top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

"Yazarın kendisini var eden, büyüten toplumdan bağımsız metin üretebileceğini düşünemiyorum"

Serkan Parlak, Duygu Terim ile ilk öykü kitabı, Aslında Her Şey Yolunda odağında söyleşti: "Yolun başındaki bir yazar olarak tek hassasiyetimse evvela okunmaya değer bir derdim var mı, bunu anlaşılır, sorgulatan, yazımda ve anlamda en az hata prensibiyle yapabiliyor muyum, ancak bu olabilir."



Öyküleri Notos, Trendeki Yabancı ve Oggito gibi mecralarda yayımlanan Duygu Terim ile Notos Kitap etiketiyle okurla buluşan ilk öykü kitabı Aslında Her Şey Yolunda hakkında konuştuk.


Sizce romanda, öyküde, şiirde döneme göre bazı konular, izlekler ön plana çıkıyor mu? Son dönemde ilişkiler, kadınlık ve erkeklik durumları, geçmişteki travmalarla hesaplaşma, aile ve bireysel yabancılaşma mesela. Sizin de bu anlamda zamanın ruhundan etkilendiğinizi söyleyebilir miyiz?

Yazarın kendisini var eden, büyüten toplumdan bağımsız metin üretebileceğini düşünemiyorum. İçsel hesaplaşmalarını, şahsi meselelerini okurun önüne bilinçsiz ve dengesiz biçimde adeta kusmasını da aynı ölçüde doğru bulmuyorum. Şahsi olan toplumsal olduğu ölçüde yazıya konu etmeye değer.

Yazarın çatışma dünyası da izlekleri de zamanla değişebilir. Önemli olan yazarın kendine ait bir bakış açısına, duruşa sahip olması.


Aslında Her Şey Yolunda’da kendisiyle uzlaşamayan, toplumla uyuşamayanların Ankara sokaklarından Ege kasabalarına, şehrin göbeğinden dağ köylerine yolculuklarına tanıklık ediyoruz. Hep yapılması gerekeni yaparken kişiliklerinden kaybettikleri parçanın peşine düşüyor, kendilerini avutuyorlar ama "aslında her şey yolunda" deniyor kitabınızın arka kapak yazısında. Bu izleklerin içerdiği etik meseleler hakkında neler söylemek istersiniz, günümüzün temel yakıcı dertlerini öykü türü aracılığıyla görünür kılmaya çalışırken ne gibi hassasiyetler gözetiyorsunuz? 

Sorunuzu genelden özele doğru yanıtlamayı deneyeceğim. Geniş anlamda, toplumsal etik kurallarıyla bağlarını esnetmemiş büyük yazarlar olmasaydı, bugün edebiyatın köşe başlarını tutmuş birçok roman hayatımıza sızmış, bazı kuralları sorgulatmış, hatta onları değiştirmiş olmazdı. Anna Karenina'yı, her ne kadar Tolstoy'un ahlakçı bir bakış açısını taşısa da adını anmamak imkânsız. Aynı biçimde Oscar Wilde’ın Dorian Gray’in portresindeki cinsel rollere yaklaşımı, Marquis de Sade'ın Yatak Odasında Felsefe kitaplarında kurcaladığı konular bizatihi kendi zihinlerinin ürünü olmaktan çıkıp toplumsal değişime fayda sağlamıştır demek abartılı bir yorum olmayacaktır.

Yolun başındaki bir yazar olarak tek hassasiyetimse evvela okunmaya değer bir derdim var mı, bunu anlaşılır, sorgulatan, yazımda ve anlamda en az hata prensibiyle yapabiliyor muyum, ancak bu olabilir.


Öykü kişileriniz çok çeşitli, psikolojik çözümlemeleri derinlikli. Kitabınızın arka kapak yazısında belirtildiği gibi “Hayal âleminde yaşayanlar, kendisini her şeyin suçlusu olarak görenler, toplumsal rolleriyle barışamayan kadınlar ve erkekler, çıkış yolunu aşkta bulanlar. Hepsi aramızda…” Elinizdeki malzemeyi kurgu için yeniden üretip dönüştürürken nasıl bir süreç işliyor; mekânlar, atmosfer, diyaloglar ve özellikle öykü kişileri söz konusu olduğunda.

