top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook

“Bir yayınevi büyüdüğü için değil, değerlerinden vazgeçtiğinde sıradanlaşır”

  • Yazarın fotoğrafı: Litera
    Litera
  • 16 saat önce
  • 8 dakikada okunur

“Sahici ve kalıcı metinlerin peşinden gitmeye devam edeceğiz.”

Mehmet Tolga Görgülü ile Vis Kitap’ın yayın çizgisini konuştuk.



Nitelikli edebiyatı merkeze alan yayın anlayışıyla öne çıkan Vis Kitap, son dönemde yayımladığı kitaplarla kendi çizgisini daha belirgin hâle getirmiş görünüyor. Mehmet Tolga Görgülü ile yaptığımız bu söyleşide, yayınevinin kuruluş motivasyonunu, önümüzdeki dönem hedeflerini ve yaz aylarında okurla buluşması planlanan yeni romanı Hayat Manastırı üzerine konuştuk.

Bu vesileyle, Vis Kitap’ın yayın yolculuğunu konuşmadan önce Mehmet Tolga Görgülü’nün edebiyat ve yayıncılık serüvenine de kısaca değinmek istedik.


Önce biraz sizi tanıyalım. Yazarlık ve yayıncılık arasında kurduğunuz ilişki zaman içinde nasıl şekillendi?

Aslında benim hikâyem, uzun yıllar kurumsal hayatın içinde şekillendi. Çeyrek asra yaklaşan bu süreçte eğitmenlik yaptım, kitaplar yazdım ve kendi eğitim firmamı kurdum. Ama bütün bu yolculuk boyunca edebiyat, hayatımın merkezinde kalmaya devam etti.

Ben, insanın her şeyden önce kendi hayatına liderlik etmesi gerektiğine inandım. Bu düşünce, daha önce kaleme aldığım Spektral Liderlik kitabında da farklı biçimlerde yer bulmuştu. Zamanla kendimi en güçlü şekilde ifade ettiğim alanın, edebiyatla, fikirle ve kitapla kurulan dünya olduğunu daha net gördüm. Vis Kitap da biraz bu kişisel ve mesleki birikimin doğal sonucu olarak ortaya çıktı. Yazıyla başlayan yolculuğum zamanla yayıncılığa uzandı; bugün ise bu iki alanın birbirini beslediği bir yerde durduğumu düşünüyorum.


Vis Kitap’ı nitelikli edebiyatı merkeze alan butik bir yayınevi olarak tanımlıyorsunuz. Bu yayınevini kurarken sizi harekete geçiren temel ihtiyaç neydi?

Bugün hem Türkiye’de hem dünyada nitelikli edebiyatın görünürlüğü önemli bir mesele hâline geldi. Popüler kültürün ve hız odaklı tüketim alışkanlıklarının etkisiyle, edebi değeri yüksek pek çok eserin yeterince alan bulamadığını düşünüyorum. İnsanların dikkat süreleri kısaldıkça, bir eserin gerçek niteliğinden çok ne kadar görünür olduğu belirleyici hâle geliyor.

Vis Kitap biraz da bu tabloya bir cevap olarak doğdu. Biz, çoğunluğun geçici beklentilerine uymak yerine bir metnin edebi gücüne, özgünlüğüne ve taşıdığı düşünsel derinliğe göre hareket etmek istedik. Bize ulaşan bir dosya, değerlerimizle ve yayın çizgimizle örtüşüyorsa, onun popüler eğilimlere ne kadar uyduğu bizim için belirleyici olmuyor.

Bu bağlamda başlangıç noktamız, nitelikli edebiyatın hâlâ güçlü bir karşılığı olduğuna inanmak ve bu alanda seçici, özenli, bağımsız bir yayıncılık anlayışı oluşturmak oldu. Vis Kitap’ı kurarken asıl motivasyonumuz buydu; bugün de aynı yayıncılık anlayışını koruyarak yolumuza devam ediyoruz.


Nitelikli edebiyat diyorsunuz, ama bu tanım çok kullanılan ve herkesin kendine göre doldurduğu bir kavram. Vis Kitap için bu çizginin somut sınırı nerede duruyor?

