• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Maskeni tak ne olursa olsun bir kuklasın

Yavuz Arkın, Hakan Günday'ın sekiz yıl aradan sonra çıkan romanı Zamir'i Litera Edebiyat için inceledi. "Hayat gibi savaş da bir süre sonra monotonlaşır, maskeler çıkar ortaya, makyaj yetmemeye başlar. Zamir de aynısını yapar ama onun takacağı maske, hayatında karşısına çıkabilecek en büyük sürprizlerden biridir."


Japon klasik tiyatrosunun üç ana geleneği vardır: ’Kabuki’, ’Noh’, ve ’Bunraku’. Hakan Günay’ın sekiz yıl aradan sonra gelen romanı Zamir’i de bu gelenekler üzerinden okuyabiliriz. Çünkü kitabın yapısı ile tiyatrodaki performansların oldukça fazla benzeştiği nokta var. Kitabı okurken, sahnedeki müzikler, müzikle uyumlu hareketler ve karakterler geldi aklıma. Maskeleriyle dünya liderleri 'Noh', abartılı eylemleriyle insanlar 'Kabuki' ve savaş alanlarındaki halleriyle kuklalar 'Bunraku' sahnesindedir.


‘Kabuki’ zenginliği ile tanınır; gösterişli kostümleri, abartılı eylemleri, makyajı ve peruklarıyla. Noh kendine özgü maskeleri ile benzersiz bir özelliği olmasına rağmen, daha yavaş hareketlere ve monoton bir tona sahiptir. Bunraku, geleneksel kukla tiyatrosu; yarım insan büyüklüğündeki kuklalar -biri ana operatör, diğer ikisi asistan olmak üzere üç oyuncu- tarafından yönetilir.



Zamir'de hikâye bir toplama kampında başlar; Big Bang nasıl evrene hayat vermişse, benzer bir patlama küçük bir bebeğe ikinci hayatını verir. Savaşın ortasına doğan Zamir, dünya üzerindeki barış elçisi görevi üstlenen bir organizasyon için biçilmiş kaftandır.


Zamir’de karakterlerin ‘Kabuki’ benzeri gösterişli kostümleri var ama aslında gösteriş kıyafetlerinde değil, statülerindedir. Dünyaya barış getirmek gibi büyük bir amaçları vardır, bu amaç günümüz dünyası için gösterişli bir kostüm gibi üzerlerine yapışır ve bırakmaz, geçmişte Zamir’in yaşadıkları çok da gösterişli olmasa da.


Kabuki’ varsa makyaj da olmalıdır, herkesin yüzü aynı renktir, maskeden farklı olarak mimikleri görünür; sinirlendikleri, güldükleri ve ağladıkları yüzlerinden anlaşılır. Zamir’in yüzündeki makyaj ise doğaldır, savaş sayesinde kazanılmıştır; bir açıdan o, Batman’in Joker’idir. Joker için makyaj bir tercih Zamir için ise bir zorunluluk olur. ‘Kabuki’de rollerin tamamını erkekler oynar, Zamir’in savaşlarındaki gibi. Savaş özünde erkektir, barış ise kadın.


İki yoldan ilerleriz kitapta; bir tarafta günümüzdeki Zamir, diğer tarafta patlamadan sonra değişen ve dönüşen Zamir. Sonunda bir noktada buluşuruz; artık o olması gereken kişidir. Sert bir dil bize roman boyunca eşlik eder, hem yazar hem ana karakter anlatmak istediklerini bilinçli bir şekilde aktarır.


Abartılı eylemlere de ihtiyaç vardır, ortada savaş varsa barışa da ulaşmak normal-dışı olmalıdır. Zamir için doğum sebebinin bir savaş ve patlama olmasının güçlü ironisi bu noktada parlar. Savaşın içinde doğanlar barışa en çok muhtaç olanlardır. Bu durum, dünyanın neresi olursa olsun geçerlidir; Ortadoğu’da bomba patladığında Eyfel kulesinden hissedilir, New York’taki Birleşmiş Milletlerde etkisi olmasa da.


Kitabın belgesel havası da bulunur; yan karakterler araya girerek bizi geçmişe götürür. Okudukça siyasi tarih konusunda da bilgi sahibi oluruz. Bu hem kavramların açıklanması hem de ülkelerin geçmişi ile karşımıza çıkar.


Hayat gibi savaş da bir süre sonra monotonlaşır, maskeler çıkar ortaya, makyaj yetmemeye başlar. Zamir de aynısını yapar ama onun takacağı maske, hayatında karşısına çıkabilecek en büyük sürprizlerden biridir. Burada ironilerden biriyle daha karşılaşırız; taktığı maske Zamir’i saklamak bir yana, onu daha çok tanınır kılar. Belki de istediği budur; saklanmak için herkesin arasına girmek, herkesçe tanınmak.


Büyük bir şarapnel parçası ile başlayan romanda hareketler yavaş yavaş ilerlemeye başlar, ‘Kabuki’den ‘Noh’ tiyatrosuna dönüşüm gerçekleşir. Patlayan bombalar, rehin alınan insanlar, iç savaşlar, diktatörler hepsi birer şarapnel parçası ve patlamaları an meselesi, bunu engelleyecek olan da kendini gizlemek, gerçeği bozmak, başka bir gerçeğe dönüştürmek.


