• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Distopik dünyada insana dair duygular; Beni Asla Bırakma

Peyman Ünalsın Gökhan, Kazuo Ishiguro’nun, yayımlandığı yıl Time Dergisi tarafından İngilizce yazılmış “En İyi 100 Roman” listesine giren ve sinemaya uyarlanan Beni Asla Bırakma isimli romanı hakkında yazdı.


Benim için Kazuo Ishiguro, duyguları organze bir tülün ardından gösterircesine ifade eden bir yazar. Şu ana kadar okuduğum iki kitabında da insana dair ne varsa yalın, kesinlikle agresif olmayan, munis bir tonla aktarıyor. Sınıfsal farklılıkları aktarırken tarafları ne diğerini rencide ederek yüceltiyor ne de diğerinin ezilmesine müsaade ediyor. Aşkı cıvık cıvık bir duygu seli haline sokmuyor. Japon tutuculuğunu, İngiliz asaleti ile adeta harmanlıyor.



Günden Kalanlar ve Beni Asla Bırakma ilk yayımlandıkları yıllarda okuduğum iki şahane kitabı. Her ikisi de sinemaya uyarlanan romanlarında, toplumun farklı kesimlerinden insanlık hallerini, duyguları okurun yüreğinde köpürtmeden işliyor.


Kazuo Ishiguro, 1954’te Nagasaki’de doğar, 6 yaşındayken ailesiyle birlikte Güney İngiltere’ye göç eder. Önceleri babasının görevi sebebiyle kısa süreliğine bir seyahat gibi görünse de bir zaman sonra İngiltere onların ülkesi olur. Annesi, feminist hareketlerin henüz görülmediği Japonya’nın tipik kadınlarındandır. Babası ise uzun yıllar yaşadığı Şangay’da karakterine kazınan Çinli kabullenişi ile her ne olursa olsun gülümsemeyi başaran bir okyanus bilimcidir. Çok genç yaşlarında değişik tecrübeler edinir. Kraliyet ailesi atış yapmaları için insanları kendi mülklerine davet ettiklerinde ergenlik çağındaki gençleri grouse beater -keklikleri çeşitli yöntemlerle av alanına sürüklemek- olarak işe alırlar. Ishiguro da okulu bitirdiği bir yaz bu görevle Kraliyet ailesinin mahiyetinde çalışır. Kovboy filmlerine düşkündür. Hatta uzun yıllar bu filmlerden etkilenerek "Evet" yerine "Hiç şüphen olmasın" cümlesini kullanır. Altı yaşında uçağa binip İngiltere’ye gelen çocuğun on dokuz yaşında edindiği ikinci uçak tecrübesi Amerika’ya yaptığı seyahat esnasında olur. Günlük harcama limiti bir dolardır. Yük trenlerinde hiç tanımadığı ayyaşlarla, orta sınıf öğrencilerle seyahat eder. Yaşadıklarını bir günlükte toplar. Çocukluğundan beri müziğe düşkün olan Kazuo Ishiguro, Bob Dylan’ın şarkı sözlerine hayrandır. Bilinçakışı ve sürrealizmi onun sayesinde keşfeder. Hatta Dylan’ın müziği Ishiguro’yu, hayat felsefesi ve şarkılarıyla büyüleyen Leonard Cohen’le tanıştırır. Kent Üniversitesi’nde İngilizce ve felsefe okumaya başlayan Ishiguro birinci sınıfı bitirdiğinde üniversite yaşamından sıkıldığını ileri sürerek bir süre ara verir. Glasgow yakınlarındaki Renfrew isimli toplu konut bölgesine gider. Deneyimlediği hayatın, Amerika’da sıkça karşılaştığı, yaşamın bir Zen olumlaması ile ele alınışından çok daha farklı olduğunu görür. Bu seyahat onu olgunlaştırır.


