Öykü: Melankoli
- Litera
- 6 saat önce
- 4 dakikada okunur
"Bugün okula gitmesek, şu parkta biraz otursak olur mu?"
Cem Alan
“Bak,” dedi. “Çiçekler birbirleriyle bilek güreşi yapıyorlar!”
Güneş, yüzündeki tüm detayları ortaya çıkarmıştı; önce sarı tüyleri ve cilt lekeleriyle gözüme bir an tatlı bir yabancı gibi görünen oğluma, sonra ise parmağıyla işaret ettiği yöne, rüzgârdan birbirlerine sarılıp dans ediyormuş gibi görünen çiçeklere bakıp gülümsedim. Benzetmesi hoşuma gitmişti. Fakat birdenbire heyecan içinde çiçeklere, ağaçlara bakıp şaşıran bu küçük adama üzüldüm, gülümsemem siliniverdi. İçimi hüzünle ezen şeyin ileride karşılaşacakları mı, yoksa artık çiçeklere, ağaçlara heyecanlanmıyor oluşum mu, bilmiyordum.
Göğsüm, gün boyu her an kötü bir şey olacakmış hissiyle sıkışmıştı. Olacaktı; bugün yaz tatilinin son pazarı… Babamla huzursuz bir piknikteydik. İçimdeki açıklamasını bilmediğim bu korku ve kaçıp gitme isteğini babama belli etmek istemiyordum. Çünkü diğer çocukların böyle korkuları olduğunu sanmıyordum. Yabancı bir gezegende tek başımaymışım gibi hissettiren bu kaygılardan babama bahsedersem bana üzülür, belki de beni garip bulurdu. Dikkat çekmek istemiyordum. Keşke önümüzde uzanan koyu yeşil ormanın gölgelerinin arasında kaybolsam, orada yaşasam diye düşündüm… Uzun süren sessizlik beni huzursuz etmişti, babamın okulla ilgili bir şeyler sormasını istemiyordum. Ona bir şeyler göstermek, bir konu açmak için etrafa bakındım. Sonunda bulduğumu anlayınca babama dönüp:
“Bak,” dedim. “Çiçekler birbirleriyle bilek güreşi yapıyorlar!”
Çan seslerinin garip, sakinleştirici etkisinin büyüsüne kapılmış gibi, baygın bir kokuyla önümüzden geçen kirli koyunları izledim. Zayıf, güneşten sararıp eskimiş gibi görünen ihtiyar çobanla selamlaştım. Büyük köpekler önce ciddiyetle durup, tehdit olmadığımızı anlayınca başları önde yürümeye devam ettiler. Ve böylece sürü, muazzam bir uyum içinde gitgide bulanıklaşan bir toz ve koku bulutu halinde yok oldu. Güneş batıyordu. Eve gitme vakti gelmişti. Daha banyo yaptıracak, önlük ütüleyecektim. Tam göğsümün altında, sanki kaburgamı kırıp dışarıya çıkmak isteyen bir şey vardı. Bu halimi oğluma belli etmek istemiyordum. Artık neredeyse görünmeyen sürüye baktım. Onları keşke görebilsem, diye düşündüm.
Akşamı içimde kederle bağdaştırmıştım. Dünya sürekli bir ilkbahar ayının öğlen güneşi etkisinde ışıl ışıl parlasa ne olurdu sanki? Güneşin batışıyla içime çöken bu karanlık sisin ne zaman dağılacağını bilmiyorum. Belki büyüyünce, ama bugüne kadar hiç mutlu bir büyük görmemiştim. Bu yüzden çoğu yaşıtımın aksine, büyümek istemiyordum. Araba radyosunda cızırtılı, bilmediğim hüzünlü bir şarkıya babam parmaklarını direksiyona vurarak ara ara eşlik ediyordu. Arabanın camından izlediğim, birazdan yerini yamuk yumuk binaların alacağı ağaçlar seyrelerek hızla arkaya doğru kayboluyorlardı. Keşke kaybolmasalar, diye düşündüm.
Kollarını, boynunu keselerken önümde çaresizce titreyen zayıf bedenine baktım. Oğlum! Nasıl savunmasız, üzgün, tedirgin ve pırıl pırıl… Işığın eksilir diye çok korkuyorum. Ama bunun için bir şey yapabiliyor muyum? Onu bu haliyle bir anlığına kafese zorla kapatılmış, doğasından alıkonmuş bir yaban kuşuna benzetmiştim. Neye hazırlanıyor, ne için kaygılı ve sıkışmış hissediyor, niçin tutsak oluyoruz bilmiyordum. Banyo tavanının sol köşesinden kanser gibi büyüyüp yayılan rutubete baktım. Beyaz duvarı koyu yeşil bir lekeyle yaralayan düzensiz desene ne kadar süre baktım, bilmiyorum.
