Öykü: Kavanozdaki Erikler
- Litera

- 2 dakika önce
- 4 dakikada okunur
"Eve döndükleri o gün farkına varmıştı aslında. Ayaklarının altından dönmeyi sürdürmüştü dünya."
Erdi Ülküseven
Adımları kata varınca yavaşladı. Kapının önünde kımıldamadan durdu bir süre. Soluğunu dizginledi. Fotosel söndü, karardı her yer. Bir ses, bir işaret bekledi. Gelmedi. Anahtar şıngırdayarak birkaç sefer döndü kilitte. Kapı gıcırdayarak aralandı. Tepedeki lambanın ölgün ışığı içeriye düştü.
Eli soğuk duvarda gezindi. Lambanın düğmesi, ayrılmadan önce çıkardığı terlikler, konsoldaki fil kervanı, koltuklar, halı, her şey bıraktığı gibi yerli yerindeydi. Fakat duvardaki saatin yelkovanı akrebi kovalamaktan yorgun düşmüş, eşyaların üzerini toz bürümüştü. Evdeki yaşam izleri silinmişti zamanla. İçerinin haftalar süren havasızlığına karışan çürümüş çiçeklerin keskin kokusunu, ardından midesinden taşan bulantıyı duydu. Güneşliği çekip, pencereyi telaşla araladı.
Rüzgâr saçlarını savururken ferahladı biraz. Hava karanlıktı. Vaktiyle aşıladıkları eriğin kuru dalları pencereye değin uzamış, birlikte diktikleri gül, yapraklarını dökmüştü. Bahçedeki otlar da kurumuştu çoktan. Bulutların ardına gizlenmiş ay, alçak duvardaki korkuluklar, apartmanlar bulanıklaşınca gözlerini yumup pencerenin pervazına tutundu sıkıca. Sendeleyerek yürüdü, kendini koltuğa bıraktı. Dün yağan sağanağın camda bıraktığı lekelere daldı gözü. Aralarında sürekli yinelenen tartışmayı anımsadı. Yüreği her seferinde ağzına geliyordu. “Bırak kalsın anne. Nasılsa yağacak yine. Düşeceksin bir gün!”
Haberi aldığında ofisteydi. Hücrelerde sayılar, renkli sevimsiz grafiklerle onca veri arasında kaybolmuş, kapı komşuları Sevim teyzenin aramasını meşgule verip çalışmayı sürdürmüştü. Işığı ısrarla yanıp sönen telefonu omzuyla yanağı arasına sıkıştırmış, gözlerini ekrandan ayırmadan “Efendim Sevim teyze?” diye yanıtlamıştı sonra. Hıçkırıkları duyunca elleri klavyenin üzerine düşmüş, ekrandaki satır boşluğu uzadıkça uzamıştı.
Pencereyi örtünce uçuşan perde duruldu, sıktığı omuzları gevşedi. Soludukça dudaklarından belli belirsiz buhar tüttü. Çiçekleri siyah çöp poşetine atıp ağzını sıkıca bağladı, kapının dışına bıraktı. İçinde apansız doğan istekle ekşi, mayhoş tadı aramaya mutfağa yöneldi. Yürürken de hayıflandı hâline. Fişi çekilmiş buzdolabının kapısı yarı aralık, rafları boştu. Kelebekler uçuşan kilerde üst üste dizilmiş paket makarnalar, nohut, fasulye, uzun cam kavanozlarda bulgurla pirinç dışında bir şey yoktu. Mantosunu portmantoya asıp kapağındaki aynadan avurtları çökük yüzüne, çelimsiz gövdesine baktı. Alt katlardan huzursuz bir bebeğin ağlayışı, bitişikteki daireden Sevim teyzenin televizyonun sesine karışan gülüşü duyuldu. Elini karnına götürdü, “ve yaşam sürüyor” diye geçirdi içinden. Daha mezarlıktan eve döndükleri o gün farkına varmıştı aslında. Konuklar, plastik tabaklardaki kavurmayı iştahla yemiş, uzun süredir rastlaşmayan yakınları aralarında sohbete koyulmuşlardı. Başında siyah tülbentle yığılı kaldığı sandalyede otururken bile, ayaklarının altından dönmeyi sürdürmüştü dünya.
Elini, gümüşlükte yüzüstü duran çerçeveye uzattı. Flaşın kırmızıya bürüdüğü gözlerinde endişe, yaklaştırdıkça dudaklarındaki zoraki gülümseme seçildi. Fotoğrafta on yaşlarındaydı. Hep karşı kıyılardan seyrettiği Büyükada’ya gitmişlerdi o yaz. Üstünde kolsuz tişört, göğsünde utancını uzun zaman duyduğu sivrilikler, altında kargo pantolon vardı. Sabahleyin, arkadaşından ödünç aldığı bisikletten düşmüştü. Dizinden bileğine usulca süzülen kanın sıcaklığını, ağlaması kesilince duyabilmişti. Eve varır varmaz yarayı pamukla kapatmış, çekmecedeki siyah bantla bantlamıştı üstünü. Adanın yokuşlarını tırmanırken aksamamış, yazın sarı sıcağında pantolonla gezinmişti gün boyu. Dizinde hâlâ belli belirsiz izi duruyordu. Çerçeveyi gümüşlüğe bırakıp sırtını duvara dayadı, dudakları titredi;
“Daha dizimdeki yarayı söyleyemedim sana!”
