• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Beşinci Kat'taki hayaller ve hayatlar

Nur Öztürk, Gülayşe Koçak'ın son romanı Beşinci Kat üzerine yazdı: "Kadını konu edinmiş bir metin olarak gözükürken, farklı sosyal ve ekonomik sınıflardan, gelen kadınların ruhlarında ortak geçmiş ve çevrelerinin açtığı yaralar yavaş yavaş ortaya dökülüyor."


Roman aynı evde yaşayan üç kadının dostluklarını, açmazlarını, ortak çocukluklarını, birlikte büyümelerini, yaşadıkları travmalarla yüzleşmelerini, çatışmalarını bugünden bakarak okuyucuya aktarıyor. Bu yönüyle kadını konu edinmiş bir metin olarak gözükürken, diğer yandan farklı sosyal ve ekonomik sınıflardan, farklı ailelerden gelen bu kadınların ruhlarında ortak geçmiş ve çevrelerinin açtığı yaralar yavaş yavaş ortaya dökülüyor.


Beşinci Kat, yoksul bir ailede yetişmiş olan Nalan’ın çocukluğunu, aynı apartmanda yaşadığı en yakın arkadaşı Emel ve ailesi ile kendi ailesi arasındaki sınıfsal farkı, bu farkın yetişkinlikte karakterlerini şekillendiriş biçimini konu edinen çok yönlü bir roman. Yoksulluk, kadın olmak, çocukluk travmaları, cinsel şiddet, ebeveyn olmanın zorlukları, engelli birey olmanın yaşama etkisi gibi konuları işliyor. Anlatıcı Nalan, birinci tekil şahıs üzerinden yer yer diyaloglar veya iç ses yardımıyla çocukluğunun geçtiği yıllar ve bugünü arasında gidip geliyor. Hem geçmişi hem bugünü anlatırken zaman doğrusal olarak kullanılıyor.


Nalan’ın çocukluğu boyunca hayalini kurduğu, özendiği, özlemini çektiği ideal anne baba; gece yatmadan masal anlatan, gününün nasıl geçtiğini soran, kibar, eğitimli, iyi giyinen insanlardır. Gerçek hayatında ise; annesi temizlikçi, babası kapıcıdır. Onun için, “aşağılık” işlerde çalışan, Nalan’ın kendilerinden beklediği biçimde sevgisini gösteremeyen, eğitimsiz, utandığı, diğer arkadaşlarının ailelerinden tamamen farklı “ucube” kişilerdir. Çocukluğu boyunca sahip olmak isteyip, sahip olamadığı özellikte ebeveynleri, yaşadıkları yer olan sokaktan geçen kişilerin ayaklarının görüldüğü, park eden arabaların ışıklarının içeriye yansıdığı bodrum katındaki kapıcı dairesi, en yakın arkadaşının küçülen kıyafetlerinin ona verilmesi, okulda fakir olduğu için akranları tarafından zorbalığa maruz kalması sonucu hayata karşı hırslı ve her şeye, en çok da ailesine karşı öfkelidir.


Günlük hayatta artan şiddetin etkisinin roman türüne yansımaları

Her devrin kendine özgü gündeminin olması özellikle roman türünde en net biçimde edebiyata yansıyor. Son döneme ait romanlarda, şiddetin gündelik hayatımızda daha fazla yer almasıyla birlikte, edebi eserlerde de aynı oranda, farklı türde şiddet hikayeleri yer ediniyor. 2000’li yıllardan önceki yıllarda romanlarda ağırlıklı olarak siyasi konular, darbeler, sağ sol çatışması, köy ve kent yaşamı gibi toplumsal olayların birey hayatına etkileri işleniyordu. Günümüzde bireylerin maruz kaldığı farklı şiddet türleri, yer yer masallaştırılarak, ağırlıklı olarak psikolojik roman türünde işleniyor. Son dönem romanlarının daha önceki dönemlere kıyasla toplumsal eleştiriler yapmıyor oluşu hakkında eleştirel yazılar da yazılıyor. Ancak ön plana çıkan olgulardan birey ve bireyleşmenin bu kadar önemli olduğu zaman diliminde, toplumsal olaylardan bahsetmek “demode” olarak da görülebiliyor.