Haklısınız, bu gerçekten çok kullanılan ve içi kolayca boşaltılabilen bir kavram. Bu yüzden bunu biraz açmak gerekiyor. Bizim için nitelikli edebiyat yalnızca prestijli görünen ya da dili ağır olan metinler anlamı taşımıyor. Vis Kitap açısından bu çizginin somut sınırı, bir metnin kendi sesine sahip olması, edebi bakımdan tutarlı bir dünya kurması ve okurda düşünsel ya da duygusal bir karşılık uyandırabilmesidir.

Biz bir metne bakarken öncelikle onun diline, ritmine, karakter kurulumuna, atmosfer gücüne ve taşıdığı iç derinliğe dikkat ediyoruz. Kolay tüketilen, etkisini hızla kaybeden ya da yalnızca güncel ilgilere yaslanan metinlerle; kendi sesini kuran, tekrar okunma ihtimali taşıyan ve okurun zihninde iz bırakan metinler arasında bizim için belirgin bir fark var.

Bir başka önemli nokta da şu: Nitelikli edebiyat bizim için zor anlaşılan ya da dar bir çevreye hitap eden edebiyat anlamına gelmiyor. Aksine, sahici olan, kendi estetik bütünlüğünü kurabilen ve okurla gerçek bir bağ kurabilen metinlerden söz ediyoruz. Yani sınırımızı biraz da burada çiziyoruz. Geçici görünürlük ya da yüzeysel etkiden ziyade metnin kalıcılığına ve iç tutarlılığına bakıyoruz.


Yayın programınızı oluştururken popüler eğilimlerden çok kendi değerlerinizi ve yayın çizginizi esas aldığınızı söylüyorsunuz. Bir dosyanın Vis Kitap için gerçekten güçlü bir aday hâline gelmesini sağlayan başlıca ölçütler neler oluyor?

Son dönemde, kitabını yayımlatmak isteyen ya da daha önce yaşadığı olumsuz deneyimlerden sonra eserini güvenebileceği bir yayınevine emanet etmek isteyen birçok yazarla karşılaşıyorum. Aslında bu süreç bana hep aynı şeyi hatırlatıyor. Bir yayıneviyle kurulan ilişki, sadece kitabın basılmasıyla başlayıp biten bir şey değil; güvene dayanan daha uzun bir yolculuk.


Bu nedenle biz bir dosyayı değerlendirirken yalnızca satış potansiyeline bakmıyoruz. Bir metnin edebi gücü, özgün sesi, düşünsel derinliği ve yayın çizgimizle kurduğu ilişki bizim için çok daha belirleyici. Bunun yanında, yazarın yayınevine ve yayıncılık sürecine bakışı da önemli. Çünkü bir kitabı yayımlamak, o eserle ve yazarıyla ortak bir yolculuğa çıkmak anlamına geliyor.

Kısacası bizim için güçlü bir dosya; dikkat çekici olmasının ötesinde aynı zamanda değerlerimizle örtüşen, kalıcılık taşıyan ve sahici bir söz söyleyen dosyadır.


Siz aynı zamanda bir yazarsınız. Bu yönünüz, Vis Kitap’ın kurucusu olarak aldığınız kararları ve yayınevine yaklaşımınızı nasıl etkiliyor?

Bu iki alanın birbirini gerçekten beslediğini düşünüyorum. Yazarlık, bir metnin oluşum sürecine içeriden bakmamı sağlıyor; yayınevindeki sorumluluğum ise bir eserin editörlükten mizanpaja, tasarımdan baskıya kadar pek çok emeğin uyumuyla olgunlaştığını bana daha somut biçimde gösteriyor.


Vis Kitap’ta yayına hazırladığımız eserlerin süreçlerini yakından takip etmem, kendi yazarlığımı da besliyor. Bir metne sadece yazar gözüyle bakmak yerine kitabın bütününü gözeten daha geniş bir perspektifle yaklaşabiliyorum. Bu da kendi eserlerimde, daha yazım aşamasındayken birçok ayrıntıyı daha bilinçli düşünmeme yardımcı oluyor.

