top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Öykü: Bitmeyen Şarkı

"Yarım asırdır gördüğüm bütün rüyalarda hep o var. Tüm gülümsemelerimin, tüm somurtkanlıklarımın arkasında hep onun hatırası var."


Mustafa Ünver

  

Dede, dede taşları yıkıp geldim ben, dedeee!

Hı hı hı. Ah oğlum az daha geç gelseydin, ne iyi olacaktı.

Neden ağlıyorsun dede? Kötü bir şey mi oldu yoksa ben yokken?

Ah oğlum sen taşları katırlarla götürünce ben de sen boşaltıp gelene kadar şu koca kayanın dibine, kuytuluğa şöyle yattıydım, içim geçmiş. Çok güzel bir rüya görüyordum. Tam sohbet edecekken sen geldin.

Kimle konuşacaktın dede? Rüyanda kimi görüyordun?

Çok uzun bir hikaye benimkisi ah zeytin gözlü torunum. Aradan elli yıl geçti hâlâ unutmadım, bir türlü unutamadım işte; gözüm de kalbim de hep onda takılıp kaldı. Üstüne iki daha evlendim ama ona olan hasretim ve sevgim yine de bitmedi, dinmedi oğul, ne yaptıysam unutamadım. Yarım asırdır gördüğüm bütün rüyalarda hep o var. Tüm gülümsemelerimin, tüm somurtkanlıklarımın arkasında hep onun hatırası var. Bu sefer de öyle oldu, tam oturup dertleşecekken…

 

 

“Olsun,” dedi “daha iyi ya, hem büyütür, hem kendine koca eder.” Sözler kurşun gibi hedefe vurmuş ve tüm itirazlar soğuk çelikten duvara toslamıştı. Saatlerdir hararetle yapılan aile meclisi toplantısı sona ermişti. Ne denirse densin aile büyüğünü ikna etmek bir türlü mümkün olmamıştı. Dört yaşındaki kel bir oğlan çocuğuna daha on yedisinde ceylanlar gibi güzel bir fidanı almak doğru olabilir miydi? Böyle bir evlilik olur muydu? Olsa bile buna evlilik denir miydi? Dense bile böyle bir evlilik devam edebilir miydi? Sonra güzelliğinin ve arzusunun doruğunda bir kısrağa “al bu bebeyi, önce bak büyüt; sonra da yatağının eri yap,” denmesi yakışık alır mıydı? Yakışık alsa bile o genç kısrak bu çelişkiye evet der miydi? Evet dese bile bu cehenneme ne kadar dayanabilir, tutkulu gönlüne ne kadar söz geçirebilirdi? Çelişkiler, çıkmazlar, itirazlar, cevapsız sorular… 


Aile büyüğü pek çok meselede olduğu gibi bu konuda da yine Nuh demiş, peygamber dememişti. Her zaman olduğu gibi son sözü yine o söylemiş, aile üyeleri de bunu kabul etmekten başka çare bulamayarak başlarını huzursuz bir karanlığa eğmek zorunda kalmışlardı. Önder’e komşu Ormancık Köyü’nden aile dostları olan Subaşıların kızı Naile alınacaktı. Aile babasının bu anlamsız inadı, sonuçta itirazsız, istinafsız, kırılmaz bir karar olarak derhal uygulamaya kondu. Evliliğin gerçekleşmesi için atılacak adımlar planlandı. Öncesinde ne kadar karşıt fikirler ileri sürülse de son söz söylendikten sonra aile kararına istisnasız herkes uymak, rıza gösterip savunmak ve bu işin arkasında dağ gibi durmak zorundaydı. “Ya bu deveyi güdeceksin, ya bu diyardan gideceksin,” ikilemi bir üçüncü seçeneğe yaşam hakkı tanımıyordu. Ataerkillik ve aşiret yaşamı böyle bir itaat demekti sonuçta.