Nalan’ın anne, babasına, sahip olamadıklarına ve hayata karşı öfkesine yaşadığı cinsel şiddetin öfkesi de eklenir. Cinsel şiddetin, kafasında büyüttüğü, eğitimli gördüğü, idealleştirdiği hayat tarzına sahip birinden geliyor oluşu, Nalan’ın tüm insanlara ve kendine olan güvenini kaybetmesine de neden olur. Kendisinden daha “üst” sınıftan eğitimli birinin böyle bir kötülüğü yapabilmesinin, kafasında üst sınıfa dair oluşturmuş olduğu algıları yıkması Nalan’ı çok büyük bir çıkmaza sürükler. Kimseye anlatamadan, kendisinin de bir türlü anlamlandıramadan yaşamış olduğu olayın o yaşlarda oluşturduğu yüke ek olarak en yakın arkadaşından saklamak zorunda kalması nedeniyle hissettiği büyük suçluluk günlük hayatına devam edebilmesini zorlaştırır, kalıcı izler bırakır. Hissettiği suçluluk duygusunu yenebilmek için anne ve babasından alamadığı sevginin yerine, bir başka yetişkinin “sevgisini” aldığına kendini ikna eder. O yaşta yaşadığı travmanın daha sonraki yetişkin yaşamında erkekler ile kurduğu ilişkilerde oluşturduğu sorunlar da eklenerek mesele iç dünyasında daha görünür hale gelir. Nalan en sonunda kendisi de baş edemediği öfke ile kontrolden çıkar, koroda bir erkeğe şiddet uygular.


Fazilet Teyze karakteri ve romanda sesin hegemonyası

Fazilet Teyze, Nalan’ın en yakın arkadaşı Emel’in annesi. Görgü konusunda Nalan’ın hayatına katkısı olan, aynı zamanda Nalan’ın nefret ve imrenme duyguları beslediği, çekindiği, üst sınıfı temsil eden, kendisi gibi bir hayat yaşamayanları terbiye edilesi zavallı yaratıklar olarak gören bir karakter. Sürekli mutsuz, alt sınıfın insanlarını anlamaya uzak ve onlara karşı oldukça eleştirel, üstelik aşağılayıcı bir dile sahip. Diğer taraftan bakımlı, güzel giyinen, kendi modern tanımını dikte eden faşizanlığın bir prototipi. Romanda sık sık, sesiyle kapıcı ailesi üzerinde hakimiyet kuruyor, onları adeta yüksek rütbeli bir asker gibi emirleriyle, yüksek sesiyle hizaya getiriyor. Kapıya gelip bağırması, apartman boşluğunda yankılanan sesler, evde parkelerin üzerinde gezinen sitiletto topukların tıkırtısı, adeta yaklaşan tehlike, kurallar, aşağılanma, beğenilmeme travmalarını oluşturuyor. Koçak, metinde karakterlere ses üzerinden yansıyan şiddetin gücünü çok gerçekçi bir biçimde yerleştirmiş. Fazilet Teyze’nin beşinci kattan aşağıya doğru, yaklaştıkça geren, baskıcı, kararlı, buyurgan ayak sesleri ve daha sonra emirleri, doğruları, tehditleri adeta kapıcı dairesinde duvarlara çarparak görünmez ama hissedilen bir hegemonya oluşturuyor. Maruz kaldığı şiddet, yetişkin hayatında Nalan’ın başkalarına uyguladığı haksızlıklara, şiddete dönüşüyor. Maruz kaldığı sesli şiddet, koroda diğerleri ile şarkı söylerken onlardan solist olarak ayrışmaya çalışması, kendi sesinin diğerlerini bastırmaya, üstünlük kurmaya çalışması olarak yorumlanabilir. Koroda bulunan küçük gördüğü, “moruk”, “şişko” olarak adlandırdığı, ben ve diğerleri olarak ayrıştırdığı insanlara karşı farkında olmadan kurduğu hegemonya olarak ortaya çıkıyor. Diğer taraftan kendi hayatıyla ilgili hangi okula gideceği, hangi kıyafetleri giyeceği, nasıl davranacağı ile ilgili dikte edilen kararlar, yönlendirmeler nedeniyle yıllarca maruz kaldığı şiddet koroyu yönetme isteği olarak başkalarının üzerinde oluşturduğu hegemonya olarak kendini gösteriyor.


