top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook

Öykü: Bol Suyla

  • Yazarın fotoğrafı: Litera
    Litera
  • 5 saat önce
  • 6 dakikada okunur

"Acıkmış mıydım? Emin değildim ama bir şeyler yemek, zamanı doldurmanın bir yoluydu."


Zeliha Yeşim Günay


Gökyüzü gri bir metal rengindeydi. Yağmur iki gündür durmadan yağıyordu. Sadece yağmıyor; her yere sızıyordu. Kaldırım çizgilerini yutmuştu. Suyun nerede bittiği, asfaltın nerede başladığı belli değildi. Yağmurluğun naylonu tenime yapıştığından her hareketimde hışırdıyor, beni olduğumdan daha hantal gösteriyordu. Çizmelerimin içindeki çoraplar terden rutubetlenmişti. Biten ilacım için dışarıdaydım. Çantamdaki boş ilaç kutusu, her adımda çantanın astarına sürtünüp keskin bir ses çıkarıyordu.

Kitapçının önünde durdum. Camlar o kadar yoğun buğuluydu ki içerisi bulanık bir akvaryum gibiydi. Bir aralıktan içerisini görebiliyordum. Bir adam, tek başınaydı. Önündeki kâğıt bardaktan buharlar çıkıyordu. Elindeki susamlı gevreği büyük bir ciddiyetle çaya batırdı, saniyelerce bekledi. Gevreğin çayı emişini, ağırlaşmasını ve adamın onu ağzına götürürken tabağa damlattığı o tek kahverengi damlayı izledim. Saatimin yelkovanı güçlükle ilerliyordu; ağır bir metalle çarpışıyormuş gibiydi. Eczaneden sonra bir şeyler yiyebileceğimi düşündüm. Acıkmış mıydım? Emin değildim ama bir şeyler yemek, zamanı doldurmanın bir yoluydu.

Eczaneye girdim. Kapıdaki küçük zil cansız bir ses çıkardı. İçerisi ilaç ve rutubet kokuyordu. Boş ilaç kutusunu çantamdan çıkarıp tezgâhın üzerine bıraktım. Eczacı, orta yaşlı bir adamdı. Gözlüğünü burnunun ucuna indirmiş, bilgisayar ekranına bakıyordu. Kutuyu parmak uçlarıyla, sanki kirli bir şeymiş gibi kenara itti.

“Reçeteniz,” dedi. Sesi kurumuştu.

“Sistemde,” dedim. 

Klavye tuşlarına sertçe vurdu. Tık, tık. Bu ses sessiz dükkânda çok yüksek çıkıyordu. Sonra arkadaki raflara gitti, küçük beyaz bir paketle döndü. Paketi tezgâha koyarken bana bakmadı. Plastik poşet beyaz, steril bir ışıkla parladı. Tezgâhın mermeri soğuk ve pürüzsüzdü.

“Bol suyla,” dedi. “Tok karna.”

“Dışarıda çok yağıyor,” dedim.

“Midenize dokunur yoksa,” dedi eczacı. “Sakın unutmayın.”

Başımı salladım. Paketi çantama attım. Poşet, çantamın dibindeki kâğıtlarla beraber hışırdadı. Bir hayvanın nefes alışını andırıyordu.

Tezgâhın üzerindeki boş kutuyu almadan ayrıldım.

Ardından köşedeki köfteciye geçtim. İçerisi kalabalıktı ama kimse konuşmuyordu; sadece çatal bıçak sesleri vardı. Siparişimi verdim. Beklerken bir kadın masama yaklaştı. İzin istemeden karşımdaki sandalyeyi çekti. Islak çantası, masanın üzerindeki örtüye koyu renkli dev bir leke bıraktı. Leke yavaşça bana doğru genişledi.

“Sizi tanıyorum,” dedi. “Kitaplarınızı okudum.” Sesi, ortamdaki sessizliği yırtan bir cızırtı gibiydi.

Gözüm örtüdeki lekede, “Köfteler nasıl?” dedim.

“Sonuncu hariç hepsini okudum,” dedi.

Nerede susacak diye beklerken, “Sonuncuyu alamadım. Çok pahalıydı,” dedi.

“Piyaz da koyuyorlar mı yanına?” dedim. Ona bakmıyor, parmaklarımla masadaki örtünün saçaklarını sayıyordum.

“Pahalı işte,” dedi kadın. “Her şey pahalı.”

Bunu öyle bir tonda söyledi ki, sanki suçlusu bendim. Lokantada para üzerine konuşmak, o yiyecek kokularının arasında hesap yapmak istemedim. Çantamdan bir kitap çıkarıp önüne koydum.

“İmzalar mısın?” dedi.

Adını sordum. Söyledi. İsmi kâğıda yazarken kalemin çıkardığı sesi duyabiliyordum. O sırada kadın, masadaki yarım şişe suyumu eline aldı. Kapağını açtı; plastik kapağın şişeden ayrılma sesi masada yankılandı. Şişeyi kafasına dikti. Boğazının aşağı yukarı hareketini, suyun gırtlağından geçerken çıkardığı o hafif sesi izledim. Şişeyi bitirdi. Boş plastiği masaya bıraktığında şişe biraz sarsıldı. İçinde sadece birkaç parça damla tükürükle karışık su kalmıştı. Bardağımda kalan bir parmak suya baktım, sonra kadının ıslak dudaklarına. Bir şey demesini bekledim. “Susamıştım” ya da “Affedersiniz.” Hiçbirini söylemedi. Kitabı aldı, kuru bir teşekkürle kalkıp gitti.