Bir ay sonra düğün yapılmış, gerdek gecesi gelinin koluna damat takmak yerine kucağına kel bir bebek verilmişti. Önder, “işte bu senin hanımın,” dendiği için Naile’yi karısı biliyordu bilmesine ama bu sadece bir ağız alışkanlığı tekerlemesi gibi bir şeydi. Hanımının olmasının ne anlama geldiği konusunda en ufak bir fikri bile yoktu Önder’in. Belki olsa olsa hanımı bir bakıcı veya bir abla olabilirdi zannınca. Uykusu erken ve vakitsiz gelen bir bebek nasıl anasının sinesinde sızıyorsa Önder de uykusu geldiğinde karısının göğsünde uykuya dalıyordu, o kadar. Karısı da uykuya dalan çocuk kocasını kucağına alıp yataklarına yatırıyordu, bu kadar. Kaç gece sadece karısının üstüne işemişti uyku anında. Karısından gelen uyarı ve kızmalara olumlu cevap vermiş, arada bir istem dışı olarak yine yatağa kaçırdığında da utanır olmuştu. Gün boyu da çocuğun arkasında dolanarak ona yemek yedirmek, üstünü başını temizlemek için koşuşturup duran Naile’nin karı koca olmakla ilgili misyon ve görevi sadece bu ritüellerden ibaretti.


Öte yandan bozkırda genç, aktif ve becerikli bir gelin, girdiği aile adına bundan çok daha fazla anlam ifade ediyordu kuşkusuz. İnanılmaz bir iş gücü ve desteği demekti her şeyden önce. Şafak sökmeden uyanacak, ahırdaki inekleri sağacak, yem ve sularını verecek, altlarını temizleyip samanlayarak kurulayacak, kürediği fışkıları bokluğa taşıyacak, hayvanları sığıra katacak, sonra da eve dönüp ocaklığı yakacak, sağdığı sütü kaynatacak, yeni uyanmış olan kayınpederiyle kaynanasının kahvaltılarını hazırlayacak, o gün tarlacılara yemek koyma sırası ondaysa yemek çıkınlarını hazır edecek, hele de bir gece öncesinde adı yarın ırgatlığa gidecekler arasında sayıldıysa tarlacılarla birlikte güneşin doğuşuyla birlikte yola çıkacak, gün boyu tarlada çalışacak, akşam eve gelecek yine ahıra girecek, akşam yemeği hazırlayacak, sonra da kel bebek damatla yatağa girecekti. Kadın o dönemlerde belki tüm coğrafyalarda çilekeşti, cefakârdı. Ama Anadolu’da kadın, bugün modern insanın aklının hayalinin ucundan bile geçmeyecek derecede dayanılmaz yükler taşımaya mecbur tutulmuştu. Dört yaşındaki bir bebeyi bir genç kızla evlendirmek ancak böyle bir çarkın en önemli dişlisi olması karşısında anlam kazanıyordu. Önder’in Naile’yle evlendirilmesinin arkasında da sadece bu saik yatıyor görünüyordu.


Aradan kışıyla yazıyla, baharıyla güzüyle yorucu ve yıpratıcı üç koca yıl geçti; Önder yedisine bastı ve ikinci sınıfa başladı. Karısı Naile diğer sorumlulukları yanında bebe güveyi sabahları okula hazırlıyor, acıktığında yemesi için çıkınına çörek, peynir, bazen yumurta koyuyor; derslerini iyi dinleyip çalışması için uyarı ve öğütler veriyordu. Allah var tüm aile efradı Naile’den çok memnundu. Titizliği, temizliği, düzen bilişi, iş tutuşu, hamaratlığı ve Önder’le ilgilenişi mükemmel olan Naile’yi takdir edip seviyorlardı. Bu zamana kadar ailenin yüzünü kara çıkaracak hiçbir kusuruna da denk gelmemişti kimse. Daha da önemlisi artık Naile Önder’siz, Önder Naile’siz duramayacak, yaşayamayacak kadar birbirlerine alışmışlar; aralarında yakıcı aşk derecesine varan bir yakınlık oluşmaya başlamıştı.

 

 

