"Kurgu adı altında süreç boyunca inanarak içine girdiğimiz gerçek bir dünya kuruyoruz."
- Gülsel Ceren Güneş

- 1 saat önce
- 5 dakikada okunur
Gülsel Ceren Güneş, Dilvin Gerçek ile Seni Ben Çağırmadım adlı kitabı üzerine söyleşti: "Kurgunun amacı, en büyük sempatiyi ve şefkati kendimize duyarak, gerçekleri göz ardı etmeden, öncelikle kendimizi korumayı vurgulamaktır."

Dilvin Gerçek'in yeni romanı “kibri bir zırh gibi kuşanan, geçmişini kilitli odalarda saklayan” Boran ile her yarayı iyileştirmeye çalışırken kendi acılarını unutmaya çalışan bir kadın olan Rüya’nın iki yıl süren sancılı aşkını anlatıyor. Kitabı okurken sık sık düşündüm: Bu bir dönüşüm hikâyesi mi, yoksa dönüşememenin, bir türlü kopamamanın hikâyesi mi? Kadınlık, sınıf farkları, aşk bağımlılığı gibi pek çok katmanı bir arada taşıyan kitabın yazarı Dilvin Gerçek ile hem karakterlerin iç dünyasını hem de romanın toplumsal ve politik yanlarını konuşmak üzere bir araya geldik.
Rüya'yı Eskişehir'den İstanbul'a taşımayı hem ekonomik hem pratik anlamda "sudan çıkmış balık" haline getirmeyi tercih etmişsiniz. GPS çağında elinde kağıtla adres arayan bir kadın imgesi sizin için neyi temsil ediyor?
Çağın gereğini büyük çoğunluk zaten yerine getiriyor. Rüya o genel tanıma uyumlanamamışlardan. Tam da söylediğiniz gibi; sudan çıkmış balık gibi hissettiğinden, kendini hiçbir yere ait görememesini her haliyle sezdiriyor. Güvensizliğini, ürkekliğini, kendisi adına her şeyiyle büyük bir bilinmezliği konfor alanına tercih etmiş olmasını her adımında böylelikle ele vermiş oluyor okura.
Boran'ın kötülüğünü yalnızca annesiyle ilişkisi üzerinden açıklıyorsunuz. Bu tek nedenli anlatımı tercih etmenizin sebebi neydi?
Tek değil fakat en temel sebep olarak önce annesinin yaşattıkları sonra kardeşinin yaşadıkları, o olayda hissettiği sorumluluk ve akabinde baba, oğul ilişkisinin kendisinde bıraktığı izler birbirini takip ediyor. Konu Boran’ın kötülüğü mü yoksa derinine inme gereği duymadan, karşılaştığı davranış bozukluklarını sıradanlaştırarak sadece kendi derdine düşen karşı tarafın mı? Bunu okurun yorumuna bırakıyor hikâye.
Rüya'nın ailesinden kopabilmesi, onun bağımsız ve güçlü bir kadın olduğu izlenimini de verebiliyor okura. Fakat bu güç Boran karşısında eriyor. Bu tezatı okurun "Rüya güçlü bir kadın" beklentisini kırmak için mi kullandınız?
Rüya önce evliliğinden ardından ebeveynlerinden pratikte bir anda kopuyor gibi gözükse de aslında uzun zaman gösterdiği sabrın bitişiyle gerçekleşiyor terk edişleri. Fakat bir hayat hatası olarak; bu büyük değişim esnasında kendini yeniden inşa edeceği süreçte bir başına kalmak yerine yalnızlık korkusu ile bir başka adama sığınıyor. Yılana sarılmak kurtarmıyor her denize düşeni bazen.
Boran kendi iç sesinde bile kötü bir karakter. Bu, okurun son ana kadar ona hiç sempati duymaması için mi kurgulandı?
Biz kurgu adı altında süreç boyunca inanarak içine girdiğimiz gerçek bir dünya kuruyoruz. Ve bir yazar olarak benim gitgide bozulan insan tutum ve davranışları ile büyük bir derdim var. Boran’ı okur tüm çıplaklığıyla görüyor ancak hayatın içinde karşılaştığımız bu tip insanlara maruz kaldığımız zaman canımız ne kadar yansa da devam ettirebilmek adına sempati duymaya kendimizi zorlayarak aralara ufak ufak serpiştirilen iyi yanlar ile kendimizi kandırıyoruz. Kurgunun bu kısımdaki amacı; en büyük sempatiyi ve şefkati kendimize duyarak, gerçekleri göz ardı etmeden, öncelikle kendimizi korumayı vurgulamaktır.
