütopik dünyaya yansımış, o sancılar özellikle Karabalık Bekçisi ve Semender Bekçisi’nin sorgulamaları üzerinden okunabiliyor, okura ulaşıyor. 


Romanın beni en çok etkileyen özelliklerinden biri de, insanı anlatan bir roman olmasına rağmen aslında yaban hayatın romanı olması. Saf ve canavar sözcüklerinin anlamı üzerine derin bir sorgulama yaparken, öyle usta bir kurgunun içinde yol alıyoruz ki, yaban hayatın ve bir hayvanın hikâyesini okuduğumuzu ancak romanı bitirdiğimizde fark ediyoruz. 


Hiç de uzak olmayan bir gelecekten şöyle sesleniyor bize Saf Canavar: “Bu çölleşmiş, her yüzyılda bir bombalanmış, köyleri boşaltılmış, suyu gaspedilmiş, ormanları yakılmış, mağaraları gazlanmış, toplu kıyımlarda insanları öldürülmüş, canlılığın tümüyle kazındığı toprak parçasında, yaşamın kaynağını tartışıyordu geri zekâlılar.”


Türlerin yok olması demek insanın da yok olması demek. Bugüne kadar yok olan türlerin ah’ı üzerimizde kocaman bir ağırlık. Saf Canavar’ın distopik dünyası hiç de uzak değil…



SAF CANAVAR

Sema Kaygusuz

Metis Yayınları, 2026

Tür: Roman

152 s.


Yorumlar


bottom of page