Aynı yaklaşım, başka yazarların eserleriyle kurduğum ilişkide de etkili oluyor. Bir metni değerlendirirken yalnızca teknik tarafına odaklanmıyor, yaratıcı sürecin hassasiyetlerini de dikkate alıyorum. Sanırım bu iki kimliğin birbirini en çok beslediği yer de burası.


Hem yayınevinin kurucusu hem de o yayınevinin yayımlayacağı romanın yazarı olmanız, doğal olarak editoryal mesafe meselesini gündeme getiriyor. Kendi kitabınıza başka bir yazarın kitabıyla aynı eleştirel mesafeyi koruyabiliyor musunuz?

Bu çok yerinde bir soru. Böyle bir durumda insanın kendine karşı daha dikkatli olması gerektiğini düşünüyorum. Ben de tam bu nedenle, kendi metnime yaklaşırken onu ayrıcalıklı bir yere koymamaya özellikle özen gösteriyorum. Bir kitap yayımlanacaksa, bunun nedeni benim kitabım olması değil; gerçekten yayımlanmaya değer olduğuna inanmamız olmalı.

Açıkçası kendi metnine mesafe koymak her zaman kolay değil. Ama yazarlıkla yayıncılık arasındaki en önemli sınırın tam da burada başladığını düşünüyorum. Kendi dosyam üzerinde çalışırken, başka bir yazardan beklediğimiz editoryal titizliği ve eleştirel dikkati önce kendime uygulamak zorunda olduğumu biliyorum. Bu noktada editörümüzün görüşleri de benim için çok önemli. Onun değerlendirmeleri, metni geliştirmesinin yanı sıra yayımlanma sürecine dair kararlarımı da etkiliyor. Bu da kendi metnime dışarıdan bakabilmemi ve gerekli eleştirel mesafeyi daha sağlıklı korumamı sağlıyor.


Vis Kitap'ın ilk yayınları arasında kendi romanınız da yer alıyor. Bu kararın arkasında ne var?

Aslında bunun arkasında iki temel neden var. Birincisi, Nar Ağacının Altında benim yazarlık yolculuğum içinde zaten tamamlanmış, üzerinde çalışılmış ve yayımlanmaya hazır bir metindi. İkincisi ise, bu romanın Vis Kitap’ın kurmak istediği yayın çizgisiyle örtüşmesiydi. Yani mesele yalnızca kendi romanım olması değildi; edebi niteliği, psikolojik derinliği ve taşıdığı atmosferle yayınevimizin temsil etmek istediği anlayışa uygun bir eser olmasıydı. Açıkçası ilk kitaplarımız arasında, yayınevimizin nasıl bir edebiyat anlayışı taşıdığını gösteren eserlerin yer almasını istedik. Bu bakımdan romanın o listede olması benim için kişisel bir tercih olmanın ötesinde, yayın çizgisini somutlaştıran bir karar oldu.


Yazarlık yolculuğunuzdan söz etmişken, Nar Ağacının Altında’nın ardından ufukta yeni bir roman görünüyor mu?

Evet, bu yaz okurla buluşturmayı hedeflediğimiz bir roman üzerinde çalışıyoruz. Aslında bu, çok önce yazmaya başlayıp uzun bir aradan sonra bu yıl tamamladığım bir eser. Şu anda editoryal süreci devam ediyor. Nar Ağacının Altında’dan sonra yeni bir romanla yeniden okurun karşısına çıkacak olmak benim için ayrıca heyecan verici.


Peki, bu yeni romanınızda okuru nasıl bir hikâye bekliyor?

Yeni romanım Hayat Manastırı, 1848 Fransa’sını hem siyasal hem de kişisel bir dönüşüm alanı olarak ele alan tarihî bir roman. Ancak benim için eserin asıl önemli yanı, yalnızca bir dönem hikâyesi anlatmakla yetinmemesi; insanın kendi karanlığıyla, kırılganlığıyla ve hakikat arayışıyla yüzleşmesine odaklanması. Bu romanda özellikle karakter mimarisini, atmosfer duygusunu ve sinematografik anlatımı ön planda tutmaya çalıştım. Özgün kurgusu ve güçlü psikolojik alt metinleriyle Hayat Manastırı’nın Türk edebiyatında farklı bir yerde duracağına inanıyorum.