Rüya'nın bitmiş evliliğine dair okura çok az bilgi veriyorsunuz. Bu suskunluk, o dönemin daha da travmatik olduğu için bastırıldığını mı gösteriyor, yoksa geçmişin önemsizleştirildiği bir gelecek arayışını mı?
Rüya’nın bitmiş evliliği, romanda yalnızca yolculuğa çıkış sebebi olarak veriliyor. Çünkü geçmişimizi geride bırakabildiğimiz sürece ileri doğru yol alabiliyoruz. Ancak geleceği sağlam kurabilmek yalnızca geçmişimizi geçmişte bırakarak değil, ondan gerekli dersleri alıp hayata uyarlayarak mümkün olabiliyor.
Romana Rüya'nın dönüşüm hikayesini okuyacağım beklentisiyle başladım ama bittiğinde Boran'ın dönüşümü olduğuna karar verdim. Sizce bu kimin hikayesi?
Bu roman tamamen Boran’ın hikayesi. Bu sebeple de onun yaşadığı bir olay ile açılıyor perde. Ve bu rüya bütünüyle Boran’a bir öğreti olarak; karşısına çıkan insanların hayatlarına ne gibi zararlar verdiğini, onlara neler hissettirdiğini, hayatın yalnızca kendisinin etrafında dönmediğini anlatıyor.
Rüya iki yıl boyunca çevresindeki herkesten kendisini lunaparka götürmesini bekliyor, oysa tek başına gidebilir. Bu pasiflik sizce Rüya'ya özgü bir karakter zaafı mı, yoksa daha geniş bir kadınlık pratiğinin eleştirisi mi?
Yalnızlığı korkutan bir son gibi görüyor büyük çoğunluk. Hal böyle olunca; sırf tek kalmamak adına yanlış seçimler yapmaya meyilli oluyoruz her an. Burada kadın, erkek ayırımı olmaksızın; başkalarından medet ummanın, kendimize yetememenin, kendimizle baş başa kaldığımız anlardan keyif çıkaramamanın zararlarını ve zorlama ile olan hiçbir şeyin umduğumuz mutluluğu getirmediğinin anlatısı var.
Rüya ve Boran dışında neredeyse tüm karakterler ilişkilere adeta tövbe etmiş durumda, onların da durumu malum... Bu genel tabloyla, aşkın veya birlikteliğin bugünkü haline dair nasıl bir teşhis koymak istediniz?
Günümüzde insan ilişkilerinin korkunç bir noktaya geldiğini rahatlıkla söyleyebilirim. Soyut ya da somut tamamen çıkar sağlama prensibine dönüşmeye başladı seçişler. Elbette istisnalar var fakat gördüklerim, duyduklarım, şahit olduklarım çerçevesinde net olarak söyleyebilirim ki; uzaktan iyi görünen ilişkilerin dahi içlerini gördüğünüzde herkesin lime lime olduğunu, çoğunlukla zorunluluklar için sürdürüldüğünü, sevginin, saygının yavaş yavaş hükmünü kaybettiğine şahit oluyorsunuz. Bu kısır döngünden kendisini kurtarabilen kişiler ise artık yavaş yavaş sadece birlikteliklere değil insana dair olan inancını da kaybetmiş olarak devam ediyor hayatına. Ne yazık ki...
Karakterlerin genel olarak dürtülerini kontrol edemediği, gerçek düşüncelerini söyleyemediği bir evren kurmuşsunuz. Bunu bireysel bir zaaf olarak mı, yoksa çağın getirdiği bir iletişimsizlik hali olarak mı okumalıyız?
Bu bağlamda verilmek istenen tamamıyla samimiyetsizliğin sebep olduğu iletişimsizliktir. Kimse karşısındakini dinlemek istemiyor. Herkes kendi derdinde ancak diğer yandan zaaflarını sır gibi saklayarak varoluşunu bambaşka bir güç maskesiyle yansıtmaya çalışıyor. Muhakkak ki bireysel anlamda bir seçim bu fakat genele yayıldığı zaman da haliyle çağa damgasını vuran bir kırılma olarak tezahür ediyor.