Garson köfteleri getirdiğinde tabak sıcaktı ama köfteler ılımaya başlamıştı. Boş şişeyi alıp sessizce yenisini bıraktı. Suyun içindeki küçük hava kabarcıkları şişenin cidarına yapışmıştı. Köfteleri yedim. Tadını tam olarak alamıyordum. Hesabı ödedim, içmediğim su masada, öylece kaldı.

Köfteciden çıkan, sahile inen dar yola sapıyordu. Ben de o kestirmeyi kullanırdım. Yağmurun şiddeti arttı. Şemsiyemin üzerine düşen damlalar, bir davulun derisine vuruluyormuş gibi ses çıkarıyordu. Kalabalıkla ilerledim. İnsan seli büyük kütüphane binasından içeriye girdi. Ben de peşlerinden. Bayat kahve kokusuyla karışık ekşi bir rutubet yüzüme çarptı. İçerisi insan doluydu. Islaklık ayakla içeriye taşınmıştı.  Yağmurluğuma askıda yer bulmakta zorlandım. Islak şemsiyeler için ayrılan kutu taşmıştı. Salonda oturacak yerlerin tamamı doluydu. Ayakta duranlar duvar diplerine dizilmişti. Ön sıradaki iki genç adam dışında herkes kadındı. Kendi aralarında bir şeyler fısıldaşıyorlardı. En arkada, duvarla bir omuz arasına sıkıştım. Önümdeki sırtlar birleşmişti; hepsi tek bir gövde gibi kımıldamadan duruyordu.

Kürsüdeki adam mikrofonu eline aldığında, mikrofonun kablosu yerde bir yılan gibi kıvrıldı. Kabloyu ayağıyla sertçe itti. Hoparlörden gelen cızıltı kulak zarıma iğne gibi battı. Uğultu bir anda bıçakla kesilmiş gibi dindi. Adam ağzını mikrofona iyice yaklaştırdı. Dudaklarının birbirine yapışıp ayrılırken çıkardığı o ıslak sesi duydum. 

“Edebiyat,” dedi adam. Ses tonu, çok önemli bir şeyden bahsediyormuş gibi yapay bir ciddiyet taşıyordu, “İnsanın kendini kurma biçimidir.” 

Dilimi damağıma bastırdım. Kuruydu. Adamın kravatının düğümüne baktım. Çok sıkıydı. Boğazını sıkıyor, yüzünü hafifçe kızartıyordu ama adam konuşmaya devam ediyordu.

Çantama dokundum; ilaç poşetinin hışırtısını duydum. İçimdeki boşluğu saymazsam eksik bir şey yoktu.

“Metin,” dedi, “boşluklarla tamamlanır.”

Bir kez daha yutkundum. Boğazımda bir zımpara kâğıdı varmış gibi hissettim. Masanın altındaki gölgede su kolileri duruyordu. İstemediğim kadar su vardı orada. Bir şişe yeterdi bana. Köftecide bıraktığım o dolu şişeyi düşündüm. Şu an kim bilir kimin parmakları o plastik kapağı büküyordu.

Yanımdaki kadına döndüm. “Sıcak mı burası?” dedim. Kadın önüne bakmaya devam etti.

Adam masanın üstünde duran su şişesini eline aldı. İri parmaklarıyla şişeyi evirip çevirdi. Öyle bir sıktı ki su, şişenin boğazına kadar yükseldi.

“Yazar, dili dönüştürür,” dedi. Elini havada salladıkça, parmağındaki alyans ışıldıyordu, “Günümüz daha cesur,” dedi ve mikrofonu konuğa uzattı.

Dilim dönmeyecek kadar kurumuştu. Ağzımın içinde çatlak bir tat vardı. Elindeki şişeye bakıyordum. İçindeki suyun fışkırmasını, pantolonunun ıslanmasını, o pürüzsüz ciddiyetin bozulmasını istedim.

Boğazım yukarı doğru kasıldı. Yanımdaki kadın çantasından kendi su şişesini çıkardı. Yarısını içti. Göz göze geldik. Şişesini bana uzattı. Şişenin ağzında beyaz, kuruyan bir tükürük lekesi vardı. Elimi sürmedim. Kadın omuz silkti, kalan suyu da içti ve boş şişeyi yere bıraktı. Plastik zemine değdiğinde çıkan tok ses, salondaki sessizlikte asılı kaldı.

Köftecideki kadın dördüncü sıranın başında oturuyordu. Kitabım dizlerinin üstünde, ellerinin altındaydı. Kitabı tutuşu o kadar nazikti ki, az önce masamda suyumu bitiren kadının o olduğuna inanmak zordu. Adını hatırlamaya çalıştım; hani az önce imzalamıştım ya. Gelmedi. İsim zihnimden silinmişti.