“Baba,” sesiyle irkildim. “Ne düşünüyorsun?”
“Yok bir şey oğlum,” diyebildim. “Havlunu getireyim de sobanın yanına geçelim sıcak sıcak hadi.”
Matbaacı amca dükkânın kepengini çiğ bir gürültüyle kaldırınca, korkuyla gökyüzüne uçuşan serçelere baktım. Sarı kedinin patisini yalayıp yüzüne, henüz açmadığı gözlerine sürmesine gülümsedim. Kıvırcık tüyleri kirlenmiş zayıf bir köpek önümüzde gerinerek silkindi. Bir grup gri yoz güvercin kaldırımın üzerinde yiyecek bir şeyler aranıyordu. Sokak zorla uyandırılıyor gibiydi. Ayağım takılıp tökezlenince babam hemen elimden tuttu. İkimizin de elleri terden ıslanmıştı. Okula yaklaştığımız her adımda göğsüm kötü bir heyecanla baskılanıyordu. Arkamızda bıraktığım evimiz, güvercin, kedi, köpek… Hepsi beni üzüyor. Mümkün olmayacağını bildiğim bir hayata özeniyordum. Kimse hayvanlarla, ormanlarda yaşayamazdı. Okullarımıza gitmek, dükkânlarımızı açmak zorundaydık. Neden böyle bilmiyorum ama sanki hiçbir şeyi yapamayacakmışım gibi geliyordu. Diğer çocuklarla herhangi bir ortak noktam olmadığını sanıyor, yabancı kentlerin kalabalık sokaklarında kayboluyordum.
Önümüzde mavi göğe yükselen koyu gri duvarları görünce, kalp atışlarım okulun bahçesindeki çocuk seslerini bastırarak duyulmaz kılmıştı. Babamın terli elini biraz daha sıkıp, beni çekelemesinden korkarak gayri ihtiyari yavaşladım. Fakat benimle birlikte o da yavaşlamıştı. Hissettiğim bu garip duyguları, mutsuzluğu bilsin, anlasın istemiyordum fakat saklamaya da gücüm kalmamıştı. Yaşları gözümde tutmaya çalışarak, yavaşça yürüyüp etrafta dikkatimi dağıtacak bir şeyler arandım. Tam o anda, okul bahçesinin karşısındaki terk edilmiş gibi görünen parkı gördüm. Çekirge seslerinin yükseldiği paslı parkta sararmış otlar temizlenmemiş, büyüleyici bir yabanlıkla fışkırıp kontrolsüz ve düzensiz, her yeri sarmışlardı. Aşınmış zincirleri olan salıncaklardan biri kopmuş, diğeriyse telle bağlanmıştı. Boyası yer yer dökülmüş dünyanın yine de sarı siyah olduğu anlaşılıyordu. Kaydırak güneşin altında yağlı bir kirlilikle parlıyordu. Bu muhteşem manzara karşısında büyülenmiştim. Göğsümü dolduran sıkıntı denizi, sanki bir boşluk bulmuş gibi içimden akıp gitmişti. Durdum. Hiç düşünmeden:
“Baba,” dedim. “Bugün okula gitmesek, şu parkta biraz otursak olur mu?”
Bir süre yüzüme, sonra okula baktı. Elimi bırakıp saçımı sevgi. Yüzündeki sıkıntılı ifade, belli belirsiz bir gülümsemeyle dalgalandı; ‘olur’ anlamında başını sallayıp, saçımı sevdi. İçime, bütün sıkıntımı dağıtan buz gibi bir orman rüzgârı esmişti sanki. Neredeyse belime gelen otların arasındaki terk edilmiş parka koşup kaydırağa çıktım. Kalp atışlarım, kulaklarımın çınlaması gitgide azalırken, karşıdaki okulun zili çaldı ve çocuk sesleri kayboluverdi. Hoş, baygın bir koku ve serin bir rüzgârla birlikte yağmur atıştırmaya başlamıştı. Yolun karşısındaki zayıf köpek, sonbahar yağmurunun şehrin pisliğini arındırmaya yetmeyeceğini bilse de havayı koklayıp gülümsedi. Kaydırağa tırmanıp güneşin aydınlattığı kirli şehre baktım. Büyümek istemiyordum.



