Bağlar bozulmuş, üzümler katırlarla, eşeklerle yük yük avluya taşınmıştı. Kaynatılıp pekmez yapılacaktı renk renk üzümler. Avlu kenarındaki ocaklıkta üzümleri kaynatan Naile, koca tiçlerin altındaki ateşi, çalı, çırpı ve kurumuş üzüm çubuklarıyla beslerken bir anda yol tarafından bir taş geldi ve tiçin birine “tak,” diye çarptı. O çıkan “tak” sesiyle hem Naile’nin hem de sundurmada minderinde oturup ocaklığı gözleyen kaynananın irkilmesi bir oldu. “Kim attı o taşı kız!” diye bağırdı kaynana. “Ne bileyim ana, arkam dönüktü ya, görmedim kimin attığını,” dedi Naile. Dedi demesine ama, kaynana bu olayı büyüttükçe büyüttü. Pire deve, habbe kubbe oldu. Neler kuruldu, neler düşünüldü, ne senaryolar yazıldı bu küçücük olay üzerine. Taşın kimin attığı belli olmadı, “ben attıydım,” diyen de çıkmadı ama, aile meclisi bir kez daha toplandı. Karar yine sağlıksızdı, yine acımasızdı. Yine zerre merhamet ve adalet taşımıyordu. “Beraeti zimmet asıldır,” ilkesinin tozu bile yoktu verilen zalim kararın üstünde. Hani suçu sabit olana kadar insanlar masumdu? Taşı atan belki yoldan geçen yaramaz bir çocuktu. Belki muzip bir kadındı. Belki de kötü niyetli bir adamdı. Sadece bir taş atıldı diye masum bir kişi hakkında en kötü senaryo nasıl yazılabilirdi? Şahit yok, delil yok, emare yok. Böyle bir yargılama olabilir miydi? “Tamam belki suçsuz, ama bizim ailemiz böyle bir töhmetin altında kalamaz,” nasıl denebilirdi? Makul şüphe, masumiyet delili olarak nasıl alınmazdı? Delil yetersizliğinden bir suçluyu cezasız salıvermek, haksız yere bir masuma ceza vermekten milyon kat daha iyi ve daha tercihe şayan değil miydi gurur duydukları inanç kültürlerinde? Masum bir kadıncağızın yuvası bu kadar kolay nasıl bozuluveriyor, üstelik bu kadar fedakar ve çalışkan bir insanın itibarı bir anda nasıl iki paralık edilebiliyordu? Zulme ve haksızlığa rıza gösterildiği için arş bir kez daha titredi, melekler bir kez daha zalimlere lanet okuyarak ağladı belki. Zulümle kapkara hale getirilmiş bir aile kararı çoktan çıkmıştı ortaya: Naile Gelin tez elden babasının evine gönderilecekti.

Ertesi gün Ormancık’a ulak yollandı, işlediği bir kabahatten ötürü sabah erkenden gelip kızlarını geri götürmeleri talep edildi.


Naile’nin gözyaşları neredeyse dereler oldu aktı, çağlayan oldu uğuldadı. Kayınpederine ve kaynanasına günlerce yalvardı durdu. “Ben bir garip suçsuzum, hiçbir şeyden haberim yok, namusum babamın evinden geldiğim gibi tertemiz, ne olur bana ve eşime kıymayın, yuvamı bozmayın,” diye ne kadar yalvardıysa da fayda etmedi. Karar kesindi, Naile yarın sabah köyüne yollanacaktı.


Son gecelerinde ağlaştılar Önder’le. “Beni senden ayırıyorlar Önder duydun mu? Sabah beni köyüme geri gönderecekler.” Önder de “Ne olur gitme Naile, ben sensiz ne yaparım? Ne olur beni bırakma Naile,” diye ağlıyordu. “Sabah avluda herkesin içinde ben karımı seviyorum, ondan ayrılmak istemiyorum. Onun hiçbir suçu yok. O giderse ben de yaşayamam, diye bağır, çağır, ağla, sızla, ortalığı birbirine kat. Ancak o zaman beni göndermezler, tamam mı?” diye sıkı sıkı tembih etti Naile. Sabah avluda babasıgil gelmiş, katırlar hazırlanmışken Naile tam evden çıkarken geceden tembih ettiği şeyleri söylemesi için Önder’e uzun uzun baktı. Ama Önder’den ne tek bir kelime çıktı, ne de bir bağırış ve çağırış. Şarkı sona ermişti. Naile’yi katıra bindirip köyüne götürdüler.

 

 

Peki dede, neden “karım suçsuz, ben karımı seviyorum, ondan ayrılmak istemiyorum,” demedin?

Diyemedim işte ah oğul. Senin yarı yaşındaydım o vakit. Utandım o kadar aile büyüğü içinde bu sözleri söylemeye. Keşke dövüneydim, yıkılaydım, topraklara yataydım, çakıllarda yuvalanaydım, yalvarıp yakaraydım, “benim karım masum, ben karımı seviyorum, ondan ayrılmak istemiyorum, onsuz yaşayamam, ondan ayrılmayacağım, yoksa canıma kıyarım,” diye bas bas bağıraydım. Diyemedim, söyleyemedim işte bu lafları, utandım da yapamadım işte ah oğul.

bottom of page