Zamir’in attığı her adımda kullandığı enstrümanlar kukladır, ‘Bunraku’ tiyatrosundaki gibi. 'Bunraku’nun iki asistan oyuncusu kara yardımcıdır, ortada olmalarına rağmen görünmez olduğunu sanırlar. Yönetici oyuncu -kukla- ise tek başına hiçtir, ona destek olanlar yoksa o da koca bir hiçtir. 'Bunraku’da üç kişinin taşıdığı kuklayı gerçek hayatta bazen binler bazen milyonlar taşır, etrafındaki karanlık insanlar taşır aslında, asıl yöneten de onlardır.


Burası öyle bir dünyadır ki, yeri gelir üç tiyatro oyunu da iç içe geçer; maskesini çıkaran makyajını yapar, gider kendi kuklasını bulur. Kukla olduğunu unutmaz, unuttuğu anlar onun için bir sondur. Zamir de doğuştan kendisine armağan(!) edilen makyajı hiç çıkarmaz çıkaramaz, hayatındaki her şey gerçektir, bir tek gözyaşı hariç.


'Kabuki' tiyatrosundaki oyuncuların üzerinde nasıl ki ağır kostümler varsa, kitaptaki barış savaşçılarının üzerinde de ağır yükler bulunur. Tiyatro sahnesindeki ağır hareketler gerçek hayatta da karakterlerin üzerine siner; çünkü attıkları her adım onları çok daha şiddetli bir savaşa götürebilir. Kazandıkları her barış büyük savaşın neticesidir oysa.


Farklı renklerin belli anlamları vardır; mavi renk kıskançlık ve korku gibi olumsuz özellikleri tanımlamak için kullanılırken kırmızı renk genellikle erdem, tutku veya “insanüstü güç” gibi iyi özellikleriyle ilişkilendirilir. Sadece Zamir’in değil, karşısındaki herkesin renkleri farklıdır, hatta yanındakilerin bile; annesi onu doğurmadan önce taktığı maskedeki rengi sonradan anlayacaktır.


Japon tiyatrosunda bedenlerin ve kimliklerin maske, makyaj ve kuklalar ile arka plana alınması bizi Michel Foucault’nun biyopolitika kavramına götürüyor; birey siyasi iktidar tarafından üretimin en önemli aracı olarak görülür ve iktidarın devamlılığının sağlanması açısından da büyük önem arz eder. Bu sistemde işlenmiş bir suç iktidara karşı işlenmiş sayılır. Zamir ve görev aldığı barış kuruluşu da beden üzerinden bir politika izler; odak noktasında birey vardır.


Bireyin iktidarı tehlikeye düşürebilecek her hareketi iktidar tarafından kontrol altında tutulmalıdır. Zamir elinde olmadan buna da alet olur bir yerde, belki farkında belki de değildir. Hizmet ettiği amaç barış olsa da kullanılan enstrümanlar zaman geçtikçe daha da sert bir hal alır.


Hapishanelerin, okulların, akıl hastanelerinin aslında bireylerin ehlileştirilmesi ve siyasi iktidarın devam edebilmesinin gerekliliği olarak görüldüğü söylenebilir. Kitap boyunca da bu tarz mekanları sıkça görürüz; yeri gelir bu göçmen kampı olur yeri gelir Birleşmiş Milletler binası.


Dünyanın en prestijli edebiyat ödüllerinden biri olan Mecidis En İyi Yabancı Roman ödülünü kazanan Hakan Günday’ın Siyasal Bilimler bölümünden mezun olması Zamir'de siyasi ve sosyolojik bir bakış açısı kazandırır. Öyle ki dünya üzerindeki kriz noktalarına onun görüşü ile bakarız.


Yazar 24 yaşında kaleme aldığı Kinyas ve Kayra isimli romanı ile büyük bir popülerlik yakalar. Daha sonra Ziyan adlı eseri ile Türk- Fransız Edebiyat ödülünü alır. Yazarlık kariyerinin yanı sıra sinema da ilgi alanına girer. Daha isimli eseri Berlin Film Festivali’nde Books at Berlinale bölümüne seçilen ilk Türkçe kitap olur.


Hakan Günday’ı diğer yazarlardan ayıran en büyük özelliği tiyatrocu olmasıdır. Kitaplarındaki gerçeklik duygusu da bu yüzdendir. Yine kitaplarında argoya ve küfre yer vererek sokak kültürüyle birlikte günlük konuşma dilini kullanır. Eserlerinde anti kahramanlar yaratan Günday, yeraltı edebiyatının en önemli isimlerinden biri. Bu kitap ile biraz da olsa yerüstüne çıktığını söyleyebiliriz.


Yazar, savaş alanlarında da barış oyunlarında da erkeklere görev verir. Kadın karakterler onlara destek rolünü üstlenmiş, bedenleri var ama erkekler kadar etkin değiller. Romanın içinde yer yer geçen Tanrı kavramı da bedensizlik ve kitabın sonu için güçlü bir ipucu. Kitap bir çember oluşturur; başında açılan çember sonunda kapanır.


ZAMİR Hakan Günday Doğan Kitap, 2021 Kapak Çizimi: Emre Orhun

368 s.