Kent Üniversitesi’ni bitirince East Anglia Üniversitesi’nde Malcolm Bradbury’den yaratıcı yazarlık eğitimi alır ve yazarlık kariyerinin ilk dönemlerindeki akıl hocası Angela Carter’la tanışır. 1981’de yayımlanan üç öyküsünden sonra bizim tanıdığımız ve mürekkep izini beğendiğimiz yazar Kazuo Ishiguro olur. 1982 yılında İngiliz vatandaşlığına geçer. Aynı yıl yayımlanan ilk romanı Uzak Tepeler ile Winifred Holtby Memorial Ödülü’nü kazanır. 1983’te Granta Dergisi Ishiguro’yu en iyi genç İngiliz yazarları arasında sayar. 1986’da yayımlanan ikinci romanı Değişen Dünyada Bir Sanatçı ile Whitbread Yılın Kitabı Ödülü’nü alır, Booker Ödülü’ne aday gösterilir. 1989’da yayımlanan üçüncü romanı Günden Kalanlar Booker Ödülü’nü kazanır ve 1993 yılında James Ivory tarafından sinemaya uyarlanır. 1995’te Cheltenham Ödülü’nü alan romanı Avunamayanlar, 2000’de Booker Ödülü’ne ve Whitbread ödülüne aday olan Öksüzlüğümüz yayımlanır. Beni Asla Bırakma yayımlandığı 2005 yılında Time Dergisi tarafından İngilizce yazılmış en iyi 100 roman listesinde gösterilir, Alex Ödülü’nü alır ve Ulusal Kitap Eleştirmenleri Birliği Ödülü’ne aday olur. 2005’te The Saddest Music in the World adlı ilk uzun metraj sinema filmi senaryosunu tamamlar. İlk öykü kitabı Noktürnler: Müziğe ve Günbatımına Dair Öyküler 2009’da yayımlanır. Gömülü Dev ve Klara İle Güneş yayımlandıkları yılların en büyük edebiyat olayları arasında gösterilir. 2017 yılında, İsveç Akademisi tarafından “büyük bir duygusal güce sahip romanlarında, dünyayla bir bağlantımız olduğu yanılsamasının altında yatan dipsiz uçurumu açığa çıkaran“ bir yazar olduğu gerekçesiyle Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülür. Ünlü Jazz şantözü Stacey Kent için şarkı sözü besteler, içinde dört şarkısı olan Breakfast On The Morning Tram albümü 2009 yılında Fransa’da en çok satılan albüm olur ve En İyi Caz Vokal Albümü Grammy Ödülü’ne aday gösterilir.


Sanırım, Beni Asla Bırakma’yı Yapı Kredi Yayınları tarafından ilk yayımlandığı 2007 yılında okumuştum. Ishiguro’nun akıcı, kolay anlaşılır dilinin yanı sıra Mine Haydaroğlu’nun başarılı çevirisi sayesinde kitap hem rahat okunuyor hem de duygusunun içine tamamen sızabiliyorsunuz. Ama ne yalan söyleyeyim bana o yıllarda çok karanlık görünmüştü. Nitekim bu inceleme yazısını kaleme almadan önce yaptığım araştırmalarda, o yıllarda, tüm dünyada eleştirmenlerin aynı kanıda olduğunu okumak içimi rahatlattı. Aksi takdirde kitaptan anlamadığım kanısına kapılıp hayıflanacaktım. Kitabı ikinci okumam ise her ay katılmaya özen gösterdiğim Kulturalitera Kitap Kulübü ekibinden sevgili Şule Tüzül ve Oylum Yılmaz’ın seçkisiyle gerçekleşti. Bir kere daha, bir edebi eseri yıllar içinde yaptığımız okumalarda farklı anlamlandırdığımız değerlendirmesine yüzde yüz katıldım.


Beni Asla Bırakma, 1990’ların sonlarında, otuz bir yaşındaki Kathy’nin on bir hatta neredeyse on iki yıldan beri bağışçılara bakıcılık yaptığını anlatması ile başlıyor. Birinci tekilden dinlediğimiz hikâyede Kathy, Ruth ve Tommy’nin Hailsham isimli yetimhanede başlayan dostluklarının, Hailsham’ın devamında bakıcılık eğitimi aldıkları Kulübeler’de devam etmesini ve uzun bir süre görüşmedikten sonra, Ruth ve Tommy’nin bağışçı oldukları yıllarda yeniden bir araya geldiklerini okuyoruz.


Hailsham aslında bir yetimhane olmaktan uzak, insan ömrünü uzatmak için yetişkinlik dönemlerinde organ bağışı yapmak üzere klonlanmış çocukların yaşadığı bir yurttur. Yurdun bağışçısı Madam zaman zaman yurdu ziyaret eder, çocukların yarattığı resim ve elişlerini kendi özel galerisine katar. Bir gün sınıfta gözetmenlerden Bayan Lucy’nin bir amaç uğruna klonlandıklarını söylemesi üzerine organ bağışının karanlık ve ciddi bir konu olduğu zihinlerine kazınır.