Bu güçlü bir iddia. Türk edebiyatında farklı bir yerde duracağını ifade ederken neyi kast ediyorsunuz, biraz somutlaştırabilir misiniz?

Bunu söylerken kastettiğim şey, romanın tarihî bir dönemi yalnızca arka plan olarak kullanmaması. Hayat Manastırı, 1848 Fransa’sını bir dekor olarak ele almıyor. Aksine, bu dönemi bir Fransız karakterin iç dünyasında karşılık bulan siyasal, ahlaki ve varoluşsal kırılmaların zemini olarak romanın merkezine yerleştiriyor. Bu bakımdan roman, devrim yıllarını dışarıdan anlatan bir metin olmaktan ziyade, o dönemi bir bireyin içsel sorgulamaları, kendini bulma çabası ve hakikat arayışı üzerinden kuruyor.

Benim için onu farklı kılan nokta biraz da burada. Bir yandan tarihsel atmosferi ve dönemin ruhunu taşırken, öte yandan insanın kendi karanlığıyla yüzleşmesini, aidiyet duygusunu, kırılganlığını ve varoluşsal kaygılarını bütünlüklü bir anlatının içine yerleştirmeye çalışıyor. Bu nedenle Hayat Manastırı’nın yalnızca tarihî bir roman olarak değil, psikolojik ve düşünsel katmanları güçlü bir iç yolculuk metni olarak da okunabileceğine inanıyorum.


19. yüzyıl Fransa’sında geçen bir roman yazmak kuşkusuz ciddi bir hazırlık gerektiriyor. Hayat Manastırı için nasıl bir araştırma ve hazırlık sürecinden geçtiniz?

Kesinlikle çok zorlayıcı bir süreçti. 19. yüzyıl Fransa’sında geçen bir roman yazarken yalnızca tarihsel doğruluğu gözetmek yetmiyor; aynı zamanda o dönemin atmosferini okura hissettirebilmek de gerekiyor. Benim için asıl mesele, bu atmosferi kurarken bir yandan da bugünün okuruyla bağ kurabilecek canlılığı korumaktı. Orada gerçekten çok ince bir denge var.


Açıkçası araştırma süreci, yazım sürecinden daha uzun sürdü diyebilirim. Özellikle önceki romanımdaki kurgu şehir atmosferinden farklı olarak bu kez Paris ve Périgueux gibi gerçek şehirlerde ilerleyen bir anlatı kurduğum için, dış mekân sahnelerinde ve dönemin ruhunu yakalamakta daha fazla zorlandım. Bu nedenle yerinde görmek adına seyahatler yaptım; ayrıca sinemadan, döneme ait yazılı kaynaklardan ve edebi eserlerden yoğun biçimde yararlandım. Benim için bütün bu çabanın amacı, dönemi anlatmanın ötesine geçip okurun o dünyanın taşına, sesine, kokusuna ve ruhuna gerçekten temas etmesini sağlamaktı. Bunu ne ölçüde başardığıma ise en doğru cevabı okur verecek.


Vis Kitap’ın önümüzdeki dönem yayın planına dair neler söyleyebilirsiniz? Şu sıralar hangi tür eserler üzerinde çalışıyorsunuz?

Vis Kitap olarak yayın programımızı baştan beri belli değerler üzerine kurduk ve bundan sonra da aynı çizgiyi korumayı hedefliyoruz. Bugüne kadar Nar Ağacının Altında ve Sarı Duvarın Ardında: Portreler ve Çığlıklar gibi, edebi niteliği yüksek ve düşünsel arka planı güçlü eserlere yer verdik. Özellikle Sarı Duvarın Ardında, feminist edebiyatın klasik döneminden önemli yazarları bir araya getirmesi ve toplumsal baskının kökenlerine dikkat çeken yaklaşımıyla yayın çizgimizi iyi yansıtan bir kitap oldu.