"Bende şans olsa zaten erkek doğardım" cümlesi kitabın en sert replikleri arasında. Bu cümleyi Rüya'ya söyletirken neyi vurgulamak istediniz?
Kadının gücüne gönülden inanıyorum. Fiziksel farklılıkların sebebiyet verdiği imkansızlıklar harici her alanda erkeklerden çok daha yetenekli ve başarılı olduklarına da. Ne acı ki kadınlarımız büyük oranda bunun farkında değiller. Olanlar zaten kendini gerçekleştirmeyi başarıyor. Ama çoğunluk, erkek olmanın her alanda çok daha avantajlı olduğu yanılgısını bilinçaltında bir zırh gibi tutuyor. Yaşamak yeterince zor değilmiş gibi, bu tür yanlış klişelerle kendi yolumuzu, ördüğümüz tuğlalar ile kapatmanın yanlışını anlatıyor aslında.
"Bu resmen ev değil, saray. Saraylardan da midemiz bulandı artık!" cümlesi doğrudan bir siyasi göndermeye benziyor. Bu tür açık politik eleştirileri kurguya dahil ederken sınırı nasıl belirlediniz?
Yazar; zarar verdiğine inandığı her düzene karşı çıkandır. Bunu dile getirme şansı elinde olandır. Çocuk cinayetlerine de gönderme var. Bu tür durumları kullanmak veya sınır belirlemek için ekstra bir çabam yok. Kurguya uyan, yazıldığı dönemde yaşananları, sırıtmayacak, sakil durmayacak biçimde hatırlatmak benim yaptığım. Rast gelen yere manzarayı koymak da diyebiliriz. Sizin dediğiniz gibi bir sınır varsa eğer bunu her romanımın kendi kurgusu, akışı kendi içinde belirliyor.
Kartalkaya otel yangınına da yer vermişsiniz. Bu, kurgunun gerçeklikle kurduğu bağı güçlendirmek için mi, yoksa daha geniş bir ihmal ve sorumsuzluk eleştirisinin parçası olarak mı romana girdi?
Benim yazma düsturumca kurgu vesilesi ile zaten gerçek bir hayat kuruyorum. Az önceki cevabımda da belirttiğim gibi bazı şeylerin sonsuza kadar unutulmaması, herkesin mesleğince ve elinden geldiğince bir şeyler yaparak, hiç değilse mağdur olan ailelerin yanında olduğunu bir şekilde haykırması gerektiğini düşünüyorum. Bir yazar olarak da benim elimden gelen bu. Yapmazsam eksik hissedeceğim çünkü.
Romanda hatırı sayılır bir alan kaplayan cesur cinsellik sahneleri var. Kitabı erotika türüne dahil eder misiniz?
Kesinlikle erotika dahilinde diyemem. Bir türe dahil etmek için bütününü kapsaması gerekir zira. Ancak cinsellik de insanın olduğu her yerde; yemek yemek, kavga etmek, çalışmak, gezmek kadar olağan. Yani hayat kadar gerçek.
Sizden bundan sonra nasıl romanlar beklemeliyiz? Üzerinde çalıştığınız yeni bir hikaye var mı?
Bana sorarsanız yazarı tanıdıkça hatta birden fazla eserini okudukça elbette okurun zihninde bir şablon oluşur. Fakat marifet bir sonrakinde beklenenden ziyade beklenmeyeni, çıtayı yükselterek verebilmekte gizli.
Beşinci romanımın ilk cümlesi, uykuya dalış anlarımdan birinde geldi. Seni Ben Çağırmadım ile henüz çok yakın bir zamanda vedalaştığım için, şimdi uzunca bir süre benim adıma okumak zamanı. Üzerinde çalıştığım başka bir proje var. Onu bitirdikten sonra kafamda iyice oturan yeni kurgumu kâğıda dökmeye başlayacağım. İpucu vermeyeyim ama bundan sonraki hikâye felsefi ve psikolojik öğeleri çok daha baskın ve okuru derinden etkileyecek bir iskeletin üzerine kurulu olacak.







































Yorumlar