Ara

Anlamanın Tarihi

İnanç Avadit

İnsanın tarihi baştan aşağı anlamanın tarihi olarak okunabilir. Her ne kadar neresinden tutsak elimizde kalsa da medeniyetimiz dünyayı anlamakla başladı. Hepsi milyonlarca ve daha belirsiz yıllar boyunca sürecek bir anlayabilme serüveni; anlamak için alınmış sonsuz süreli bir ihalenin şantiyesinde yaşıyoruz. “Evrende bir şeylerin anlamı” ya da yalnıza “evrenin anlamı” sorunu bu gerçek üzerine kurulabilir. Çünkü anlam hiç de belirsiz ya da soyut olmayan bir biçimde aramızdadır; diğer şeyleri önceleyen bir kavram olarak. Somut bir kavram olarak. Günü bitirmeye çalışırken, büyük bir buluşun eşiğindeyken, ne yapıyorsak yapalım, yaptığımız tek şey “onu anlamak” üzerine kurulu aslında.

“Sanattan çok önceleri” demenin ne kadar anlamı var emin değilim. Bir taştan bir el baltası yontmak’ta eğer sanat yoksa hiçbir şey yoktur. Yaratıcılığın ve zanaatın dünya sahnesine çıktığı o büyülü an, ardından gelecek milyonlarca yıl boyunca anlamanın tarihini de yanında taşıdı.


Araçların tarihi, dünya üzerinde var olan bir durumun anlaşılmasıyla ve buna uygun bir aracın yapılmasıyla başlar. Bir sivriliğin, bir keskinliğin, bir sertliğin ya da bir ağırlığın canavarın karnını deşebildiğini, kemiklerini kırabildiğini, onu kör edebildiğini anladığımızda silah da icat edilmiştir olur. Geriye kalan tek şey onu yapmaya başlamaktır. Bu aşamada yeni bir anlama seviyesi ortaya çıkar; malzeme bilgisi, yani malzemenin anlaşılabilmesi. Taşın, odunun, liflerin anlaşılması, en erken el baltalarının, en eski mızrakların ve tüm malzemeyi birleştirerek en ilkel yay ile okun yapılmasını sağlar. Şiddet, orman ve hayvan anlaşılmıştır.

Ne zaman bir devrimden, bir sıçrama anından söz etsek, orada aslında anlaşılmış bir parçadan; bir bilgi parçasından, bir korkunun nasıl aşılabileceğini anlamaktan, harekete geçilen o anda bizi harekete geçiren şeyin ne olduğunu anlamaktan, bir buluştan söz ederiz.


Ateşi kontrol altında tutmayı başarmak için onu anlamış olmak gerekir. Dünyanın en erken yerleşim birimlerinden birine taşınırken yere düşen bir buğday tanesi düştüğü yerde filizlenir ve bunu anlamayı başaran insan tarımı da keşfetmiş olur. Av, ev, çanak-çömlek, tarım ve hayvancılık anlamalar üzerine kuruludur. Çayönü yerleşkesinin sakinlerinden biri, çevrede, toprağın yüzeyinde bile bulunabilen malahit madenini 600 derece sıcaklığa erişebilen odun ateşine atmış ve onun yumuşayarak farklı formlar alabileceğini anlamıştır. Tüm bir maden çağı ateşe atılmış bir mad(d)enin anlaşılması ile mümkün olmuştur.


Ama elbette her şey asla bu kadar aydınlık olamazdı. İnsan kötüyü anlamakla da meşhurdur. Bugün hâlâ, belki dünyanın sonu gelmişken bile birbirimize iyi davranmanın bir yolunu bulamıyoruz: Savaşın neler yapabildiğini anlayan insan ona başvurmaktan çekinmedi. İşkencenin milyonlarca yolu insanın fiziksel kırılganlığının anlaşılması ile ortaya çıktı. Paylaşmamanın kişiye sağladığı bireysel kazanç anlaşıldığında başkalarından daha rahat bir yaşam sürülebileceği de anlaşıldı. Ve tüm bir tarih bunun üzerine inşa edildi.

Ulus Baker’in, “Her şeyi anlamak zorunda değilsiniz. Anlamak yalnızca dünyayla ilişkimizin bir düzeyinden ibaret, tümü değil.” ve Levi-Strauss’un, “Anlamanın bir tür gerçekliği bir başkasına indirgemekten ibaret olduğu ...” cümleleri hiç kuşkusuz dünyayı fazlaca anlamış iki ayrı insanın “hakikati” haline gelmişti. Onlar bir hakikat değil hakikatler evreninde yaşadığımızı anlamışlardı. Bir anlamlar evreninde. Aynı dünyaya bakıp ondan milyonlarca farklı şey anlamamız her şeyin anlama ile ortaya çıktığının başka bir kanıtı olsa gerek.


Anlamaya çalışırken deliren Nietszche’nin tanrıyı öldürürken yerine anlamsızlığı koymaması, yalnızca anlamı serbest bırakması ise anlam konusundaki özgürlüğümüze yeni bir yol çiziyordu. Anlam, Strauss’un da dediği biçimde tamamıyla neyi anlamak istediğinizi seçmekle ilgiliydi. Gılgameş’in ölümü anlamaya çalışırken hayatı anlamaya çalışmaktan, tüm dünya dinlerinin “ne olduğunu, nasıl olduğunu” anlamaya çalışmaktan, site tanrılarının yıldırımı, yağmuru ve aşkı anlamaya çalışmaktan ibaret olması her şeyin merkezine “anlam”ı koyuyor. Bizlerin, yani anlamaya çalışan varlığın etrafı bununla sarılıyken “anlam” diye bir şeyin olmadığını, olamayacağını savunmak öcü burnunun ucundayken gözlerini kapatıp “görmüyorum ki” diye bağıran korkmuş bir çocuğun tavrına benziyor. Yeni bir yola çıkmak korkutucu düşleri de beraberinde getiriyor. Ama önünde sonunda o adım atılıyor ve adımı hangi yöne doğru atacağımız onu ne için kullanmak istediğimize bağlı oluyor.

Büyük Savaş, “Nergisten ben sorumluydum, ışgından ve çocuklardan. Yanlış mı belledim, insan sorumluluktur” diye yazan Gülten Akın’ı anlayan insanlarla, bunu anlayamayan ya da anlasa da başka bir anlam dünyasını seçen diğer insanlar arasında sürüp gidiyor.