Önümüzdeki dönemde de bu hattı sürdürmek istiyoruz. Hayat Manastırı’nın yanı sıra, ince eleyip sık dokuyarak oluşturduğumuz güçlü bir çeviri edebiyat programı üzerinde çalışıyoruz. Amerikalı yazar Nathan Harris’in ses getiren iki eserini bu yıl içinde okurla buluşturacağız. Bunun yanında Grace Walker’ın bilimkurgu türündeki romanı ile Kylie Moore-Gilbert’ın İran hapishanelerindeki günlerini anlattığı kurgu dışı eseri de yayın planımızda yer alıyor.


Kısacası Vis Kitap olarak, farklı türlerde ilerlesek de ortak noktası güçlü anlatı, düşünsel derinlik ve kalıcılık olan eserleri okurla buluşturmaya devam edeceğiz.


Nathan Harris Türkiye'de henüz tanınan bir isim değil. Onu okura tanıtmayı üstlenmenizin ardında ne var?

Nathan Harris’i yayın programımıza almamızın temel nedeni, güçlü edebi dili ile tarihsel ve insani derinliği aynı potada eritebilen bir yazar olması. Onun metinlerinde iyi kurulmuş bir anlatının yanı sıra insanın kırılganlığına, aidiyet arayışına ve toplumsal hafızaya temas eden güçlü bir duyarlılık da görüyoruz. Vis Kitap olarak hem edebi niteliği yüksek hem de okurda kalıcı bir karşılık uyandıran eserleri önemsiyoruz. Nathan Harris’in yazarlığı da bu çizgiyle tam olarak örtüşüyor.


Vis Kitap’ın yeni yayınlarını ve çalışmalarını yakından takip etmek isteyen okurlar sizi hangi mecralarda bulabilir?

Okurlarımız bizi sosyal medya hesaplarımızdan, edebiyat platformlarındaki görünürlüğümüzden ve web sitemizden takip edebilirler. Özellikle web sitemizde, kitaplarımızın içeriklerinden teknik bilgilerine kadar pek çok ayrıntının yanında, eserlerimiz üzerine kaleme alınmış yazılar da yer alıyor. Yeni yayınlarımızı yakından izlemek isteyen okurlarımız için mümkün olduğunca doyurucu ve güncel içerik sunmaya çalışıyoruz.


Son olarak, butik ve bağımsız kalmak ile büyümek arasında bir gerilim var. Vis Kitap'ın büyümesi sizce onu sıradanlaştırır mı?

Bence asıl mesele büyümek değil; büyürken neyi koruduğunuz. Bir yayınevi büyüdüğü için sıradanlaşmaz; kendi ölçütlerinden vazgeçtiği, hızın ve görünürlüğün baskısını editoryal kararlarının önüne koyduğu zaman sıradanlaşır. Bizim için butik ve bağımsız kalmak, ölçekten çok seçiciliği, editoryal özeni ve kendi sesimizi koruyabilmekle ilgili.

Bu yüzden Vis Kitap’ın büyümesi, doğru yönetildiği takdirde yayın çizgimizi zayıflatmak yerine onu daha görünür kılan bir sürece dönüşebilir. Biz büyümeyi, daha fazla kitap yayımlamak ya da daha çok görünür olmak üzerinden tarif etmiyoruz. Güçlü bir katalog kurmak, doğru okurla daha sağlam bağlar oluşturmak ve yayımladığımız her kitabın arkasında aynı titizlikle durabilmek bizim için büyümenin gerçek ölçütleri.

Benim için önemli olan, Vis Kitap’ın ölçeği ne olursa olsun ayırt edici niteliğini kaybetmemesi. Eğer bir gün büyümek, bizi kendi değerlerimizden uzaklaştıracaksa, o büyümenin çok da kıymetli olmadığını düşünürüm. Ama kendi çizgimizi koruyarak büyüyebiliyorsak, o zaman bunun adı sıradanlaşma değil, olgunlaşma olur.

Yorumlar


bottom of page