Anlatım açısından romanı irdelediğimde bende yarattığı etki şu oldu; birbiriyle ilintili bir sürü fotoğraf karesi var. Ishiguro hem bu fotoğraf karelerinin ne zaman, neden, nasıl çekildiğini anlatıyor hem de karelerin içeriğini.


Karakterler bağlamında baktığımızda başkarakterimiz ve romanın anlatıcısı Kathy ceylan zarifliğinde naif bir karakterken, Ruth ondan daha baskın, her an avının üzerine atlamaya hazırlanan hırslı bir yırtıcı kedi, sonrasında kendisinin de itiraf ettiği üzere kıskanç da üstelik. Tommy ise agresif tavırlarıyla yurt arkadaşları arasında dışlanan, takas günlerinde rağbet gören işler yapamadığından kendini diğerlerinden soyutlanmış hisseden bir karakter olarak karşımıza çıkıyor.


Zaman ve mekân açısından değerlendirdiğimizde ise İshiguro’nun betimleme gücünün tılsımıyla gerek Hailsham gerekse Kulübeler gözümüzde şekil buluyor. Özellikle beni en çok etkileyen sahnelerden birisi olan Kathy’nin bir yastığa sarılarak o çok sevdiği Beni Asla Bırakma şarkısıyla yatakhanede dans etmesi bir film sekansı gibi gözümde canlanıyor.


Ishiguro bir distopya yaratırken tüm insani duyguların altını çiziyor. Dostluk, fedakârlık, acıma, his, yardımlaşma, aşk… Kathy ile Tommy arasındaki aşk daha çok küçükken filizleniyor. Kathy söze dökmekten çekiniyor, Ruth ise kıskançlığından Tommy’ye yaklaşıyor. Buna rağmen Kathy ile Ruth arasındaki dostluk hep canlı kalıyor. Ruth’un nasıl sahip olduğu bilinmeyen o güzel kalem kutusu yurttaki diğer çocuklar tarafından merakla soruşturulsa da, hakkında ileri geri konuşulsa da Kathy bunların hepsini bertaraf edecek şekilde Ruth’u savunuyor.


Bir gün Kathy’nin, içinde Beni Asla Bırakma şarkısının olduğu kaseti kayboluyor. Ruth ona bir başka kaset alıyor, asla Kathy’nin dinlemeyeceği parçalarla dolu bir kaset. Kathy dostunu kırmamak adına kaseti kabulleniyor.


Kulübeler’deyken “eskiler”den Crissey ve Rodney ile Ruth’un modelini görmeye Norfolk’a gidiyorlar. Tommy ve Kathy bir ara yalnız kalıyor ve milyoncu gibi türlü çeşit eşya satan bir dükkânda Kathy’nin kaybolan kasetinin aynısını buluyorlar. İkisi arasındaki aşkın en güzel ifade edildiği sahnelerden biridir bu.


Tıpkı Günden Kalanlar romanında uşak Stevens ile kâhya Bayan Kenton arasında sözlere, hareketlere dökülmeyen aşkı hissettiğim gibi bu romanda da Kathy ve Tommy arasındaki bağın derinliğini duyumsuyorum. Bir kere daha Ishiguro’nun anlatmadan göstermesine hayran kalıyorum.


Ben romanın çok derin bir felsefe içerdiğini düşünüyorum. Bağışlanan organlar bir başkasına yaşam umudu verirken, bağışlayan için yavaş yavaş ölmeyi temsil ediyor. Bu noktada aklıma Martha Medeiros’un “yavaş yavaş ölürler seyahat etmeyenler, okumayanlar, müzik dinlemeyenler” dizeleri kulaklarımda çınlıyor. Hayata sıkı sıkıya bağlanmak, tıpkı her bir organın vazifelerinin bilincinde olmak gibi, yaşamımızı değerli kılacak ve uzatacak tüm pozitif itkileri bizlere bağışlanan bir hediye gibi benimsemek, uygulamak gerekliliği sonucunu çıkardım.