Israrlı gözlem, hayal gücüyle soslama, karakterleri onlara uygun mekânı bulana kadar üşenmeden gezdirme, öykünün anlatmak istediği duyguya uygun nesneler, hava koşulları atmosferin içeriğini oluşturuyor. Aslında Her Şey Yolunda özeliyse birkaç öyküyle örneklemeyi deneyeyim. 


Sarı Duvar Kağıdı, bir mezarlığın yanından arabayla geçen anne oğulla başlar, yağmurdan kaçışla devam eder ve bir metro durağında, kaldırımdan geçen adamın kasten ıslatılmasıyla sona erer. En temel izleği bir annelik kıyaslamasıdır. İçine kapanık karakterin bunu yapabileceği belki tek yer, diğer annelerle karşılaşacağı bir kurs ortamı olabilir.

Muntazam Çizgi’de ölü doğum yapmış bir anne sarsılan evliliğinden, yaşadığı acıdan kaçmak için yalnız tatile çıkar, orada bir baba oğulla karşılaşır, karşısındaki karakterle adı konulmamış, sınırları çizilmemiş bir yakınlaşma yaşar. Bu tip kaçışlar ve ilişkiler yazın sona erdiği, sonbaharın başlamak üzere olduğu mevsimlerde daha yaşanılasıdır.

Karşı Kaldırımdakiler, Cem Yılmaz’ın Her Şey Güzel Olacak öyküsündeki Altan’ın rubik küp ve tespih arasındaki tercihiyle başlar, nesneler aslında ne olduğu ve nasıl görünmek istediğiyle ilgili bir göstergedir. Altan gibi sorumsuz, serseri ruhlu bir adam sokaklarda gezip, insanlarla karşılaşacaksa muhabirlik onun için uygun bir meslektir.


Uzun zaman çalıştıktan sonra nasıl bir hisle son noktayı koydunuz öykülerinize? Yazarken yeni şeyler keşfettiniz mi; duygu, düşünce dünyanıza öykülerinizin ne gibi katkıları oldu?

Yazmanın en özel yanı kendini kazmak sanıyorum, kaleminizden çıkan bir ürün size, kafanızı karıştıran bir konuda uzun boylu düşünme, tartma imkânı sunuyor. 

Kurmaktan çok bozmayı, yazmaktan çok silmeyi ve değiştirmeyi seviyorum. Bu doğrultuda son noktayı koymakla ilgili Jean Paul Sartre’ın Edebiyat Nedir kitabından bir alıntı yapayım: 

“Öncelikle yaratılan nesne başkalarına tamamlanmış gibi görünse de hep askıya alınmış gibidir… Bir ressam çırağı ustasına resmimin bittiğini nerden anlayacağım diye sormuş. Ustası da yanıtlamış. Kendi kendine, bunu ben mi yaptım dediğin zaman.”

Burada bahsedilen yaratıcısının esere duyduğu hayranlık değil elbette, eserle ilgili nesnel bir bakış açısına sahip olabilmek. Yazarın metnine acımasız bir eleştirmen gibi davranacak kadar ondan uzaklaşabilmesi.


Duygu Hanım, nitelikli kurmaca okurları metni okurken aslında sadece anlatıcı ilgilendirir, yazar ilgilendirmez, yazarın yaşam öyküsü özellikle. Değerlendirmeler anlatıcı üzerinden yapılır. Kurmaca metinlerde çözülmesi en zor konulardan biri olan anlatıcı meselesi hakkında öykülerinizde ne gibi problemlerle uğraştınız? 

Bu konu hakkında ders verir gibi konuşmaktan özellikle kaçındığımı başta söyleyeyim. Birçok öyküde anlatıcı teknik olarak en büyük sorun olarak görünüyor hala. 