Yatak odasının kapısı örtülüydü. Eve geç döndüğü zamanlara benzer ürkeklikte, parmak uçlarında koridoru geçti. Kapının eşiğinden odaya baktı. Haftalar önce çantasını sırtlayıp apar topar ayrılmıştı evden. Gardırobun çekmeceleri yarı aralıktı. Pijamasıyla sarılarak uyuduğu yastık kilimde duruyordu öylece. Taziye kalabalığı dağılınca ıssızlaşmıştı ev. Sanki yükselen deniz çekilmiş, altında gizlediği kalıntıları çıkarmıştı ortaya. Gecenin yarısında bir sarsıntıya uyanmışçasına yatağından doğrulup Ali’yi aramış, “N’olur beni al!” diyebilmişti yalnızca. Fermuarını açtığı valize, raflarda üst üste duran kazakları, işte giyineceği bluzla ütülü pantolonları, çorapları eline ne gelirse alıp yerleştirdi.
Kitaplıkta dizili birçoğunu okuduğu romanlarda göz gezdirirken, unuttuğu bir şeyi anımsarcasına en üstte duran kalın ciltli kitaplara uzandı. Toz taneleri, çiğ ışığın huzmeleri arasında uçuştu. Rafın kuytusuna sakladığı küçük asma kilitli, deri kılıflı, desenli, renk renk onlarca defter göründü. Annesinin ısrarla aspirin içirdiği günü yazdığı sayfanın arasında, kokusu zamanla silinmiş buruşuk bir mektup katlıydı. Yıllar önce yazdığı satırları okudu;
“Anneciğim, ağrıyan başım değildi...”
Deri kapaklı defteri araladı, yapraklarını çevirdi. Son sayfadaki yarım kalmış günceye baktı. Cam kavanozları balkona taşıdıkları gün, annesi mutfaktan serzenişte bulunup yardıma çağırmış, başladığı cümleyi tamamlayamadan defteri kitaplıktaki yerine kaldırmıştı. Yatağına oturup sırtını başlığa dayadı. Kalemi parmaklarının arasında döndürüp, boş duvara baktı uzun uzun.
“Önce süt kokusundan memeni bulmayı, düşe kalka yürümeyi, r’leri söylemeyi, ortalıkta koşuşturmamayı, sessiz sedasız oynamayı odamda; sonra kimselerden bir şey almamayı, artırdığım harçlıklar gibi sevgimi de gizlemeyi, ‘millet ne der’i öğrettin de yarınların sonsuz olmayışından hiç söz etmedin anne. Gideceğinden habersiz, her akşamı bir sonrakine erteledim ben de. Nerden başlayıp nasıl anlatacağımı bir bilebilseydim eğer, gerisi gelecekti belki. O kadar çok kurdum ki zihnimde, düşünceler büyüdükçe büyüdü, koca bir yumak oldu sonunda. Oysa sen, bir gün olsun ipin ucunu kaybetmedin. Parmaklarının arasındaki şişlerle patikleri, atkıları kazakları sık sık dokudun. Fakat unuttuğun bir şey vardı; o eski soğuklar artık yoktu. Her şeyin zamanı değişti, yazlar kışlar hep gecikti.
Kanepeye kurulmuş televizyon seyrettiğin bir akşam, elinden kumandayı alacak; balkonda çayını yudumlarken belki, demliği uzaklaştıracaktım yanından. Karşına geçip, iskelenin basamaklarından ağır ağır iner gibi değil de suya çivileme atlarcasına, “Konuşabilir miyiz?” diye başlayacaktım söze. Sesime kararlılığımı takınsam da kabahatinin farkında olan çocukların çekinikliğine benzeyen belli belirsiz tını ele verecekti beni. O an gözlüğünün çerçevesinden taşan bakışlarınla dikkat kesilecek, “Hayırdır inşallah” demesen de içinden geçirecektin muhakkak. Aramızda uzayıp giden suskunlukla göğsün inip kalkacak, meraklanacaktın iyice. Tek sözcükle, bir kerede çıkıverecekti ağzımdan. Öyle ansızın gitmeseydin, bir pıhtı girmeseydi aramıza. Söyleyecektim anne. O kendini göstermeden, belki de erikler olduğunda.”
Defterle kalemi yatağa bırakıp doğruldu. Balkona yürürken yutkundu birkaç sefer. Koyu filmli camlarla çevrelenmiş balkonda, karşılıklı iki sandalye, muşamba serili masa, üzerinde boncuklu askısıyla gözlük duruyordu. Ellerini kollarında kavuşturdu. Camekanın ardından, sokağın bitip dükkanların sıralandığı geniş caddeye, akşamları yolunun gözlendiği ilerideki otobüs durağına baktı. “Gün boyu sokaktan geçenler, kendilerini habersizce seyreden bakışların yoksunluğunu duyuyor mudur?” diye düşündü.
Masanın altına eğildi, siyah örtüyü çekti. Gün ışığı görmemiş erikler, kavanozlarda sabırla bekleyip mayalanmış, yüzeyi köpüklenen suyun dibine çökmüşlerdi. Vakumlanmışçasına sıkı kapağı ikinci seferde açınca keskin kokuyu duydu. Cebindeki telefon titredi. Sesi çatallıydı; “İyiyim, iyiyim. Sorun yok. Sabah buluşuruz. Hayır, unutmadım. Eminim. Gerçekten. Tamam, ararım.”
Telefon kapandı, erik ağzında kütürdedi.







































Yorumlar