Söyleşi devam ediyordu. Adam mikrofonu ileri geri sallıyor, şişenin kapağını açıp kapatıyordu. Sadece o şişeyi görüyordum. Su içer mi diye bekledim. İçmedi. Şişeyi masanın tam kenarına bıraktı. Yarısı dışarıda kalmıştı. Konuk yazar kendi kitabını masaya koyarken şişedeki su sallandı.

Masanın üstündeki kitap dördüncü baskıydı, benimki daha önce çıkmasına rağmen birinci baskıdaydı. Romanın kapağı parlaktı, ışığı yansıtıyordu. Kürsüdeki adam masadaki kitabı kendine doğru çekerken şişe devrildi. Kapağı açık kalmıştı. Su, ince bir hat halinde kitabın üzerine boşaldı. Lık. Lık. Suyun akışı, adamın sesinden daha net duyuluyordu. Salonda birileri güldü. Kahkaha yükseldi; hafif, uçucu bir kahkaha. Adam kâğıt havlularla ıslaklığı emzirmeye çalışırken mikrofonun kafasına çarptı ve hoparlörden sağır edici bir gürültü yükseldi.

Soru-cevap kısmında eller havaya kalktı. Benim de elim havadaydı; ne soracağımı bilmeden kaldırmıştım. Dördüncü sıradaki kadın başını çevirdi ve bana dik dik baktı. Tanıdık bir ifade aradım; bir gülümseme ya da bir pişmanlık. Hiçbir şey yoktu. Kolumu yavaşça indirdim.

Ön sıradaki esmer genç söz aldı.

“Azınlık edebiyatı?” dedi.

Bu genç, kitapçıdaki adama benziyordu. Gevreğini çaya banan adama. Belki de oydu. Konuk yazar durdu. Salon sessizleşti. Yağmurun cama vuran sesi duyuluyordu artık. Kadın, salonu dar bir aralıktan süzdü.

“Edebiyatın azınlığı, çoğunluğu yoktur,” dedi.

“Benim var,” dedim fısıltıyla. “İçenler ve içemeyenler.” Sesim boğazımda takılı kaldı. Yanımdaki kadın bana baktı. “Bir şey mi dediniz?”

“Saat?” dedim.

Kadının başı kolumdaki saatten sahneye döndü.

“Tercihler kişiseldir,” dedi konuk. Ardından ayağa kalktı.

Yağmur hâlâ yağıyordu. İmzasını almadan onu bırakmayacaklardı. Herkes ayağa kalktı. Sandalyeler zeminde gıcırtıyla sürüklendi. Sahnedeydiler. Koliler açıldı. Plastik şişelerin birbirine çarpma sesi konuşmalara karıştı. Su şişesinin kapağını dişleriyle açan da vardı. Su, herkesin arasında sessizce yer değiştiriyordu.

Tam o sırada bir şişe elden kaydı. Yerde yuvarlanarak insanların ayakları arasından geçti. Geldi, çizmemin ucuna çarptı ve durdu. Şişenin dış yüzeyi kirliydi. Yerin tozunu üstüne katarak ilerlemişti. Şişenin kapağı açılmamıştı ama yamuktu.

Çantamı açtım. İlaç poşetini buldum. Saatime baktım. Camı çizilmişti, tam rakamın üzerinden geçen derin bir çizik. Gözlerimi kısıp tekrar baktım. Yaklaşık iki saat geçmişti. İlacın saati gelmişti. Eczacı tok karna demişti, bol suyla. Şişe ayağımın dibinde, yan yatmış duruyordu. Etiketin bir ucu kalkmıştı.

Dışarıda fren yapan bir arabanın sesi geldi. Ardından bir korna. Yağmur, kütüphanenin yüksek pencerelerine daha sert vurmaya başladı. Yanımdaki kadın üzerime sürtünerek geçti. İçtiği suyu bana uzatan kadındı bu.  Beni unutmuş gibiydi. Ya da sahneye geç kaldığındandı telaşı.

Şemsiyemi elime aldım. Sapı terden yapış yapış olmuştu. Şemsiyeyi açmaya çalıştım ama tırnağı bir türlü yerinden oynamadı. Zorladım. Metal parça elime battı. Acımadı, sadece orada bir baskı hissettim. Ayağımın dibine kadar gelen şişe öylece duruyordu.

Binanın ağır kapısını itip dışarı çıktım. Hava beklediğimden daha soğuktu. Şemsiyeyi nihayet açabildim ama tellerinden biri yamulmuştu, kumaş bir tarafa doğru sarkıktı. Kaldırımın kenarında durup suya baktım. Elimdeki şemsiye benim değildi. Suyun nerede bittiği, yolun nerede başladığı hâlâ bilinmiyordu. 

Işıklarda bekledim. Kırmızı sönmedi. Bir süre sonra yeşilin yanıp yanmadığını da önemsemedim. Boğazımdaki o çatlak tadı hissederek, şemsiyenin yamuk tarafını rüzgâra doğru çevirdim ve yürümeye devam ettim.


Yorumlar


bottom of page