Üçüncü tekil (tanrı) anlatıcıda daha rahatım, bir zihne bağlı kalmama özgürlüğü sunuyor bana, yargılayıcı ya da tasnif edici klişelerden uzaklaşmamı sağlıyor. Birinci tekil anlatıcıyı karakterin duygu durumuna odaklandığım öykülerde tercih ediyorum. Bu her zaman tek defada doğru olmuyor elbette, anlatıcı değişikliği yapıp öyküyü yeniden yazmak gerekiyor bazen.


Bu anlamda Aslında Her Şey Yolunda’nın farklı öyküsü Ölüm Makamı’dır. Kendisini düşmüş olarak niteleyen karakterin iç sesleri öyküde büyük yer kaplar, çünkü karakterimizin deyim yerindeyse yalnızca düşünce dünyası hareketlidir, hep bir kararsızlık, tartma ve kendi kendine konuşma söz konusudur.


Son olarak ilk kitabı yayınlanmış yazarlarla ilgili genel kanı, kitabında otobiyografik öğelerin çoğunlukta olduğudur. Kendi sesimi anlatıcıdan uzak tutmak için ayrıca çaba sarf ettiğimi belirtmeliyim.


Hikâyeler iç evrenimizin, kozmik yapımızın yansımaları olarak dünyayı daha katlanılabilir hale getiriyor. Hikâyeler ötekilere yazılıyor, öznel alana hitap ediyor, okurları etkilemeleri gerekiyor. Günlük hayatta katlanamayacağımız gerçekler hikâyede, romanda katlanılır hale geliyor. Kitap incelemeleri yazdığınızı da biliyorum. Farklı türler arasında gidip gelmek ve karar vermek nasıl bir deneyim sizin için? Ek olarak şunu da sormak istiyorum, odaklandığınız temalardan hareketle özellikle öykü türünü seçmenizin nedeni nedir? 

Öykü/kitap incelemeleri, yazarlarla yapılan söyleşiler, tanıtım yazılarının da edebiyatın dışında olmadığını düşünüyorum. Üstelik edebi türlerin de dikkat çeken biçimde iç içe geçtiğini biliyoruz. Memleketimden İnsan Manzaraları için yalnızca şiir diyebilir miyiz, bir destan ya da roman sayılamaz mı? Annie Ernaux’nun romanlarının otobiyografik anlatı yönünü es geçmek mümkün mü? Görsel/somut şiirleri hangi türün alt başlığı altında değerlendireceğiz? Bunlara edebiyat kuramcıları ve tarihçileri zamanla karar verecek sanırım. 


Öykünün beni çeken yanınınsa oyunculuğu, kurnazlığı, dar alanda kısa paylaşmalarla yaptırdığı geniş çağrışımlar diyebilirim.


Dünya ve Türkiye özelinde salgın, iklim krizi, savaşlar, ırkçılık, şiddet, göçler ve temel eşitsizlikler üzerinden düşündüğümüzde bu zorlu günleri yazı aracılığıyla daha az hasarla atlatabilmemiz mümkün mü sizce?

Müellifin elinde sihirli değnek yok, klavyesi, dertleri ve düşünceleri var. Akademik ürün veren yazarları dışarıda tutarak söylüyorum, teorisyen de değiliz. Kurmacaya sığınmış, okuruyla yazdıkları üzerinden bağ kurmak isteyen kafası karışık insanlarız. Şayet ortaya koyduğumuz ürün bir yaraya merhem oluyorsa ki bu durum okura derdini hatırlatmak marifetiyle aksi yönde de cereyan edebiliyor, ne mutlu bize. Okur da yazar da tünelin ucundaki ışığa ulaşmak için el ele yürüyen estetik düşkünleri hepsi bu. Kendimi tekrar etmiş olacağım ama düşüncem bu olduğu için yinelemek istiyorum. Yazmak okurla beraber başkaldırma umudunu içinde saklayan bir çağrı, tek başına yürünen bir yol değil.


Sizi çok etkileyen roman ve öykü karakterlerini sormak istiyorum.

Leyla Erbil’in Zenime’si, Jonathan Safran Foer’in  Oskar Schell’i ve Salinger’ın Seymour Glass’ı.


Comments


bottom of page