Kathy’nin yastığa sarılarak dans ettiği sahneyi ben bir kadın için en önemli yaşamsal olgulardan biri olarak görülen annelik duygusunun ön plana çıkartıldığı şeklinde yorumlamıştım. Nitekim Ishiguro kitabın son bölümlerinde Kathy’nin bakış açısıyla bir annenin zor sahip olduğu bebeğine sarılması ve kendisini asla bırakmaması olarak anlatırken, onu gören Madam’ın ise gittikçe kötüleşen dünyada bir çocuğun güzelliklere sarılması ve onlardan vazgeçmek istememesi olarak gördüğünü yazıyor. Sonuçta her ikisi de çok insani, gerçek, hatta hüzünlü.


Kitapta eleştirilen bir diğer konu popüler kültüre yenilen toplum. Obsesiflik derecesinde televizyondaki dizilere takılan insanlar, ekranda gördüğü karakterleri taklit ediyor. Onların hayatlarını kendi hayatı gibi yaşıyor ya da o hayatlara özenerek üzerlerine üç beden büyük kıyafetleri donanıyor. Yozlaşan popüler kültür, bir bitkinin yapraklarını kuşatan mantar gibi insanların yaşamlarına askıntı oluyor.


Popüler kültürün olumsuzluklarından kaçınmanın bir yolu belki de yaratmaktan geçiyor. Resim yap, yaz, çanta ör, yüzünde gülümseme olan mutlu bir insan heykeli ortaya çıkarmak için çamurla boğuş. Yarat ve paylaş. İster o yaratım ânını paylaş, ister yarattığını. Senin eserinin penceresinden hayatın yaşanılır olduğunu anlasınlar. İlham kaynağı ol. Yaratmak, kösnüllüğün ve fesatlığın da ilacıdır. Dış dünyayla kurulan olumlu bağdır. Kendin için biçtiğin değerdir. Edebiyat ve görsel sanatlarda yarattıklarıyla bizi besleyen isimlerden feyz al. Picasso, James Joyce, Kafka, George Eliot mahlasıyla yazan Mary Ann Evans, Tolstoy satır aralarında rastladığımız isimler.


Roman 2010 yılında yönetmen Mark Romanek tarafından sinemaya uyarlanıyor. Daha önce izleme fırsatı yaratamamıştım. Kitabı ikinci defa okuduktan sonra filmi de izledim. Carey Mulligan, Andrew Garfield, Keira Knigthley, Charlotte Rampling, Sally Hawkins gibi usta isimlerin yer aldığı film, temadaki klonlamaya bir açıklama getirmek istercesine tıp biliminin gelişmesiyle ilgili verilen detayla başlıyor.


Yukarda dediğim gibi, kitabın bende çağrıştırdığı fotoğraf karelerini Mark Romanek ayrı parçalara geçiş şeklinde yansıtmış. Zaman zaman sahneler arasında bütünlük bağlamında kopukluk hissettim. Kitapların sinema uyarlamalarında aynı tadı yakalamak zor. Günden Kalanlar bence başarılı bir uyarlamaydı. Beni Asla Bırakma bu anlamda, benim için, tatminkâr değildi. Kathy ve Ruth arasındaki derin dostluğu hissedemedim.

Kitapta beni en çok etkileyen sahnelerden biri olduğunu söylediğim, Kathy’nin yastığa sarılarak dans ettiği ve Madam tarafından görüldüğü sahne filmde nedense Ruth’un izlediği yönünde verilmiş. Ve o sahnenin önemine hiç değinilmemiş. Aynı şekilde Norfolk’ta Tommy ve Kathy’nin Beni Asla Bırakma kasetini buldukları o naif sahne de hiç yer almamış. Oyunculuklar açısından izlenebilir.


Kitapta adı geçen Beni Asla Bırakma şarkısı gerçekten var mı diye de bir araştırma yaptım. Filmin müzikleri, yüzlerce filme müzikleriyle katkısı dokunmuş İngiliz kompozitör Rachel Portman tarafından yapılmış. Filmin müziklerini dinlemek için linki paylaşıyorum. The Pier benim en sevdiğim parça oldu.

https://open.spotify.com/album/3zk8oXg3NHTNkvLGAIXGjs?si=ASu0i2sFRiWtFpzsfQenGw


BENİ ASLA BIRAKMA

Kazuo Ishiguro

Yapı Kredi Yayınları, 2007

Çeviri: Mine Haydaroğlu

272 s.