Seçkin sınıfın kültürel sembolü olarak romanda piyano

Nalan ait olduğu sosyal sınıfın insanlarından, onların yaşadığı semtlerden nefret ediyor. Müzik ile ilgilenmesi, piyano çalmak istemesi de aslında kendi sosyal sınıfına ait olmayan bir özelliğe sahip olmak isteyerek, kendi sosyal sınıfını reddetmek anlamına geliyor. Arkadaşı kadar iyi piyano çalarak başarılı olmak, sanki onu doğallıkla ait olmak istediği sınıfa götürecek, her şeyi “düzeltecek” mucizevi bir etki gibi gözüküyor. Piyano bir müzik aleti olarak diğer aletlerden sadece maddi değeri ile farklılaşmıyor, aynı zamanda çalabilmek için alınması gereken dersler, piyano için evde ayrılması gereken fiziksel alan düşünüldüğünde belirli bir sınıfın kültürel sermaye sembolü olarak romanda yer alıyor. Yetişkinliğinde de akşamları sık sık piyano çalmayı sürdürerek, geçmişinden, kötü hatıralarından kaçmaya çabalıyor.


İdealleştirilen karakterin inandırıcılığa etkisi

Koçak, romanında ağırlıklı olarak kadın karakterlerin yaşamlarını farklı açılardan ele alıyor. En yakından Nalan, Emel ve Ferengiz, daha sonraki halkada ise Fazilet ve Makbule. Hepsinin yaşadıkları farklı zorluklar nedeniyle karakterlerinde oluşan boşluklar, ikilemleri, özlemleri, zayıflıkları yer alırken; Nalan karakterinin olumsuz özellikleri daha derinlikli olarak ele alınıyor. Baş karakter olduğundan bu durum böyle olabilir ancak Emel veya Ferengiz’in kadın olarak yaşayamadıkları, birikmiş öfkeleri, hayal kırıklıkları, özlemleri, başarısızlıkları geri planda kalıyor. Özellikle serebral palside hastalığı olan (spastik) Ferengiz karakterinin duygu ve düşüncelerinin idealleştirilmiş formda sunulması, yaşayamadığı hayatıyla okuyucunun tam anlamıyla empati kurmasını engelliyor. Romanda çok yönlü aynı zamanda engelli insanların yaşamlarına dair sahip olunan ön yargıları yıkmak için bir karakter oluşturulmaya çabalıyorken, karakteri gerçek olamayacak kadar iyi bir yere konumlandırma riski barındırıyor.


Tiyatro sahnesi olarak apartman

Karakterlerinin hepsinin apartmanda oluşu, romanda dış mekân tasvirinin olmayışı, olayların apartmanın içinde farklı dairelerde geçmesinden dolayı apartman tiyatro sahnesi hissi uyandırıyor. Farklı sosyal sınıflardan insanların asansörde, kapıda, bahçede karşılaştıkları, etkileşimde bulundukları mekân olarak romanlarda apartman sık sık kullanılıyor. Beşinci Kat romanında da bu defa yukardaki ve aşağıdakiler olarak sınıfların oluşturulduğunu görüyoruz. Fiziksel olarak da farklı açılardan dışarıya bakan dairelerin tasviri, romanın giriş bölümünde okuyucuya sınıfsal farklılıklar hakkında fikir veriyor. Tiyatro tınısının hissedilmesinin nedenlerinden diğeri romandaki birçok olayın kilit ismi konumunda olan Ermeni terzi. Tiyatro oyunlarında da farklı rollerde sıkça rastlanan anlayışlı, iyi kalpli Ermeni, Rum terzi karakteri karşımıza çıkıyor.


Koçak’ın sosyal medya ve selfie olgularına da yer vermesi çok yerinde olmuş. Hayatımızda yer alan bu tür gerçekliklerin sanki günlük hayatımızda yokmuş gibi çağı en yakından takip eden tür olan romanlarda bahsedilmiyor oluşu her zaman soru işareti olarak duruyor. Çok uzun bir geçmişi olmasa da son yıllarda isteyerek, istemeyerek yer aldığımız sosyal medya ve selfie gerçeklikleri bahsedilmeyi kesinlikle hak ediyor. Yazar çocukluğunda görmediği ilginin eksikliğini beğeniler ve hayatının her anını ortaya sermesi, geldiği yeri görünür kılması açısından yerinde ve ölçülü olarak kullanmış.


Gülayşe Koçak (d. 1965) roman, deneme yazarı ve aynı zamanda çevirmendir. Siyah Koku, Çifte Kapıların Ötesi, Topaç, Gözlerindeki Şu Hüzün gibi romanlarının yanı sıra, Yaratıcı Yazmanın Hazzı, Demedi Demeyin adlı inceleme ve deneme türünde kitapların yazarıdır.


BEŞİNCİ KAT

Gülayşe Koçak

Everest Yayınları, 2022

329 s.